banner15

Nurhan Atasoy ile Osmanlı sanatı

Türk sanat tarihi profesörü akademisyen ve yazar Nurhan Atasoy ile Osmanlı sanatı, Türkiye’deki sanat tarihi anlayışı

Nurhan Atasoy ile Osmanlı sanatı

Türk sanat tarihi profesörü akademisyen ve yazar Nurhan Atasoy ile Osmanlı sanatı, Türkiye’deki sanat tarihi anlayışı gibi birçok konuyu konuştuk. Deniz Demirdağ'ın röportajı.


Öğrenciyken tarihten nefret ederdim diye bir ifadeniz var. Peki, sanat tarihine olan ilginiz nasıl başladı? Hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?

Tarih dersinden ikmale kalmış bir öğrenciydim. Ancak öğretmenlerin öğrenciler üzerinde o kadar büyük ki benim gibi haylaz bir öğrencinin bile üzerinde çok iyi etkiler yapan öğretmenler oldu. Bize okullarda hep siyasi tarih öğretilir, siyasi tarih dersi ezberi kuvvetli olanlar için kolay bir derstir ama ben hiçbir ezberi aklında tutamayan bir insanım. Allah beni öyle yaratmış, dolayısıyla tarih dersinden nefret ettim. Ancak lise son sınıftaki tarih hocamız çok kültürlü bir kadındı ve daha çok kültür tarihi anlatırdı. Mediha Hoca’yı tanıdıktan sonra düşünüyorum da öbür hocalarımın yalnız siyasi tarih anlatmaları onların kendi geleneklerinin ve kendi kültürlerinin çok geniş olmamasından kaynaklanıyormuş. Mediha Hocam, beni çok etkiledi. Tarihle ilgili araştırmalar yapmamıza yol açtı. Bununla ilgili bir anım vardır mesela, o dönem okulumuzun adı değişiyordu ve bunun için bir tören yapılacaktı. Mediha Hoca, “Kim İstanbul’un fethiyle ilgili bir çalışma hazırlamak ister?” dedi. Hemen ben parmak kaldırdım hocam da kabul etti.

Oturdum bir güzel araştırdım, çalışmamı hazırladım. Gerçekten de o törende sanki konferans verirmişçesine çalışmamı sundum. Bu benim tarihe yaklaşmamı sağlayan ilk adım oldu. Ama tarihe asıl ilgim sanat tarihi sayesinde oldu. Sanat tarihi yoluyla birçok araştırma yapmaya başladım. Tabii tarihi öğrenmek için arka planını da öğrenmek gerekir. Konu siyasi tarih olmayınca araştırmalar yapmakta fevkalade tatlı geldi bana. Bir de şunu itiraf etmeliyim ki çalışmaların esnasında Allah yoluma inanılmaz insanlar çıkardı. Farsça, Arapça, Osmanlıca bilen bu konularda bana yardımcı olmaya gönüllü birçok insanın desteğini gördüm. Bunun bana tek dezavantajı onların yardımları yüzünden ben kendim öğrenemedim Osmanlıcayı. Farsçayı öğrenmeye niyetlendim yine bir arkadaşımın yardımıyla baktım olacak gibi değil derse “Gülistan”dan başladık.

Arkadaşımın yöntemiyle de öğrenemeyince o zamanlarda Sultanahmet’te İbrahim Paşa Sarayının biraz gerisinde bir İran İlkokulu vardı. Müdürüyle görüştüm ben Farsça öğrenmek istiyorum bana bir hoca tavsiye eder misiniz dedim. Okul müdürü de sağ olsun bir hoca buldu ve ders almaya başladım. Gayet güzel gidiyordu, küçük kompozisyonlar yazıyordum ve bu beni çok sevindiriyordu. Böylece birinci sınıfı bitirdim tam ikinci sınıfa geçecektim ki hocam İran’a dönmek zorunda kaldı. O gidiş o gidiş… Fakültede de çok yoğun çalışmalar yaptığım bir dönemdi yeniden öğrenmeye de kalkamadım. Böylece Farsçada öğrenemedim. Ancak daha sonra önüme Seyit Ali Kahraman çıktı. Seyit Ali Kahraman Evliya Çelebi’nin on cildinin çevirisini yapan adamdır. Osmanlı arşivinde ilerlemiş müthiş bir insandır kendisi. O benim en büyük desteğim oldu. Yardımını hiçbir zaman esirgemeyen fevkalade nazik ve işini çok iyi bilen biridir. Etrafım hep böyle insanlarla doluydu.

