banner39

NTV Tarih'in ruh arayışı sahici mi?

NTV Tarih 42. sayısında müminlerin ibadet ve toplanma mekanlarından camilerin/mescitlerin gerek mimari gerekse fonksiyonları bakımından yaşadığı birçok dönüşümü irdeliyor

Kültür Sanat 30.07.2012, 10:49 30.07.2012, 10:49
NTV Tarih'in ruh arayışı sahici mi?

Asım Öz/ Kültür Servisi

Günümüzde dergicilik hele tarih dergiciliği sadece belli konuları gündeme almakla yapılmıyor. Fotoğraftan sinemaya, müzikten mimariye kadar hemen her şey genelde dergiciliğin özelde de tarih dergiciliğinin ilgi alanına bir şekilde dâhil oluyor.

NTV Tarih, Temmuz ayında yayımlanan 42. sayısında, gündemdeki cami tartışmalarından dolayı camilere oldukça geniş bir yer ayırmış.  Dünden bugüne İslam mabetlerine yer açan ve "Ruhu Çalınan Camiler" kapağı ile çıkan derginin ruh ararken tutarlı bütünlüğün kıyısına yaklaşamadığını belirtmek istiyorum. Bunu öncelikle dosyadaki yazılardan hareketle söylemediğimi de ifade etmeliyim. Ramazan ayına "hürmeten" Kalan müzik imzalı " Hû: En Güzel İlahiler" adlı çalışmayı okurlarına armağan olarak veren "ruh" arayışındaki derginin sayfalarında votka, şarap ve bira reklamlarının da yayınlayabilmesi derginin tutarlı bütünlükten yoksunluğunun en somut göstergesi.

POSTMODERN TÜRKİYE'NİN DOĞUŞU

Bunu söylerken NTV Tarih'ten ramazan Müslümanlığı adıyla ortaya konan "muhabbetle kalın" türünden iki yüzlülükler sergilemesini beklediğim sanılmasın. Sadece "ruh" arayışında tutarlı olması gerektiğini söylüyorum.  Cami mimarisi konusunda doğru sanılan noktalara soru işareti koymak bunu gerektirmez miydi? Anlaşılan derginin ruha dönük vurgusu el yordamıyla yapılmış kırılgan bir vurgu.  Ruh hakkında ise şunu söyleyelim sadece: Kuran'da yirmi bir defa geçen ruh kavramının Müslüman bilincin oluşumunda çok önemli bir işlevi vardır Ruhu'l-Emin'in getirdiği ruhtan haberdar olunsa önce diyorum.  Kavramın Müslümanların kültürel geçmişinde uğradığı değişimin izini sürmek isteyenler merhum Şakir Kocabaş'ın İslam'da Bilginin Temelleri adını taşıyan kitabının son kısmına bakabilirler.

Konuya bir başka açıdan bakıldığında şunu söylemek de mümkün:  Esasında derginin eleştirmeye çalıştığı cami telakkisine ve mimarisine yön veren temel saik, aynı ölçüde NTV Tarih dergisi için de söz konusu edilebilir. Hem ilahiye hem alkol reklamına hem de cami mimarisinin sorunlarına yer vermek sanırım postmodern Türkiye'nin iç mantığının göstergelerinden biri. Herhalde birileri Postmodern Türkiye'nin Doğuşu başlıklı muhtemel bir incelemede buna benzer hususlara da değinecektir.   NTV Tarih'in bu sayısının bir ucu pür kültüralizme bir ucu yaşam tarzı gösterisine uzanan bir konsepti var. Dergi bu yüzden çıktığı ruh arayışında sadece dışladığında değil, seçtiğinde de yaya kalmaya mahkûm bence.  Çünkü gündeme getirmeye çalıştığı meselenin anadiline yabancı olmaktan kaynaklanan bir tutarlılık sorunu var.

Farklı görüşlerin, farklı yaklaşımların yer aldığı dosyanın ana yazısı başlangıçtan günümüze camilerin gerek mimari gerekse işlevleri bakımından yaşadığı dönüşümü ortaya koyuyor.   Şunu söylemeliyim ki; kurcalanan konu hakkında yeterince bilgi sahibi olunduğunu gösteriyor bu yazı.  Son bölümü şöyle yazının: " Özellikle 80'lerden sonra büyük şehirlerin,  en prestijli semtlerinden en ücra köylere kadar memleketin her yerinde inşa edilen binlerce cami, müteahhitlerin, kalfaların bilgisi ve birikimiyle şekillendirildi. Çok azının bir projesi ve mimarı oldu.  Osmanlı mimarisinin klasik çağının çok kötü taklidi olan camilerde, o ihtişamlı zamanların hayali yaşatılmaya çalışılıyor. Bu çirkin yapılarda, bir zamanlar sadece sultanlara özgü bir ayrıcalık olan ve devletin gücünü göstermek üzere yapılan birden fazla minare ve şerefe uygulaması, artık her semtin, köyünün mezranın hakkı!(...) Adana, Ataşehir gibi en modern yerleşimlerde bile Edirne Selimiye Camii'nin karikatürleri karşımıza çıkıyor. Ayasofya ile başlayıp Şehzade, Süleymaniye, Selimiye gibi yapılarla güçlü bir imge kazanan Osmanlı mimarisi ne terk ediliyor ne geliştiriliyor. Ruhu çalınan camilerimize bakarak geçmişin hayalini kuruyoruz. Ama yeni yapılan camilere baktıkça da, eskiye duyulan özlemin bile samimi olmadığı anlaşılıyor."

