banner39

Okuma perdesini aralamak

Celâl Fedai’nin kitap değerlendirmelerinden oluşan Okuma Perdesi adlı kitabı yayımlandı

Kültür Sanat 27.03.2013, 15:24 27.03.2013, 15:24
Okuma perdesini aralamak

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Sevisi

Celâl Fedai, şair, eleştirmen ve deneme yazarı olarak son yıllarda öne çıkan isimlerden. Fedai'nin iki şiir kitabının; Olağanüstü Şiirler ile Prensesleri Geri Çağırın'ın ardından okudum Okuma Perdesi'ni. Kitapları etik ve estetik noktalarından kavramaya gayret eden kitapta şairin, şiire ve şairlere ilişkin değerlendirmelerinde başka yazılarının izini bulmadım desem yalan olur. Ne ki, oldukça oylumlu bir toplam değil Okuma Perdesi. Birkaç yazının konusu ve kişisi "aynı ocaktan akrabalar". Alâattin Karaca, Ebubekir Eroğlu ile Noam Chomsky'i anmalıyım bu bağlamda. Bu yönüyle aceleye gelmiş bir kitap gibi göründü bana. Buna karşın kitapta yer alan yazıları okumaksızın ünlü dışlama sıfatlarını kullanırsak, bu kitabı ıskalamış oluruz. Zaten onun düşünsel etkinliğinin son yıllardaki ekseni belli kavramlar etrafında biçimleniyor.

Üslubu konusunda söyleyeceklerimin yanlış anlaşılmasından çekindiğim için başka bir şairle kuracağım akrabalığı şimdilik erteliyorum. Özellikle, dünya sistemi kavramı, anekdotlar ve mesellerden yararlanma konusu üzerinden gidildiğinde bahsettiğim akrabalık daha iyi kavranacaktır. Birkaç yazıda kişisel yaklaşımları, anıları belirginleşiyor. Şiir ortamına ilişkin düşünceleri başka şairlerin kitapları üzerine yazarken beliriveriyor. En iyisi bu yargımı bir nebze de olsa açıklayan iki alıntı yapmak: "Yaşları artık kırkına gelen isimlerin bile üzerine ölümün gölgesi düşmüş görünmüyor. Genç şairlik, şiiri tahrip etme yarışı olarak kavranılmış. Her gün yeni bir ilginçlikle, arsızlıkla gençlik ispat ediliyor." "Kıskançlıktan, hasetten geçilmeyen şiir ortamında bunca düzyazı yazana şair demek istemez çokları. Böyleleri bilmezler ki, düşüncenin yükü olmadan düş de kurulamaz. Yaşlılıktaki ağırlaşmış baş olmadan meyveyi ilk ayazla don alır."

KEFEYE KONACAK AĞIRLIKLAR

Aklıma gelmişken söyleyeyim: Fedai'nin Ebubekir Eroğlu'nun şiir meyvelerimi destekleyen düzyazı ayaklarından söz edişi çok önemli bir dikkat. Bu tür değerlendirmelerde karşımıza çıkan yersiz ve yeteriz bir değerlendirme olarak 'usta' tabirine yer verilmemiş olmasını dikkatli okurların fark etmemesi mümkün değil. Eroğlu'nun birbiri ardına yeni basımları yapılan düzyazı kitapları üzerine tekil değil bütünlüklü değerlendirmelerin yapılmamış olması düşünce dünyası bakımından büyük bir eksiklik. Belki, Eroğlu'nun Modern Türk Şiirin Doğası dışındaki düzyazı kitaplarının edebî kamudakilerce okunmamasının nedeni, onun Türkçe edebiyatın son yıllardaki ana yönelimlerinin dışında bir dünya kurmuş veya buna niyetlenmiş olmasından kaynaklanır.( Kanaatimce, Eroğlu'nun yakında YKY'den çıkacak olan Geçmişin İçindeki Geçmiş-Şi'r-i Kadim Üstüne Deneme adlı kitabı şiir üzerine önemli bir deneme olsa da onun eksik kavranma durumunu pekiştiren bir eser olacaktır.) Bu yüzden, epey yekûn tutan düzyazılarının değişik okuma yöntemleri, yaklaşımlar gerektirdiğinin farkına varmak gerekir. Alışılmıştan nerede ayrılıyor Eroğlu ve hangi saiklerle yazıyor? Sanırım bu soruya cevap vermek için Yenilenme Bilinci'nden Çalkantı ve Dalga'ya uzanan kitapları tarihselleştirerek düşünde gündemine dahil etmek gerekiyor. Onun için, Fedai'nin şu cümlelerinin Eroğlu'nun düzyazılarına yaklaşmakta bize yardımcı olabileceğini düşündüğüm için aktarma gereği duyuyorum: "Eroğlu, şiir meyvelerinin altına düzyazı dayaklarını koyarak yol almışa benziyor bana kalırsa. Düzyazıları söz konusu olduğundaysa bu defa şiir, dalların altında toprağın ıslaklığından, kuruluğundan kurtulmuş olarak duruyor. Son kırk yılın şairleri içinde onun kadar esaslı düzyazılar kaleme almış bir iki isim daha ancak sayabiliriz."

