banner15

Obama ve imparatorluk

Soğuk Savaş’ın başrol oyuncularından ve Washington’ın geleneksel düşmanlarından Fidel Castro, Obama ve İmparatorluk kitabında Obama’nın seçim sürecine ve yönetimdeki ilk yılına önemli bir bakış atıyor

Obama ve imparatorluk

Asım Öz- Dünya Bülteni/ Kültür Servisi

Barack Obama  ABD başkan adayı olduğunda uluslar arası kamuoyunda güçlü bir umut akıntısı oluşturmuştu. Daha o zaman ABD politikalarının ana hatlarının hiçbir zaman birdenbire değişmeyeceğini ifade edenler umut akıntısına karşı yüzmüşlerdi. Kuşkusuz umut dalgasının oluşumunda Obama'nın WASP kalıbına uymayan yanları etkiliydi. Ama aradan geçen süreç Obama'nın kendisini bu sürece nasıl adapte ettiğini gösterdi. Ya da eskiden de öyleydi algılar ve beklentiler farklıydı.

 ABD'nin sitemine "aykırı" olan Obama'nın başkan seçilebilmesi ise 1960'ların toplumsal mücadelelerinden sonraki süreçte tahayyül edilebilen bir şeyin neticesidir.  Gerçekten o on yıl, Afrikalı Amerikalıların medeni hakları, Vietnam Savaşına karşı çıkılması ve başka alanlarda yürütülen mücadelelerle geçmişti. Bundan dolayı bir Afrikalı Amerikalının başkan seçilmesi kendi başına ilerici bir durum olarak değerlendirilebilirdi. Ama bunun ötesinde bir şeyin beklenmesi de işin abartılması olurdu

Sevmediği Soğuk Savaş'ın başrol oyuncularından ve Washington'ın geleneksel düşmanlarından Fidel Castro, bu arka planı ihmal etmeden Obama ve İmparatorluk kitabında Obama'nın seçim sürecine ve yönetimdeki ilk yılına önemli bir bakış atıyor. Sağlık sorunları sebebiyle günlük hayattan 2006 yılından bu yana uzak kalan Küba lideri, kendine özgü ve açık sözlü üslûbuyla dünyada gerçekleşen olaylara düzenli olarak yayınlanan düşüncelerinde değiniyor.

WASP SINIFINA DÂHİL OLUŞ

Önce onun nasıl başkan seçildiğinin analizini yapar Castro. Ona göre Obama harcama alışkanlıklarının katlanarak çoğaldığı, tasarruf alışkanlığının kaybolduğu bir tüketim toplumunun olguları ile seçilebilmiştir.  Bu da ekonomik kriz, televizyon ve internet sayesinde olmuştur. Eğer bunlar olmasaydı her yana sıçrayan ırkçılık ortamında onun başkan seçilebilmesi mümkün değildi.

 Fidel Castro, Küba-ABD ilişkilerinin neticede yeni bir yön alıp almadığına yönelik fikirlerini sunarken,  gelecek kuşakları tam bir borç bataklığına sürüklerken bankaları ve çokuluslu şirketleri kurtarmayı önceleyen mali yapılanmanın neticesi olan küresel mali krizden iklim değişimi, çevre krizi, Washington'ın Latin Amerika'ya ayak uydurma süreci ve ABD'nin Guantanamo üssü uygulamaları gibi birçok kritik siyasal olguyu da değerlendirmelerine        katıyor. Guantanamo üssü konusunda şunları ifade ediyor: "Guantanamo üssünü karşı-devrimcilerin ya da göçmenlerin sığınak yeri haline getirenler o ülkenin çeşitli hükümetleridir. Bundan daha kötüsü, ABD yönetimleri bu üssü, insan haklarının en vahşi biçimde çiğnenmesinin sembolü olarak ünlendirecek bir işkence merkezi haline getirmişlerdir." Castro, ayrıca Obama yönetiminin Küba'yı küresel terörizmi destekleyen ülkeler listesine yeniden alışını sorguluyor ve Küba topraklarının ABD halkına yönelik hiçbir terörist eyleme hiçbir zaman müsamaha göstermediğini, Küba'nın terörist ülkeler listesine          dâhil edilişini alçakça bir adım olarak gördüğünü ifade ediyor.  Amerika ile her zaman      konuşmaktan yana olduklarını ve kendilerinin düşmanlar icat etmeye ihtiyaçları olmadığını belirtmeyi de ihmal etmiyor.