Burada cami mimarisi ile egemenlik arasında kurulan ilişki güncel cami tartışmaları açısından da önemli. Bir ara not olarak şunu ekleyelim: Sultanahmet Camiine kadar sadece Mekke'deki  caminin altı minaresi bulunuyordu. Sultanahmet'in altı minareli olduğunu duyan Mekke imamının sinirlenmesi üzerine, Sultan Kâbe'nin olduğu mekâna yedinci bir minare daha eklenir.

MESCİTLERİN DEVLETLEŞTİRİLMESİ

Mustafa Fayda ise cami, mescit ve musalla kelimeleri arasındaki farklara değinerek başladığı yazısında Hz. Peygamber devrinde mescitlerin aynı zamanda ümmetin toplanma, tartışma ve sohbet yeri olduğunu belirtiyor. Necdet Sakaoğlu'nun iki yazısı var dergide. Sakaoğlu, ilk yazısında kenarda köşede hâlâ mescit denilen yerler varsa bunların korunmasının gerektiğini belirtiyor.  Köy ve mahalle sakinlerinin yüzlerce yıllık tarihi mescitlerini yıkarak yerine minareli camiler yapmalarındaki yanlışlığa değindikten sonra Anadolu'da Selçuklular ve Beylikler devrinden kalan ahşap, çantı, taş, tuğla, kerpiç... Malzemeli özgün mescitlerin vakıflar, Diyanet ve yerel yönetimler aracılığıyla yok edilişinden duyduğu rahatsızlığı anlatıyor. Cami ve mescit arasında bulunan yapısal tarihsel özelliklerin silinmesi neticesinde Edirne Selimiye'si ile köydeki eski bir mescitten bozma ibadet yeri hatta apartman dairesi için bile cami tanımının yapılması noktasında yapmış olduğu eleştirilerde son derece haklı Sakaoğlu.

Bence çok iyi, çok doğru tespitler bunlar. İnceden inceye düşünülmüş şu satırları  keşke  daha başka  kalemlerden de   okuma imkanımız olsaydı: "Mescitlerin aylıklı imam ve müezzinleri(...) yoktu. Kapıları kilitlenmez, vakit namazlarında ayrıca, günün her saatinde esnaf, mahalle halkı, gelip geçen namaz kılar; isteyen Kuran okur; semtten gönüllü biri çocuklara ilmihâl, namaz dersleri verir; burada mevlit okunur, hatim duası yapılırdı. Mescidin temizliği, aydınlatılması, bakım ve onarımı, vakfı varsa bile sevap ve imece yaklaşımıyla karşılanırdı. Ezan okuma ve namaz kıldırma(imamlık) işini kuralları bilenler karşılıksız yapar; ezan mescit kapısı önünde veya şürfe denilen bir yüceltide okunurdu.

Türkiye genelinde hemen bütün mescitlerin camiye dönüştürülüp kamuca aylıklı imam müezzin atanması;(...) sonucu, İslâmiyet'in en temel ilkesine uyan mescit ve mescitte ibadet anlayışının terk edilmesi olmuştur.(...)

Din ilkelerini dikkate almayan, çok katlı, üstü cami altı market, pasaj binalar artık her yerde."  Elbette bu süreçte siyasetin rolü üzerinde de durulmalıydı. Camilerin büyük bir kısmının inşa sürecinin Sakaoğlu'nun imece tarzı dediği biçimde yapıldığının da belirtilmesi lazım. Yoksa hak bütünüyle ortaya çıkmaz.

İkinci yazısı, bugünkü ideolojik biçimlenişi üzerinden tarihsel yapıları okumaya çalıştığı için kusurlu Sakaoğlu'nun.  1228 tarihli ve Mengücekoğulları imzalı Divriği Külliyesinin 1940'lardan itibaren bitmek tükenmek bilmeyen bir restorasyon felaketine uğratıldığını belirten Necdet Sakaoğlu'nun yazısının başlığı külliyenin ruhunu anlamadığının bir işareti olarak okunmalı. Başlık şu: "Türk aydınlanma çağının başyapıtını nasıl hırpladık?"