Kuramsal tartışmaların bir çeşit zemin kaybına sebep olduğunu düşünüyor. Sanırım bu konudaki yaklaşımı şimdilerde bir nebze de olsa farklılaşmıştır. Süreya Berfe için "yerlilik" kavramını gündeme getiriyor. Fakat şunu söylemeliyim ki bu bence "ad yakıştırma kolaycılığından kaynaklanan" tartışmalı bir ifade. Yine Berfe hakkında yapmış olduğu değerlendirmelerin bir kısmı kendisinde görülen dönüşümü yansıtıyor. Şu ifadelerin gerek Mühür dergisinde yayımlanan söyleşileri gerekse başka dergilerde yayımlanan yazılarıyla birlikte şairin/eleştirmenin değişimi bakımından enine boyuna düşünülmesi faydalı olacaktır: "Berfe, benim kendiliğimi şu ana dek bulduğum sesime yakın bir sesle şiir yazmıyor. Belki de bu yüzden onun şiirindeki seste beni ilgilendiren nice renkler buluyorum. Berfe, kuşağı için tam bir ayak bağı olan siyaseti, reel politik olarak algılamaktan tez vakitte uzaklaştı. Halkın Dostları'nın yayını öncesinde 1969'da Ant dergisinde yapılan açık oturumda, kendinden önceki kuşağı (İkinci Yeni) kendilerine daha bir yer açmak için apolitik olmaları noktasından eleştiren İsmet Özel ve Ataol Behramoğlu ile yolunu ayırması manidar bulunmalıdır. Tabir caizse onun 'politikası' bu oldu: İmkânlar temellük ettiği öncüleri reddetmemek ve hayatı siyaset aynasından seyretmemek. Aynı politikayı, İstanbul'un şiir siyasetini terk ederek de sürdürdü."

Okuma Perdesi'nde yer alan kitap değerlendirmeleri içinde beni en çok şaşırtan şu oldu: Neonurculuk hakkında en sert eleştirileri yapan Atasoy Müftoğlu adına hazırlanan Irmağın İçli Sesi kitabının Kitap Zamanı'nda tanıtılmış olması. Ne demek istediğimin fark edilebilmesi için okuru bilhassa Müftüoğlu'nun İktibas'ta yayımlanan yazıları ile son kitaplarını okumaya davet etmek isterim. Ne var ki bu yazıya Kitap Zamanı'ndan ulaşmak mümkün değil artık. Keşke yanılsam bu konuda! Anlaşılan Müftüoğlu'nun 'tehlikeli' olduğu geç fark edilmiş. Fedai'nin Hamit Bozarslan'ın Ortadoğu konulu kitabını değerlendirirken Ermeni komitacıların şiddetinin unutulmuş olmasını hatırlatması dikkate değer. Fakat dünyayı değiştirmeye yönelik sosyalist devrimci şiddet algısı ile Seyyid Kutub'un düşünceleri arasında doğrudan bir bağ kurulması konusunda da suskun kalması son derece ilginç. Bazı kavramların da yersiz kullanıldığını görüyoruz: Sözgelimi İslam sanatı, İslam'ın sanat algısı gibi ifadelerde İslam yerine kanaatimce Müslüman kelimesinin tercih edilmesi gerekirdi. Suriye nüfusunun dörtte birinden söz edilirken Nusayrilik yerine Arap Alevisi denilmiş. Öte yandan eleştirel solun küresel isimlerinden Naomi Klein, Adorno, Noam Chomsky, Edwrad Said vb isimlerin kitaplarının da Kitap Zamanı'nda tanıtılmış olmasının sebeplerini hâlâ merak ettiğimi söylemeliyim. Sanırım bu isimler düzleminde kullanılabilecek en doğru kelimelerden ilki çetrefil olsa gerek. Düşünce ortamının parçalı bulutlu oluşunu da eklememiz gerekir buna. Bu yazılar vesilesiyle gazetelerin kitap eklerinin kültür siyaseti üzerine yeniden düşünmenin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha hatırladım.