Gerek yeni savaşlar gerek Amerikalı askerler hakkında Castro'nun yapmış olduğu tahliller Amerika'dan çekinen ama aynı zamanda kendine ve ülkesine güvenen bir lider imajı oluşturmak istediğinin ipuçlarıyla dolu. ABD ile halkı arasında ayırım yaparak sistemle sistemin kurbanları arasına kalın bir sınır çizer. Amerika'yı eleştirirken kurtuluş teolojisin önemli isimlerinden Brezilyalı teolog Leonardo Boff'tan da alıntılar yapan Castro onu Karl Marx'ın takipçisi olmayan dürüst bir Katolik ama aynı zamanda Latin Amerika'da emperyalizmle işbirliği yapılmasına itiraz eden bir isim olarak anar. Din yahut dinler hakkında hiç eleştiri yapmaz. Obama'nın Kahire  konuşmasında  eleştirdiği İran İslam Devrimi'nin lideri Humeyni de olumlu olarak andığı figürlerdendir. Buna karşın Afganistan özelinde Taliban olumsuz olarak anılır. Boff'un dünya nüfusunun neredeyse yarısının yoksulluk sınırının altında yaşadığına dikkat çeken yazılarından hareketle dünyanın mevcut ekonomi-politiğini mercek altına alır ve Obama'nın bunları idrak edecek noktadan oldukça uzak olduğunu belirtir.  Zengin ülkelerin insanlığı kurtarmanın maliyetini yine en yoksulların sırtına yıkmaya çalıştıklarını oysa, insanlara azami adalet sağlamanın ve kaynakları akıllıca kullanmanın yolu en büyük fedakârlıkların en zengin ülkelerden sağlanmasıyla gerçekleşecektir. O yüzden Castro'nun Boff'a müracaat edişi oldukça gerçekçi ve etkileyicidir.

İşkolik Obama'nın çelişkisini ve  ikilemini oldukça güzel bir biçimde açıklayarak onun WASP sınıfına  dahil oluşunu gözler önüne serer: " Çocukluğu ve gençliğinde aşağılanmayı ve ırkçılığı tatmış bulunan zeki ve isyankâr  Obama bunu anlamaktadır, ancak Obama aynı sitemde eğitim görmüş, ona bağlı kalmış ve kendisini ABD başkanlığına götüren, başkalarına baskı uygulamanın, insanları tehdit etmenin, hatta onları aldatmanın çekiciliğine karşı koyamayan sitemin yöntemleriyle yoğrulmuştur."

ABD şirketlerinin ülke aşırı tedbirler nedeniyle çok sayıda tanı cihazı ve temel tıp malzemelerini Kübalı hastalarının hizmetine sunamamalarının temel sebebinin Küba'ya uygulanan abluka olduğunu tekrar tekrar vurguluyor.  Obama'nın tıpkı kendisinden önceki on   ABD başkanı gibi abluka politikasını benimsemesi eleştirilirken insan halkları mücadelesinde rol oynayan Martin Luther King sürekli olarak hatırlatılır ve onun hayalleri üzerinde durulur.  Bu da bir bakıma 1960'ların dünyasının bugünkü durum üzerine etkilerine dikkat çeken bir hatırlatmadır. Küba'nın ahlaki ve siyasi ilkeler üzerinde ayakta durduğu ve bunca bu yıl başarıyla direnebilmesinin altında yatan esas sebebin bu olduğu yönündeki ifadeleri de ABD2nin karşıtı yahut olumlu ötekisi olarak Küba'nın öne çıkarılmasından  kaynaklanır.

