banner39

Paris'in Bohem Hayatı Türk Aydınının Aklını Nasıl Çeliyordu?

XIX. yüzyılda Batı’ya, özellikle Fransa’ya karşı hayranlık uyandıracak kadar temayülü olan Osmanlı aydını ve devlet adamlarının Paris’e gittikten sonra düşüncelerinde nelerin değiştiğini ve Osmanlı’ya geri döndükten sonra neler yaptıklarını öğreniyoruz Emre Caner'in 'Modernleşme Serüveninde Paris Sevdası'' kitabından..

Kültür Sanat 14.05.2020, 17:26
Paris'in Bohem Hayatı Türk Aydınının Aklını Nasıl Çeliyordu?

Sedat Palut

Osmanlı Devleti’nde gidişatın kötü olduğu dönemlerde padişahların, devlet adamlarının ve aydınların devleti kurtarmak adına çeşitli arayışları olmuştur. Bu arayışların merkezi XIX. yüzyıldan itibaren çoğunlukla Fransa olmuştur. Özellikle III. Selim’in dönemin Fransa imparatoru ile yazışması, Nizam-ı Cedit adlı yeni bir askeri ocak kurması ve askeri okullarda Fransızcanın resmi dil olması, Osmanlı topraklarında Fransa’nın siyasi ve kültürel genişlemesini sağlamıştır. Bu dönemde ülkemizde çok sayıda Fransız Lisesi de açılmıştır.

Bu ilişki ağının genişlemesi ile dönemin birçok Osmanlı yazarı ve aydınının uğrak yeri de haliyle Paris idi. Şuna dikkat çekmekte fayda var. Paris’in uğrak bir yer olması sadece Osmanlı aydınlarına özgü bir durum değildir. Dünyada birçok aydın, bilim adamı, gazeteci, siyasetçi vs. Paris’e akın etmekteydi. Bu sebeple dünyanın XX. yüzyıldaki başkentinin Paris olduğunu söylemek abartı olmaz sanırım.

Kapı Yayınları, yakın zamanda Paris’i ön plana çıkaran bir kitap yayımladı: “Modernleşme Serüveninde Paris Sevdası 1830-1914.” Kitabın yazarı Emre Caner. Kitap, belirtilen tarihler arasında Paris’te bulunan İbrahim Ethem, Osman Hamdi Bey, Şinasi, Ahmet Rıza ve Yahya Kemal’in yaşadıklarını, Paris’in ve modernitenin onlarda ne gibi değişimler meydana getirdiğini mercek altına almış.

Türkçeyi en çok etkileyen dillerden biri Fransızca

Yazarın da kitabın giriş kısmında belirttiği gibi Paris, modernitenin XX. yüzyıldaki başkentidir. Batı medeniyetine yetişme telaşına düşmüş Ruslar, Japonlar, İranlılar da burada bulunmuştur. Tüm dünyanın çekim merkezi olduğunu söylemek mümkün. “Sanatçı ilham arıyordu, siyasi olan hürriyet diye haykırıyordu, talebe ise irfan peşindeydi.” (S.8) Yazarın paylaştığı rakamsal bir veri oldukça önemli. “Günümüz Türkçesinde 14 binden fazla yabancı kökenli kelime vardır. Bunların geldikleri dillere göre dağılımıysa şöyledir:

Arapça:6467

Fransızca: 5253

Farsça: 1359

Rumca: 400

İngilizce: 485” (S.10)

Bu veri bile Fransız kültürünün dönemin Osmanlısından günümüze kadar bizi ne denli etkilediğini ifade ediyor.

Fransa topraklarına ilk giden Yirmisekiz Mehmet Çelebi’dir. Çelebi ilk elçi olarak Paris’e gelmiş ve Fransızların Osmanlı merakını gidermiştir. Zira Fransızlar, Osmanlı’dan gelmiş konukların yemek yemelerini, oturup kalkmalarını, namaz kılıp dua etmelerini merakla seyretmişlerdir. Çelebi’nin de anılarında belirttiği gibi dönemin Fransa’sında kadınlar erkeklerden daha fazladır ve haremlik-selamlık uygulaması yoktur. Çelebi bu duruma şaşırmıştır. Değişen Paris parklarını görmüş ve hayatında ilk kez opera seyreden Çelebi şaşkınlığını gizlememiştir. Yine Çelebi, bu yüzyılda Paris’te bilimsel çalışmaların arttığını söylemiştir.

Paris’in bohem hayatı akılları nasıl çeliyordu?