Bu sırada ben de arşiv belgelerini okumayı, onlardan faydalanmayı öğrenmiştim. Osmanlıya ve Osmanlı saraylarına merakım vardı. Yalnızca saraylarda bulunan eserlere, salonlara, odalara değildi bu ilgim. Ben oralardaki yaşantıyı merak ediyordum. Bunun içinde bazı kaynaklara başvurmam gerekiyordu. O kaynaklara da tabi ki belgeler sayesinde ulaşabiliyorsunuz. Mesela, Osmanlı bahçeleri üzerine yaptığım çalışmam sırasında bir bilgiye rastladım. Padişahın yaz aylarında geldiği bahçelerde köşkler var ve bu köşklerde basit ağaçlardan yapılma bir taht oluyor.

Ama belgelerden öğreniyoruz ki padişah köşke geldiğinde bu basit ağaçlardan yapılma tahtlar değerli kumaşlarla kaplanıyor ve gerçek bir tahta dönüştürülüyormuş. Bunu oturup hayal edip yazmanız doğru olmaz. Ben hep bu minvalde çalıştım ve sanat tarihinde tarihi belgeleri kullanmanın ne kadar verimli ve derinlikli olabildiğini galiba ilk defa ben ortaya koydum. Bu meraklarım beni böyle bir güzel yola soktu. Şimdi bakıyorum da bunun gibi çok güzel çalışmalar olmaya devam ediyor. Benim merakım oturduğum yerde giderebileceğim bir merak değildi. Beni diğerlerinden ayıran da çalıştığım konu için gezerek, yerinde keşfederek çalışmamdı.

Osmanlılar üzerine çalışmaya nasıl başladınız? Sizi bu alanda uzmanlaşmaya yönlendiren neydi?

Doktora tezim olarak hocamın isteği üzerine “1582 Surname-i Hümayun: Düğün Kitabı”nı çalıştım.  Minyatür konusunda müthiş bir kaynaktır. Bu çalışmamla bana doktora verildi ama içerisinde yer alan tüm görseller de aynı zamanda bir belge niteliğindedir. Daha sonra İbrahim Paşa Sarayı’nı çalışırken yine 16. yüzyıldan Matrakçı Nasuh’un İstanbul tasviri vardır. Orada hipodromun kenarında da İbrahim Paşa’nın sarayını gösterir. Ama o kadar karmaşık bir şekilde resmedilmiştir ki fevkalade zor geldi bana. Ben onu çözmek için aylarca baktım.

Sonra yine Matrakçı Nasuh’tan yola çıkarak çözdüm. Topkapı Sarayı tasvirini nasıl yapmış önce onu inceledim. Oradaki teknik bana anahtarı verdi ve çözdüm. İbrahim Paşa Sarayı’nın bir duvarının açık olduğunu, kırmızı sütunlarının olduğunu Matrakçı Nasuh’un minyatürlerinde gördüm. Oradan yola çıkarak bir makale hazırladım. O makalem kurul tarafından reddedildi. Üstelik yayın kurulunda bir Türkolog Hoca da vardı. Makalemi de o reddetti. Tabi o zaman kendimi suçladım ama sonra anladım ki benim gördüğümü o görmemiş. Böylece bu alanda aldım yürüdüm.

Bir toplumun tarihini iyi bilmesi neden önemlidir? Tarih makro ya da mikro anlamda insan için neden belirleyici bir değere sahiptir?

Bir çocuk düşünün, annesinin babasının nereli olduğunu bilmiyor. Çocuk bunları öğrenmezse kişiliği gelişmez, kendisine özgüveni oluşmaz. Toplumlarında aynı çocuklar gibi geçmişini iyisiyle kötüsüyle bilmesi çok önemlidir. Bireylerin geçmişlerini çok iyi bilmeleri onunla kendi kendilerine hesaplaşmaları fevkalade önemlidir. Çünkü kendine güveni ancak öyle gelişir. Ama biz tarihimizi ezbere ve sloganlaşmış bir şekilde öğrenmeyi tercih ediyoruz. Hâlbuki öyle değil iyi veya kötüyle tarihimizi bilmek lazım. Yalnız zaferleri değil yenilgileri de bilmeliyiz…

Dünyamızın küreselleşmesinde belirleyici etkisi bulunan iletişim aygıtları, tarihsel bilginin de her anlamda ulaşabilir hâle gelmesini sağladı. Ancak ilgiden beslenen medya araçlarının tarihi kullanımını doğru buluyor musunuz? Tarihi kullanma ve yansıtma açısından ne derecede etkin ve etkili olduğunu düşünüyorsunuz?