Castro, on ABD başkanı eskitmenin vermiş olduğu "güvenle" yeni bir çağda yaşamanın gereği olarak değişimin kaçınılmaz olduğunu liderlerin gelip geçici kalıcı olanın halklar olduğunu sorunların çözümü için uzun yılların geçmesini beklemeye gerek olmadığını başkanlık     süresinin kısalığı üzerinden anlatır.  Ablukanın kaldırılması gerekliliğini  Demokrat Partili  kongre üyelerinin düşünceleri üzerinden ortaya koyan Castro, Obama döneminde yarım yüzyıldır amacına ulaşamayan ablukanın kaldırılacağını ve ABD ile ilişkilerin normalleşeceği günleri hayal etmek istiyor: "Kuruluşundan beri direnen ve karşısına her ne çıkarsa çıksın direnmeye kararlı bizim ülkemiz, ne ABD'nin başka yöneticilerinin vahşetlerinden dolayı Obama'yı suçluyor, ne de onun ABD politikası ve imajını değiştirme isteğinden ve içtenliğinden kuşku duyuyor. Biz kendisinin, geçmişi yüzyıllara dayalı önyargılara rağmen seçilebilmek için çok zorlu bir mücadele yürüttüğünün bilincindeyiz." Bu hayalin gerçekleşemeyeceğini gördüğü anlarda ise direnen ve direnmeye devam eden Küba'nın hiçbir zaman sadaka dilenmeyeceği üzerinde durması da dikkat çekici.

BİLİNCİN DEĞERİ

Bir Afrikalı Amerikalı siyah olarak kendisinin ABD başkanı seçilmesini ilk andan itibaren olumlu bir durum olarak gören Castro, Obama'nın kısa sürede kendisinden beklentisi olanları hayal kırıklığına uğrattığını ve imparatorluğun çıkarlar politikasına karşı teslim bayrağını çektiğini vurgulamaktan geri kalmıyor. Obama'nın yüklendiği görevlerin karmaşıklığını piyasa toplumundan nükleer silahlara, NATO'dan  G-20'lere kadar  ortaya koyan Castro onun  karışık sinyaller gönderdiğini  buna karşın sağlığı ve işleyen uyanık zihni nedeniyle kendisinden önceki başkanlardan farklı olduğunu  düşünüyor. Hemen her yazısında Obama'nın çelişkilerini açmazlarını ortaya koysa da ona içten içe yakınlık duyduğu inkâr edilemez.

Süper gücün yeni yüzü Obama'nın Türkiye ve Mısır konuşmalarını da masaya yatıran Castro     yeni yöneticinin bir çıkış yolu bulmak istediğinin açık olduğunu belirtirken onun istisnai bir zamanda yönetimi devralmasının önemi üzerinde durur. El-Ezher'de yaptığı konuşmada ABD'yi demokrasinin ve insan haklarının yüksek yargıcı yerine koymasının çelişkilerine odaklanması dikkatlerden kaçmıyor. ABD başkanının  Kahire'de  yapmış olduğu konuşmanın teorik olarak doğru olmasının var olan çelişkilerin üzerini örtemeyeceğine vurgulayarak esas meseleye dikkat çekerek şöyle der Castro: " Bugün başkanın asıl zorlandığı konu, bizzat savunduğu ilkelerin,süper-gücün neredeyse yetmiş yıldır,Ağustos 1945'te 2. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden beri izlediği politikayla çelişiyor olmasıdır.(...)

Obama'nın Kahire'de savunduğu başlıca ilkelerden her biri, Amerika Birleşik Devletleri'nin desteklediği müdahaleler ve savaşlarla çelişki içindedir. (...)

