banner15

Ödül ihdas etmek

Herkes ödül veriyor. Eğitim kurumlarından şirketlere kadar... Öncelikli işi eğitim olanlar bile... Kurumlar bazında ödül ihdas etmenin tuhaf yanlarından biri, ilgili kurumun öncelikli olarak yapması beklenen faaliyetler yerine kültür sanat alanında rol kapma yarışı içerisine atılmış olmasıdır.

Ödül ihdas etmek

Asım Öz/Dünya Bülteni/Kültür Servisi

Kültürel iktidar tartışmalarının arttığı yılların öne çıkan pek çok yönü var. Bunlar arasında halkla ilişkilerin bir kolu olarak ödül ihdasında yaşanan hareketlilik ve çoğalma kaydedilmeye değer.  Ödüller, öteden beri tartışmalı, tartışmalı olduğu kadar da popüler bir konudur kültürel alanda. Son zamanlarda gene çeşitli yönleriyle gündemde… Hangi alanda verilirse verilsin, kim alırsa alsın tartışmalar hep devam edecek. Bunda şüphe yok. Kültürel alana pek aşina olmayanların dahi ödül dağıttıkları vaki…

Şunu hemen belirtmeliyim: Kültürel “hasat” mevsiminde yahut ödül günlerinde insanları sebepsiz kederlere boğmak niyetinde değilim. Zaten yeterince kederliyiz. Elbette gerek kişiler gerekse kurumlar gerekse de bunların ikisinin bir aradalığını yansıtan ödüller, farkındalık oluşturmak, toplumun nitelikli bir biçimde inşasına katkı sunan öncü kişilere duyulan vefayı göstermesi açısından değerli. Bunu yadsımak veya göz ardı etmek kesinlikle doğru olmaz. Bununla birlikte, kendisinde ödül verme yetkisi gören kurumların ihdas ettikleri ödüller, jüri heyeti ve kategoriler en önemlisi de tarz konusunda rikkatli olmaları beklenir. 2005 yılında ihdas edilen Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri bazı yıllar verilmemiş mesela. Abdullah Gül dönemindeyse kategoriler bakımından kendi gerçeğine uymayan büyük farklılıklar söz konusu. Son iki senedir ödül başlıkları açısından bir istikrarın yakalanmış olduğu hemen dikkat çekiyor. Sadece bu bile güzel bir gelişme.

Ödül Dağıtma Sorumsuzluğu

Aslına bakılırsa ödül ihdası yazar istihdamı tarzı bir “kadroculuk” da içerir. Şayet ödül ihdas ederek kültürel alana müdahale etmeyi düşünen kurum yetkilileri gerekli özeni göstermezlerse hem kurumların hem de kişilerin yıpranmasının önüne geçilemez. Gelgelelim kültürel alanda öne çıkan veya yeni yeni belirginleşen ödül mekanizmasında ciddiyetsiz bir tavrın ve tutumun hâkim olduğu görülüyor. Sözgelimi birkaç kitabı yayımlanmış bir hikâyecimize veya şairimize ilk kitaplar babında ödül verilebiliyor. Yahut hem öykü hem de roman türünde eserler veren başka bir yazarımıza bu ikisi birleştirilerek ödül veriliyor. Elbette böylelikle her iki türün de ödüllendirildiği akla gelebilir.  Oysa görünüşte makul olan bu düşüncenin doğru kabul edilebilmesi için aynı ödülün önceki yıllardaki kategorilerine daha yakından bakılması icap eder.  Merakımızı gidermek için önceki yıllara baktığımızda ise bırakın bu konuyu daha başka özensizliklerin var olduğunu görmek hakikaten insanı üzüyor.  O yüzden ödül ihdas ederken daha ilk başta ödül sistematiğinin çeşitli boyutları üzerinde titizlikle durulması gerekiyor. Hele hele türler bazında kitapları ve yazarları takip etmeyen jüri üyelerinin sempozyum veya başka kültür sanat etkinliklerinde, kitap ve yazar adı öğrenmeye çalışmaları ise trajik. Böyleleri bunun yerine ya oturup “adam gibi” derslerine çalışmalılar ya da üstendikleri görevin sorumluluğunu yerine getiremedikleri için bulundukları jüriden derhal ayrılmalılar. 