Yeni iletişim araçları çok faydalı ancak iyi kullanıldığı takdirde. Maalesef ki her zaman iyi kullanılmıyor. Belgesel bir dizi yapıldı Kanuni’nin Hürrem Sultan’ın anlatıldığı. Bu belgesel/dizi bizim için kaçırılmış çok büyük bir fırsattır ve kültürümüz için çokta zararlı olmuştur. Bir ilgi uyandırma bakımından faydalı olmuştur ancak öğretme bakımından çok zararlı olmuştur. Bir kere saray yaşamını çok yozlaştırmış ve yanlış göstermiştir. Yurt dışında çok sevilmiştir ama verilen bilgiler tamamen yanlıştır. Saray kültüründen tutun da mobilyasından kıyafetlerine kadar çok yanlış bilgiler kullanılmıştır. Erkek kıyafetlerinin Osmanlı kültürüyle alakası yok. Kadın kıyafetleri için çok dekolte deniyor. Evet, Osmanlı’da kadınlar dekolte giyerdi çünkü hareme asla bir erkek giremezdi. Dolayısıyla izleyenler yanlış bilgilendirildi. İnsanlar okuyarak bir şeyler öğrenirler, hafızalarında ne kadarı kalır bilmiyorum ama gördükleri şey zihinlerinde çok daha kalıcı olur. O yüzden bu dizinin bize çok zararı oldu.

Türkiye’de tarih denildiğinde akla gelen ilk konu siyasi tarih oluyor. Osmanlıya yaklaşımda da bu perspektiften bakılıyor. Bu büyük bir eksiklik değil mi? Osmanlının sanat tarihini incelemeden Osmanlıyı ne kadar tanıyabiliriz?

Bizim aldığımız sanat tarihi eğitiminin yarısı görseldir. Bütün öğrencilik hayatım derslerimiz için görsel hazırlayıp slayt yapmakla geçti. Sanat tarihi anlatılırken muhakkak görsele dayanması gerekir. Herhangi bir şeyi gözlerinizi kapatıp hayal etmenizi istesem, özelliklerini size anlatsam herkesin kafasında oluşan görüntü bambaşka olur. İki tanesi birbirine yakın bile olmaz. O yüzden mutlaka bu dersler görselle desteklenerek işlenmelidir.

Ben 1983 yılında New York Üniversitesinde misafir profesör olarak gittim. Orada araştırmalar yaptığım sırada rektörden bir mektup geldi. Rektörlüğe bağlı güzel sanatlar bölümü kurulmuştur ve Güzel Sanatlar Bölümü Başkanlığına seçildiniz, diye. Benden istenen Bütün Türkiye’nin kültür tarihi öğretmekti. Ama sadece de Türkiye’yi anlatamazsınız çünkü Türkiye’de dünyanın bir parçası dolaysıyla etrafını da anlatacaksın.

Oturdum bir yıllık bir plan hazırladım. Yıl boyunca kaç ders olacak, anlatılacak konular nedir, bu konuları nasıl bölebilirim, hangi konuya kaç ders ayırmalıyım, dersleri hangi hocalar anlatmalı diye bunların hepsini teker teker tespit ettim. Her ders için metinler, görseller hazırladım ve dersi anlatacak hocalara verdim. Yoksa bunun başka türlü kontrolünü sağlayamazsınız. Hocanın eline dokümanı verirsen, gerekli olanı anlatılması gerekeni anlatılması gerektiği gibi anlatır. Milli Eğitim Bakanlığı da her dersin özelliğine göre imkânları vermeli. Sanat tarihini bu yöntemlerle öğrenmek ve öğretmek lazım.

Peki, sanat tarihini hangi gözle okumalıyız? Sanat tarihini öğrenmenin en doğru yolu nedir?

Gözünü kapatıp hayal ederek sanat tarihi öğrenilmez. Mümkün olduğu kadar gezip görmek gerekir. Etrafa bu gözle bakmayı öğrenmek lazım. Etrafı iyi gözlemleyip gözü eğitmek gerekir. Tarihi yerlerde dolaşırken ya da sokakta dolaşırken mimariyi inceleyin. Tarihi evleri incelerken, süslemelerini dokumalarını inceleyin. Baktığınız gördüğünüz her şey bir şey öğretir size. En önemlisi de öncelikle bakmayı öğrenmek lazım. Müzeleri gezerken de benden size bir tavsiye bir müzeye gittiğinizde eğer büyük bir müzeyse her salonda bir veya iki esere bakın. Her şeye bakarsanız tüm gördükleriniz üst üste ezilir gider. Ama bir iki esere odaklanır onları tüm özellikleriyle incelerseniz daha faydalı olur.

20 ülke ve 70’den fazla müze gezdiğinizi biliyoruz. 81 yaşındasınız ve hala birçok konuda aktif olarak çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz. Bu çalışma aşkının, enerjinin kaynağı nereden geliyor?

Ben çalışmaya alışmış bir insanım, çalışmadan durmayı bilmiyorum. Sonra etrafımda çok fazla genç var. Onlarda bana çok şey katıyor. Neşeleri, kavgaları, heyecanları… Gençlerle çok tatlı, canlı bir ilişkimiz var. Zaman zaman da onları azarlamak bile hoşuma gidiyor. Gittiğim her yerde bana eşlik ediyorlar. Beraber çok hoş keyifli vakit geçiriyor, çok güzel çalışmalar yapıyoruz.