Amerika Birleşik Devletleri, İsrail'in Arap topraklarını fethetmesine hiçbir zaman karşı çıkmadığı gibi, Filistinlilere karşı teröristçe yöntemlere başvurulmasına da herhangi bir itirazda bulunmadı. Bilakis, ABD o bölgede, Arap ve Müslüman topraklarının göbeğinde, dünyanın en ileri örneklerinden biri olan nükleer bir güç yarattı ve Ortadoğu'da gezegenin en tehlikeli odaklarından birini ortaya çıkardı.(...) Dolayısıyla, İsrail'in nükleer potansiyelinin barış adına nasıl bir tehlikeyi ve saldırganlığı temsil ettiğini hepimiz çok iyi bilmekteyiz." Müslüman ülkeleri kapsayan bir halkla ilişkiler kampanyasının bir parçası olan konuşmanın son bölümünün özetini aktaran Castro tarihsel, dini ve siyasal törenleri dikkatle izlediğini belirttikten sonra nihai olarak şunları söyler: "El-Ezher'deki tören bana gerçekdışı göründü. Papa XVI. Benedict bile Obama'nın sarf ettiği türden bütün insanları kapsayan ifadeler kullanmamıştır. Bir an için inançlı bir Müslüman, Katolik, Hıristiyan ya da Yahudi'nin yada    başka dinlerden  birinin  El- Ezher Üniversitesi'nin ferah ve geniş salonunda başkanın yaptığı bu konuşmayı dinlemekte olduğunu hayal ettim. Eminim o kişi belli bir noktaya geldikten   sonra artık bir Katolik katedralinde mi, bir Hıristiyan  kilisesinde mi, bir Müslüman camisinde  mi yoksa bir Yahudi sinagogunda mı olduğunu ayırt edemezdi."

 Amerikan hegemonyasından kurtuluş için bilincin değerine ve bilincin içgüdülere baskın çıkma kapasitesine sonuna kadar inanan Castro dünyanın farklı yerlerinde Amerikan hegemonyasının oluşturduğu savaş riskleri, ekonomik ve çevre sorunları olsa da ABD'nin güney Amerika'da askeri üsleri, nükleer denizaltıları, uçak gemileri ile  esas Güney Amerika için tehdit oluşturduğunu savunur. Çünkü ABD kıtada yüzyıllardan beri kendisine birtakım ayrıcalıklar talep etmektedir. Bunun yanında başka oluşumlar da onun bu ayrıcalıklı halini pekiştirmektedir. Nobel barış Ödülü'nün Evo Morales'e değil Barack Obama'ya verilmesi bunun bir göstergesidir Castro'ya göre. Afganistan'daki savaşı sonuna kadar götürmeye karar veren Obama'ya bu ödülün verilmesini de eleştiren Castro emperyal süper gücün gerçekliğini gizleyen bunun için sürekli yeni inciler döktüren bir aktör olarak bakar Obama'ya. Ülkesinin kör oligarşisi karşısında tutuk davrandığından Lincoln'ün 1861'de kölelik sorunu çözerken, Roosvelt'in ekonomik krizle ve faşizmin yükselişi ile baş ederken yaptığı gibi hareket edemediğini düşünür.

 İmparatorluğun Obama'dan ve onun iyi niyetlerinden daha güçlü olduğunu düşünen Castro, bir sosyalist olarak Sovyetlerin faşizme karşı vermiş olduğu savaşın, aynı zamanda ABD'nin emperyal sisteminin mutlak egemenliğini ve eski sömürgeci güçlerin Üçüncü Dünya ülkelerini diledikleri gibi yağmalama güçlerini kısmen dengeleyen bir yanı olduğunu hatırlatır. Sovyetlerin ardından ABD'nin başta Sovyetlerin egemenliğinde olan ülkeler olmak üzere küre ölçeğinde bir güç yani imparatorluk haline geldiğini ifade eden Castro ABD'ye karşı bir cephe savaşı açmaktan ziyade onun vicdanına seslenerek kendi kendini dönüştürerek "arınmasını" beklemektedir.  Bu "saf"  beklenti gerçekleşebilir bir beklenti olarak görülemez herhalde. 

Fidel Castro, Obama ve İmparatorluk, Türkçesi: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2011, 192 sayfa,

Güncelleme Tarihi: 16 Ağustos 2011, 10:50
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35