ELEŞTİREL DİKKATLER

Düşünce Ayracı adını taşıyan ikinci bölümde Max Horkeimer'in Alacakaranlık'ı üzerinden yapılan Roger Garaudy değinisini önemsedim. Fedai, Garaudy'nin sosyalist bir düşünür olarak endişeleri ile Frankfurt Okulu'nunkilerin Türkiye sosyalistlerince karşılaştırmalı olarak ele alınmasının faydalarından söz ediyor. Buna benzer vurguları hem Mühür dergisinin çeşitli sayılarında hem de Zafer Acar'ın hazırladığı Dil ve Edebiyat Dergisi Şiir Yıllığı 2012'de yer alan yazısında görmek onun düşündüğü konuların bir boyutunu gösterdiğini söylemek yanlış olmaz sanırım: " Roger Garaudy'nin sosyalist bir düşünür olarak entelektüel endişeleri, hassasiyetleri ile Frankfurt Okulu'nunkiler ülkemiz sosyalistlerince karşılaştırmalı olarak bugün olsun ele alınabilir. Hatırlayabildiğim kadarıyla geçmişte bu yapılamadı. Garaudy'nin mücadelesi, Slavoj Zizek'in bugün yaptığı gibi, kapitalist dünyanın çözümlemesini nefis bir belagatle yapıp sonra da bundan doyuma ulaşarak geri çekilmekle yetinmedi. Onun, sosyalizmin idealleri için Cezayir örneğinde görülebilecek aktif bir eylem içinde olduğu yıllarda Adorno da Horkheimer de öğrenci hareketlerini bile desteklemekten uzaktı. Cümlelerle çekilen resim onlara yetmiş gibiydi. İdealler açısından en hazini Garaudy, tüm yeryüzünün kültürel birikimine açılmışken Frankfurt Okulu için varsa yoksa Avrupa'ydı. Eleştirel Teori, bu noktalarda eleştirel değil gibiydi. Okul'un Türkiye'deki sevenleri için de aynı şeyi söylemek, yanlış olmaz sanırım."

Çeviri kitaplar bahsinde Fedai'nin ne kadar dikkatli bir okur olduğunu görüyoruz. Ahmet Şeyhun'un Said Halim Paşa çalışmasını değerlendirdiği yazısının son paragrafı bu konudaki dikkati kavramak açısından katkılar sunabilir bizlere: "Kitabın Türkçe çevirisi hazırlanırken bazı noktalarda, kısa bazı notlarla okuru bilgilendirmek yerinde olabilirdi kanımca. Türkçe yanlışlarını ve sayfa düzeni sorunlarını da giderebilecek böyle bir çaba, Namık Kemal'in "Wa Shâwirhum fi al Amr" makalesi örneğinde olduğu gibi kimi eser, yazı ve terimleri bir anglo-sakson gibi okumak zorunda olmaktan bizi kurtarabilirdi gibime geliyor. Yayınevlerimiz yükün çoğunu çevirmene bırakmaya devam ettikçe, böyle sorunlarla karşılaşmaya devam edeceğiz sanırım." Fedai, Giorgio Agamben'in Nesir Fikri'ni değerlendirirken Metis Yayınlarının nitelikli çeviriye editör desteği sunmayışını eleştirdiğini okuyunca bir kere daha editörlüğün hele çeviri editörlüğünün mahiyetini düşünmemek elde değil. Türkiye'deki yayıncılığın en ağır sorunlarından biri olan çevirmen sorunu olduğu düşünüldüğünde meselenin yayınevi editörlüğünü aşan boyutlarının olduğu fark edilecektir. Bu hususta Metis Yayınları'nın yöneticisi Müge Gürsoy Sökmen'in düşündürücü olan bir tespitini aktarmak yeterli olur kanaatindeyim: "Artık kendi dillerinde, yabancı dillerdekinin karşılıkları olabilecek kavram ve terimler üretemeyen çevirmenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor; o zaman gelen çevirilerdeki bu eksiği gidermek de, yapabildiğimiz ölçüde, bizlere düşüyor!"

Fedai'nin Metin Fındıkçı'nın hazırladığı Çağdaş Arap Aşk Şiirleri Antolojisini tanıtırken çeviri sorunlarına hiç değinmemiş olmak bir yana Fındıkçı'yı hem şair hem de şiir seçimlerinden ötürü kutlaması kitabın eleştirel damarını zayıflatıyor. Arap dünyasının edebi birikiminden haberdar olmak için Metin Fındıkçı'ya değil İbrahim Demirci'ye kulak vermek gerektiğini hatırlatarak bu bahsi kapatalım.