1889 yılında Paris’te önemli bir sergi açılmıştı. Osmanlı Devleti’nde sınırlı bir katılım gerçekleşmiş olsa da Osmanlı aydınlarının bir kısmı bu sergiye katılmak için önemli çaba göstermişlerdir. “Kimi devletten bir tür izin almış, kimi oraya kaçmış, kimi seyahatini fuarın açık olacağı ilkbahar ve yaz mevsimlerine denk getirmiştir. Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Rıza Bey, İbrahim Ethem gibi isimler sergiyi gezenler arasındadır.” (S.32) Kitaba konu olan İbrahim Ethem sergiden o kadar etkilenir ki, gördüklerini bir kitapçık halinde dönemin sultanı II. Abdülhamit’e gönderir. Ethem, bu sergi sürecinde Batı medeniyetinin sanayiye nasıl evrildiğini görür, bu durumun da bilimsel çalışmaları nasıl etkilediğini fark eder. İstanbul’a döndükten sonra da işini gücünü bırakıp, “ortaçağ felsefesinin bitişini, rasyonelizmin başlangıç noktasını simgeleyen Descartes’in Discours de la Methode isimli kitabını Usul Hakkında Nutuk adıyla Türkçe’ye çevirmek için kolları sıvar.” (S.39) Lakin çeviri için önceleri izin alamaz. İzin almasının koşulu ise şudur: Kitaptaki felsefe kelimelerinin hepsini “hikmet” sözcüğü ile değiştirmek! Ve kitap 1895’de basılır.

Batının kültürel ve teknolojik gelişiminden etkilenen ve bunu Osmanlı’ya taşımak için çaba gösteren İbrahim Ethem’in ardından oğlu ve Türk resminin kurucusu da diyebileceğimiz Osman Hamdi Bey de Paris’e erken yaşlarda, 18 yaşında ayak basar. Ethem, oğlunu Paris’te okutmak ister. Gittiği okul, Osmanlı Devleti’ne bağlı bir okuldur. Okul sınırları içinde Türkçe konuşmak yasaktır ve herkese fes takması tavsiye edilir. Osman Hamdi Bey’in bu kurala pek uyduğunu söyleyemeyiz. Osman Hamdi Bey babasının isteği üzerine Paris’te hukuk fakültesine gidiyor ama aklı Paris’in bohem hayatındadır. Babasından habersiz güzel sanatlar okuluna gidiyor. Burada Fransızların görmek istediği oryantalist eserler yapıyor. Fransız bir kadınla evlenen Hamdi Bey, babasının isteği ile Osmanlı’ya döner ve devlet hizmeti için Bağdat’a gider.

Yazarın belirttiğine göre, Osman Hamdi Bey, Osmanlı Devleti’ne döndükten Sanayi-i Nefise mektebi kurulana kadar kendisini hiç ifade edememiş, sadece kendisine verilen görevi yerine getirmeye çalışmıştır. Okulun açılmasının ardından- ki okul açıldığında hiç öğrenci yoktur- Osmanlı’da arkeolojinin ve resmin gelişmesine katkı sağlamıştır. Kendisinden önceki dönemde Osmanlı topraklarında bulunup Almanya’ya kaçırılan tarihi eserleri gördükten sonra yasanın çıkarılmasına ön ayak olarak, Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan tüm eserlerin devletin mülkü olmasını sağlamıştır.

“Memleketi zindan, Avrupa’yı nurlu bir alem gibi görüyordum”

Paris’e giden aydınlardan birisi de ünlü şair Yahya Kemal’dir. “Yahya Kemal, ‘medeniyetin merkezi olarak aydınlık ve yüce Paris’ diye tarif eder bu kenti. Ona göre Paris gezegenin akropolisidir.” (S.193) Yahya Kemal de, Osman Hamdi Bey gibi 18 yaşında Paris’e gider. Paris’e gittiği günleri “Memleketi zindan, Avrupa’yı nurlu bir alem gibi görüyordum”, diye tarif eder. Alexandre Dumas’ın Kamelyalı Kadın romanından etkilenen şair, kafasındaki büyülü Fransa ile tanışmak ve yazara göre, Abdülhamit sultasından kurtulmak için vapura biner. Kısa sürede Fransızcayı öğrenen Yahya Kemal, Fransa’daki ilk yıllarında sosyalist ve anarşistlerle temas halindedir. O da Osman Hamdi Bey gibi Paris’in bohem hayatına kısa sürede kapılır ve din ile ilgili düşüncelerini şöyle aktarır. “İstanbul’dan çıkarken zaten dine karşı kafamda bir tepki vardı. Paris’te dinsizliğim arttı.” (S. 206)

Fakat kısa bir süre sonra şair, Türklüğün anlamını aramaya koyulur, Paris’te kendi milletinin, millet olma umudunun neye dayandırıldığı üzerine düşünür. Okuduğu siyaset okulunu bitiremeden Osmanlı’ya döndüğünde de bu arayış devam eder ve bu da şiirine yansır. Kültürel geçmişiyle barışır.

Paris Sevdası önemli bir kitap. XIX. yüzyılda Batı’ya, özellikle Fransa’ya karşı hayranlık uyandıracak kadar temayülü olan Osmanlı aydını ve devlet adamlarının Paris’e gittikten sonra düşüncelerinde nelerin değiştiğini ve Osmanlı’ya geri döndükten sonra neler yaptıklarını öğreniyoruz kitaptan. Bazı aydınlarda kültürel kopuşu görürken, bazılarının da yaşadıklarının ardından kendi kültürleriyle yüzleştiklerini görüyoruz.

Kaynak: Dünya Bizim

banner53
Yorumlar (0)
17
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?