Minyatürden kıyafetlere, bahçelerden kumaşlara kadar Türk sanat tarihinde pek çok konuyu yazdınız. En çok severek yazdığınız kitabınız hangisi diye sorsam?

“Hasbahçe: Osmanlı Kültüründe Bahçe ve Çiçek” ,“Otağ-ı Hümayun Osmanlı Çadırları” ve “İpek: Osmanlı Dokuma Sanatı” çok severek çalıştığım, hazırladığım kitaplarım. Ama hâlâ bitirmek istediğim, yapmak istediğim çalışmalar, yazmak istediğim kitaplar var.

Kitaplarınız için nasıl bir çalışma yöntemi izlersiniz? Oluşum sürecinde ne gibi araştırmalar yapıyorsunuz?

Bir konu üzerine çalışırken birçok kitap okuyorum. Okuduğum kitaplarda araştırdığım konu haricinde merak ettiğim, araştırmalıyım dediğim yeni konular gözüme çarpıyor hemen onları da bir kenara not ediyorum. Bu okumalar sırasında karşılaştığım önemli bilgileri de yine aynı yöntemle biriktiriyorum. Bu şekilde hem çalıştığım konu ilerlemiş oluyor hem de çalışacağım bir başka konu için küçük küçük birikim yapmış oluyorum. Bu birikimlerde yapacağım bir başka çalışmamın da daha hızlı ilerlemesine yardım ediyor. Sonra bir bakıyorum o biriktirdiklerim almış başını gitmiş artık kitap olma zamanı gelmiş. Bu sefer oturup üzerinde çalışmaya başlıyorum. Bu öyle bir zincir gibi ilerliyor.

En çok nerelerde çalıştınız? Bu çalışmalarınız sırasında başınıza gelen unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşabilir misiniz?

Her yerde bir hikâyem var. Rusya’da, Polonya’da çok çalıştım ve oralarda çok güzel anılar ve dostlar biriktirdim. Şöyle bir anım var: Bir erkek manastırının duvarlarındaki portreleri fotoğraflamamız gerekiyordu. Biz içeri giremiyoruz. Dolayısıyla bir erkekten yardım almalıyız. Orada tanımadığımız genç bir delikanlıya konuyu izah ettik. Ne yapması gerektiğini, nasıl yapmasını gerektiğini bir güzel anlattık. Sonra fotoğrafları çekmesi için içeriye gönderdik.

Fotoğraf makinem, fenerim her şey adamda. Adamı bekle bekle gelmiyor. Yaklaşık bir saat sonra makine elinde geldi, duvarda portre yok diyor. Nasıl olur biz var olduğunu biliyoruz. Baktım olacak gibi değil bu sefer tüm duvarları sırayla çekmesini isteyip tekrar içeri gönderdik adamcağızı. O da sağ olsun bizi kırmadı tekrar gidip çekti tüm duvarları. Sonra fotoğraflara bir baktık duvarlarda Osmanlı desenleri. Düşünebiliyor musunuz nasıl bir sürpriz bizim için. Otuz altı pozum gitti ama ben de o duvarlarda ne olduğunu öğrenmiş oldum.

Araştırmalar sırasında Osmanlı ile ilgili elde ettiğiniz en şaşırtıcı bilgi neydi?

Türk işlemelerini Macaristan’da görmek beni şaşırtmıştı. Sonra Osmanlı’nın yansımaları konusunda çalışmalar yaparken gördüm ki Osmanlı’nın Avrupa’ya en çok yansıması silahlar konusunda olmuş.

Nasıl bir okursunuz? Okurken nelere dikkat edersiniz? Çalışmalarınız için yaptığınız okumalar haricinde ne tür eserler okumayı tercih edersiniz?

Eskiden çok fazla edebi kitaplar, klasikler, romanlar okurdum. Şimdi eskisi kadar okuyamıyorum. Şimdilerde sıklıkla seyahatnameler okuyorum ve okuduklarımdan muhakkak faydalanacak bir şeyler buluyorum.

Masada bekleyen hayata geçirmeyi planladığınız yeni projeleriniz var mı?

Masada elbette çalışmalarım var. Padişah ve ailesinin ayakkabıları çizmeleriyle ilgili bir çalışmam var. Bir de anılarımı yazmak istiyorum. Tabii Allah izin verirse…

“Yalnız Zaferleri Değil Yenilgileri De Bilmeliyiz…” Kitabın Ortası dergisi, Kasım 2019, Sayı 32.

Röportaj: Deniz Demirdağ

Güncelleme Tarihi: 12 Kasım 2019, 16:11
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48