AYASOFYA'NIN İMAMLIĞI İÇİN ARANAN ŞARTLAR VE ÇAMLICA

Daldan dala konan Mehmet Şevket Eygi Yahya Kemal'i sollayan pür estetikçiliği ile bütün güzelliklerin geçmişte kaldığını ifade ediyor.  Ona göre Osmanlıların yaptıkları camiler ne kadar güzelse, Cumhuriyet devrinde yapılan camilerin o kadar sanattan uzak. Hakkını yemeyelim  Eygi'nin, NTV Tarih sayfalarında "           CHP tek parti diktatörlüğünde on binden fazla tarihî cami, mescit, medrese, taş mektep, imarethâne, tekke, zaviye vakıf binaları ya satılmış, ya kapatılmış yahut kiraya verilerek  yapılış amaçlarından uzaklaştırılmıştır" cümlelerini kurabilmek de önemli. Lâkin diğer söyledikleri daha hırpalayıcı. Hele Ayasofya üzerinden geliştirdiği estetizm, Ayasofya'nın cami hâline dönüştürülmesinin herhangi bir mekânın cami haline dönüştürülmesinden çok farklı olduğunu kavrayamadığının bir işareti olarak okunabilir. Hayri Fehmi Yılmaz'ın Okmeydanı ile Ayasofya'yı karşılaştırmasında da benzer bir basiretsizlik söz konusu.

Eygi'nin, Derin Tarih'in Haziran ayında yayımlanan üçüncü sayısında kapak konusu yaptığı Ayasofya'nın mihrabına geçecek kişiden beklentileri, bir bakıma onun nasıl bir dünyada yaşadığını gösteriyor: "Ayasofya'nın mihrabına geçecek imamın en az beş dil bilmesi gerekir... Fuzulî divânını okuyup, anlayabilecek, metin şerhi yapabilecek, bu kıraatten haz ve zevk alacak derecede Türkçeye aşina olacak... Arapçayı ilmî kitap yazabilecek derecede bilecek... İran'a gittiğinde kürsüye çıkıp nefis, belîğ, selis bir Farsça ile irticalen konuşacak... İngilizcesi çok güçlü olacak. Halide Edip gibi İngilizce kitaplar yazacak... Ayasofya'nın mihrabına geçecek imanın Bizans Grekçesine de âşina olması gerekmez mi? İslâm ülkelerinin birindeki ciddi bir üniversitede şer'i ilimler tahsil etmiş olacak... Ayrıca, mesela Heidelberg Üniversitesi'nde felsefe okumuş olacak... Bununla da bitmez İslâmî geleneksel güzel sanatların birinde üstad olacak... Daha bitmedi. Tasavvuf neşesine sahip olacak... Hem tarikat-ı Aliye-i Kadiriye'den hem de Mevleviye'den icâzet ve hilâfeti olacak".

Biraz dikkatli okuyunca Eygi'nin dergide yayımlanan yazısında ortaya koyduğu yaklaşımının köşe yazılarında yıllardır ifade ettiği düşüncelerinin bir yansıması olduğu fark edilecektir. Yeni olan husus Çamlıca'ya yapılması düşünülen cami hakkında söyledikleri. Şöyle diyor bu konuda: "Çamlıca'da yapılması düşünülen böyle bir şeyden sevinç duyarım, lâkin yapılacaksa İslâm karşıtlarının bile hayran kalacağı, dünya çapında bir şaheser olmalıdır. Etrafında kütüphaneler, kültür merkezleri, enstitüler, İslâmî sanat atölyeleri, sosyal tesisler, ihtisas okulları, harika Osmanlı bahçeleri, havuzlar selsebiller... Güzellik olarak Hindistan'daki Tac Mahal'in üzerinde olmalıdır... Böyle bir cami ve külliyesi için uluslararası bir yarışma açılmalıdır. Yedi kişilik, her biri ötekinden üstün, bir jüri toplanmalıdır...

Çamlıca Cami inşa edilirken hatıra gönüle, devlet ve hükümet  büyüklerinin zevklerine ve tercihlerine bakılmamalıdır. Kanuni Sultan Süleyman, Süleymaniye'yi yaptırırken sanırım Mimar Sinan'ın ihtisas alanına giren konulara karışmamıştır."

Kötü kopya camilerin hayat tarzı bakımından İslam'dan "uzak" olan kesimler taraftan sorgulanması Türkiye'de yaşanan dönüşümün mahiyeti açısından düşündürücü. Şöyle bir genelleme yapabiliriz sanırım: Mazi şuuru olanlarda "İslami şuur" yok, İslami şuuru olanlarda "mimari bilinç" yok. Türkiye'nin derin trajedilerinden biri bu olsa gerek.

banner53
Yorumlar (2)
sezgül 9 yıl önce
tespitler çok güzel. son zamanlarda "camii" konusu üzerinden hassasiyetlere dem vurulması pek moda. bunu populer dergilerimiz de yapmış, ama bahsettiğiniz üzere, içini doldurmayı unutmuşlar. elinize sağlık.
Serkan Can 9 yıl önce
Gözden kaçan bir detatı hatırlatayım: NTV Tarih'in kapağındaki caminin kubbesinde de minarelerde de hilal yok... Hilalin manasını açıklamaya gerek yok.. Acaba kasıtlı mı?
3
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?
Günün Karikatürü Tümü