Sonu olmadığı sanılan kültür panayırında herkes ödül veriyor. Eğitim kurumlarından şirketlere kadar... Öncelikli işi eğitim olanlar bile... Kurumlar bazında ödül ihdas etmenin tuhaf yanlarından biri, ilgili kurumun öncelikli olarak yapması beklenen faaliyetler yerine kültür sanat alanında rol kapma yarışı içerisine atılmış olmasıdır.Maalesef, bir şey yapmamanın vereceği hüsranı herhangi bir şey yaparak telafi etme teşebbüslerine her geçen gün yenileri ekleniyor. Daha “ilk günkü gazı” çok önemsemenin acı tortusu giderilememişken gönlümüzü daraltacak başka kederlere kapı aralamaktan geri durulmuyor. Herhalde bunun bir sebebi de aktivist figürünün yükselişi. Kurumsal tecrübe bakımından Türkiye’nin en önemli eğitim kurumları olarak anılmayı hak eden, şu veya bu şekilde milyonlarca mensubu bulunan bir kurumun kültür sanat alanına ilgi duyması elbette önemli. Ne var ki ilgili kurumun eğitim alanında icra etmesi gereken faaliyetler konusunda kayda değer bir şey ortaya koyamadan başka alanlarda görünür olmayı öncelemesi son derece problemli. Oysa eğitim kurumuyla alakalı akademik çalışmalar başta olmak üzere uygulamada karşılaşılan sorunlar, öğrenciler, eğitimciler, ilk kurumsal tecrübeler üzerine sözlü tarih çalışmaları vb. pek çok şey yıllar geçmiş olmasına karşın hâlâ yapılmıyor.  Acaba vazife şuurunda mı bir sorun var?

Eurovision Ambiyansı Bizi Kurtarır mı?

Hadi bahsettiğimiz konularda gerekli çalışmaların yapıldığını ama bizim farkında olmadığımızı düşünerek bunları bir kenara bırakıp, ihdas edilen ödülle ilgili başka sorunlara odaklanalım. Kültür tarihimizde, eğitim tarihimizde ağırlığı ve saygınlığı olan isimler için verilen ödüllerde bir tüketim,  popüler kültür,  Eurovision şarkı yarışması ambiyansı göze çarpıyor. Bir kere tavır ve tutum bakımından “ aristokrat” olarak anılmayı herkesten daha çok hak edecek bir zatı muhterem için bahsettiğimiz tarzda ödül verilmesi pek doğru değil. Ödülü ihdas edenler,  muhtemelen ödülün, halk oylamasına dayanan yöntemiyle vicdanları sızlatmak istememiştir. Bilakis katılımcılığın yükselişte olduğu günümüzde özellikle gençleri aktif hale getirerek onların kültürel alana dâhil edilmesi ön planda tutulmuş olabilir. Nitekim ödüller hakkındaki şu cümle bu niyetin varlığını ortaya koyuyor: “Sonuçların internet üzerinden halk oylamasıyla seçilmesi, katılımcıların adayları tanıması ve eserleriyle muhatap olması içindir.” Ama bunun başka bir yolu yordamı da bulunabilirdi.  Öncü bir şahsiyet üzerinden kültür sanat dünyasını taltif etmenin yerinde ve kıymetli bir düşünce fakat tarzının hayal kırıklığına uğratan boyutlarının var olduğunun belirtilmesi icap eder. Dahası  “Oy kullanarak tercihini üst sıralara taşıyan”  dostlara teşekkür ediliyor.  Ne var ki, bilim insanı olmanın ötesinde fonksiyonları olan veya en azından bunlara talip olan isimlerin milletvekili adaylarını andırırcasına, talebelerini tıklama yarışı içerisine sokmaları da meselenin vahametini daha da arttırıyor.

Evet, iki desteye yakın alanda ödül dağıtmaya girişmek müthiş.  Herhalde yakında başına en çok ödül düşen kurumlar listesi de oluşturmak durumunda kalacağız. Fakat buradaki niyet her ne olursa olsun böylesi bir girişim, büyük medya patronlarını hatırlatan ve en hafif tabirle altından kalkılamayacak derecede büyük bir “şov” olarak görülmelidir. Hele tekasür günlerinde azaltarak çoğalmanın imkânlarının yoklanması gerekmez miydi? O nedenle ödül ihdas ederken yol yordam bilmemenin, gereken titizliği göstermemenin arızi bir durum değil süreklilik arz eden bir alışkanlığa dönüştüğünü hiç tereddütsüz ifade edebiliriz.