KUZEYE GÖÇ MEVSİMİ NASIL OKUNMALI?

Sudanlı romancı Tayyip Salih'in 1966 yılında yayınlanan romanı Kuzeye Göç Mevsimi hakkında yazarken tamamen belli bir kültürel çevreye itibar etmenin getirdiği yanlışlıklara değiniyor, hatta yazısını bunun üzerine kuruyor: "Sadece şunu söyleyebilirim kıymetli okur! Romanı merak edip okumaya yeltenmeden önce roman üzerine yazılanları okursan, sömürgecilik sürecini yaşamış bir üçüncü dünya ülkesinin sömürgeci Batı'ya yönelik, bir çeşit karşı-sefer ya da karşı-fetih girişiminden söz edildiğini duyacaksın. Benim naçizane fikrim bu indirgemecilikten uzak dur. Her ne kadar Edward Said'in, yazarın bilinçli şekilde Conrad'ın Karanlığın Yüreği'ni tersine çevirme ameliyesi içine girdiği tespiti önünde dağ gibi duruyorsa da bunu yapma. Hele de onun dediklerini ondan da ileri götürerek donduran bizim eleştirmenlere hiç mi hiç kulak asma. Bu tür görüşlerin üzerine inşa edildiği roman kişiliği Mustafa Said, çocukluğundan başlayarak 'soğuk' bir kişilik; yani Londra'ya değil Yeni Delhi'ye de gitse böyle kişileri benzer bir hayat yolculuğu bekler. Kendisinin de tahlil ettiği gibi gözü yolculuk çeken biri o. Tüm varlığıyla 'sıcaklık' arıyor. Nerede, ne zaman yaşasa, nereye gitse içindeki soğuk benlik, onu benzer durumlara düşürecektir. Geride bıraktığı oğullarının kendi gibi zamansız bir yolculuğa çıkmalarını istemiyor bu yüzden. Onlara, romanın anlatıcısını göz kulak olarak bırakıyor."

Romanın nasıl yorumlanmaması gerektiği konusunda Marksist eleştirmenleri zikreden Fedai, Kuzeye Göç Mevsimi'nin direniş edebiyatı, sömürgecilik ve postkolonyalizm çerçevesinde ele alınarak 'buruşturulmasını' indirgemecilik olarak görüyor. Muhtemelen romanın Türkçe çevirisinin editörü olan eleştirmeni paylamaktan çekinmiyor. Roman hakkında kendi yorumunu sunmadan şu cümlelerle bağlıyor yazısını: "Kıymetli okur! Seni, 'romanbilicileri'nden gene senin içinde her haliyle devinen insana havale ediyorum. Sen kendin gibi bilerek düşün Kuzeye Göç Mevsimi'nin karakterlerini. İnsanın ontolojik yanlarını hesaba katmadan yapılan kuramsal kalıplara aldırma. Bunlar, yorum kılığında tanıtım yaparak insanı ideolojik aygıta indirgeme girişimleridir. Bunlar seni kalıp meselelerle sarıp sarmalar ve içindeki 'göç mevsimi'ni duyumsamayı unutursun. Şimdi tüm bunları da unut... Yazarının korumasından da kurtulmuş, okunmaya değer bir roman olan Kuzeye Göç Mevsimi'ni bir güzel oku. Romana da yazarına da benim gibi daha fazla geç kalma. Klişeleri değil, insanı bulacaksın..." Acaba böyle bir yol tutmada korkular ve çekingenlikler etkili olmuş mudur?

Kuzeye Göç Mevsimi'nde yavaş yavaş dengeleri bozulmaya başlamış olan kırsalı anlattığı ve 1985'te Türkçeye çevrilen Zeyn'in Düğünü'nden hiç söz edilmemiş olması Fedai'nin bu yazıya pek çalışmadığını düşündürtüyor.

Kendimi iyi bir Celâl Fedai okuru olarak sayamam belki. Fakat onun yazı etkinliğinin önemli bir parçasını oluşturan bazı konulardaki yaklaşımlarını ayırt edebileceğime inanıyorum. Ne diyelim: "Bilmek bilmek/ Bilinmek bilinmek/ Olmayacak ikilemeler arasında yerini aldı"

Celâl Fedai, Okuma Perdesi, Sütun Yayınları, 2013.

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?