Son yıllarda ödül verenler televizyon, dizi film ve artistlere bol bol ödül verip gündeme gelerek saygınlıklarını arttırmanın peşindeler. Zaten başarısı şu ya da bu ölçüde takdir edilen yapımlara ayrıca alelacele ödül vermenin anlamı da yok. Bu olsa olsa kültürel mücadele diye ekranlarda yayımlananlarla avunmayı sağlar. Oysa ilgili kurumların yapacak daha önemli işleri olması gerekmez mi? Biraz düşünülürse bu soruya verilecek cevabın tartışmasız bir biçimde evet olacağı aşikârdır. Ayrıca farklı ödül kategorilerine yazılan kişi ve kurumların tarzları bakımından birbirileriyle rekabete zorlanmaları da doğru değil. Sözgelimi A oyuncusu B, C, D oyuncusundan zaten çok önde. Birinci olacağı kesin gibi. Buna karşın diğerlerinin bu oyuncu karşısında ister istemez ezdirilmesiyle karşı karşıya kalınacak. Harika kombinasyonlar başka bir açıdan “dostu dosta kırdırma taktiği” olarak da ele alınabilir. Aynı şey kültür edebiyat dergiler için de geçerli. Oysa böylesi bir ödül tarzı için öncelikle aday gösterilen kişi ve kurumların haberdar edilerek listeye alınmaları gerekirdi. Belki, “Memnunum, medyunum, onurlandım” diyenlerin dışında oylamaya katılmak istemeyenler olurdu.  Fakat incelikleri bir yana bırakıp, adeta arzu komasına girmişçesine “Listede biz niye yokuz” diyerek sosyal medya pehlivanlığına soyunmak en hafif tabirle çiğlik. Oysa şunu farkında değiller: Yaptıkları ne kendilerine mutluluk verecek ne de şan getirecek. Hele hele buradan Cemil Meriç’in sağ sol retoriğini hatırlatan yorumlara kapı aralanması, ibret verici olduğu gibi bir semptom olarak kültürel ben-benciliğin varlığı yönündeki iddialarının kanıtlarından biri olarak kaydedilecektir. Kategorilere dâhil edilen başkalarını yargılama tavrıysa, en azından kültürel alanın arka kapağı dahi olunamadığının göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Tabii şu da denilebilirdi: “Hasmın sitemin anlamamak hasma sitemdir.”

Başka bir açıdan kategorilere bakıldığında üç dört kategorinin doğrudan doğruya birbiriyle bağlantılı olduğu neredeyse aynı kişi ve kurumlara yer ayrıldığı görülecektir. Listede yer alan üç dizinin aynı kanalda yayımlanmasından yola çıkarak, kültürel üretimin devletleşmesi diye bir olgudan bahsedebiliriz. Kategoriler babında daha çok şey söylenebilir.  O bakımdan “Kültür ve medeniyetimizin halka; sanat, edebiyat, kültür yoluyla ve estetiğin diliyle ulaşmasını sağlayan eser sahiplerini, gençliğe tanıtmak için” ihdas edilen ödül mekanizması üzerinde daha derinlikli bir biçimde düşünülmesi icap ederdi. En azından “alanında uzman kişilerden oluşan” danışma kurulu daha fonksiyonel olabilirdi. Zira “cehli mürekkep” olarak anılması uygun olan durumlar var. Sözgelimi adında “genç” geçen her dergiyi gençlik dergisi sanmak bunun bir örneği. Birbirini bildiğini sanarak uzak yaşamak bu olsa gerek.  Şayet kategoriler büsbütün onların kanaatleri doğrultusunda oluşmuşsa gerçekten sözün tükendiği yerdeyiz.

Çoğumuzun konuşmaktan çekindiği, sorgulamayı düşünmediği konular bunlar farkındayım.  Çok konuşuldu, yazıldı; “Bob Dylan Nobel’i neden almamalı?” sorusu. Uzaktaki hakkında konuşmak çok kolay fakat yakında olan üzerine kahreden suskunluk hiç hayra alamet değil. Sabahattin Âli’nin, Orhan Şaik Gökyay’a mektubuna başlarken dediği gibi, “Ölelim iki gözüm, ölelim” demek de görkemli ağrımıza çare değil. Uzun lafın kısası, yeni yeni ödüller kültürel alan açısından önemli ve teşvik edici olabilir. Fakat ondan daha önemlisi mesuliyettir. Yoksa “Hayırlı hizmetlerde istikamet üzere” olmamız asla mümkün olmaz.

Güncelleme Tarihi: 02 Aralık 2016, 22:15
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48