Post Öykü'nün sesi

Post Öykü’nün birinci sayısındaki “Postumuzu Serdik” başlıklı çıkış yazısı bildiğimiz çıkış yazılarından oldukça farklı. Dergi, bana kalırsa yargılar, ön yargılar ve yorumlar bir tarafa, içerden duyulan sesleri nazarı itibara alırsak postmodern bir havaya sahip. Bu arada postmodern olmayan dergi var mı, sorusunu gündeme almakta da yarar var.

Post Öykü'nün sesi

Asım Öz/Dünya Bülteni/Kültür Servisi

İki aylık öykü dergisi Post Öykü’nün ilk sayısı çıktı. Aykut Ertuğrul’un yayın yönetmenliğini yaptığı derginin belli başlı yönelimlerini elimizdeki sayıdan hareketle tespit etmek güç değil: Göründüğü kadarıyla dergi, öykü başta olmak üzere edebiyat ve kültür dünyasına ilişkin çeşitli metinler yayımlayacak.

Kitap tanıtımlarına yer verecek, dergilerde öykünün nabzını tutacak ve yazarlarla söyleşiler yapacak fakat her halükârda öykü birkaç adım önde olacak. Muhakkak dergiyi alanlar ya usul usul ya da hızlı bir şekilde dergiye baktılar ve bir kanaat sahibi oldular. Duyanların sayısının epey bir yekûna eriştiğinde şüphe yok. Umarım “okudum” diyenlerin sayısı “gördüm/baktım” diyenlerden hep fazla olur.

Doğrusu eski/yeni dergiler söz konusu olduğunda şu ilkeyi her zaman hatırlamak gerekir: Dergilerden bize verebileceklerinden fazlasını beklenmemeli. Diyebilirim ki, düzenli dergi okuru olmayanların, belki dergileri sadece göz ucuyla takip edenlerin oluşturduğu yüksek beklentinin dergi dünyasıyla uzaktan yakından ilgisi yok. O yüzden, “merdaneli” zamanlardaki dergicilik anlayışı hemen terk edilmelidir. Hiç unutmam, ne zaman dergilerden söz edecek olsam hemen aklıma gelir: Edebiyat dünyamızın önemli isimlerinden biri, kendisine çok dergi gönderildiğini ve bunları okumadığını yazmıştı epey oldu. Bu yazıyı okuyan dergi yayıncıları ne düşündü, ona dergi göndermeye devam ettiler mi, bilmiyorum. Oysa her dergi, göz görgüsüyle sınırlı olsa bile her zaman ufak da olsa bir katkı sunar okuruna. Sonraki yıllarda dergilerle daha yakından ilgili oldu bu yazarımız. İnşallah bu alışkanlığını terk etmiştir.

“Bizim Kafa Karışıklıklarımız” ve Sonrası

Sanırım dergileri çıkaranlar ne kadar isterse istesin bütün beklentileri karşılayamayacaktır. Bu yüzden dengeli bir çerçeve içinde olmalı beklentiler ve dergilerde “hasarsızlık indiriminin” söz konusu olamayacağı daima akılda tutulmalıdır. Bu cümleleri, bir derginin ilk sayısı üzerine bir şeyler yazmanın son derece riskli olduğunu unutmadan Post Öykü’nün “Postumuzu Serdik” başlıklı çıkış yazısını okuduktan sonra kurdum. Şüphesiz çıkış “manifestosu” mahiyetinde bu yazı, fakat bildiğimiz çıkış yazılarından oldukça farklı bir havasının olduğu da hemen söylenmeli. Birinci tekil ve çoğul şahıs kiplerinin bir arada olduğu metnin şu kısımları derginin havasını büyük ölçüde yansıtır nitelikte:

“Post Öykü dergisi, putları kıracağını, edebiyatın merkezinde olacağını, rakiplerini yere sereceğini, küçükleri ezip büyüklerin ellerinden öpeceğini, ülkemizi mutlu yarınlara taşıyacağını, ikinci yeniyi aşacağını (öykücüler de aşar) filan iddia etmiyor. Tek bir iddiadan söz edebilirim; iyi öyküye, iyi yazıya, iyi dergiye, iyi kitaba, iyi fikre yüz çevirme gücümüz yok. Kötülüğün, küçük hesapların, edebiyat ortamı ile ilgili kuruntuların fazladan bir çaba istediğini düşünüyorum. Ve fakat bu enerjiyi kendimde bulamıyorum, bulamıyoruz.

Hayatımız neyse yazdıklarımız ya da yaptıklarımız da o. Biz bu işe; edebiyata ve dergiciliğe duygularımızı karıştırıyoruz, bu yüzden pek profesyonel olduğumuz söylenemez. Post Öykü, bizim sevdiklerimizi, bizim öğrendiklerimizi, bizim bildiklerimizi, sezdiklerimizi, görüşlerimizi, inançlarımızı ve kafa karışıklıklarımızı taşıyor. Bu “biz”, dışarıya kapalı, masonik bir “biz” değil. Birlikte sevelim, heyecanlanalım, kızalım, öğrenelim ve elbette yazalım. Seviyorsanız gelin konuşun. Biz postumuzu serdik bekliyoruz.”

Dergi, bana kalırsa yargılar, ön yargılar ve yorumlar bir tarafa, içerden duyulan sesleri nazarı itibara alırsak postmodern bir havaya sahip. Bu arada postmodern olmayan dergi var mı, sorusunu gündeme almakta da yarar var. Bu yargıya itiraz edileceği öngörülebilir. Bir miktar haklılık payı da bulunabilir bu itirazda. Öte yandan denilebilir ki, dergide bu kelimenin yazımında karşımıza çıkan “içtihat” farklılığının teke irca edilmemiş olması bunun ufak kanıtlarından biridir. “Aslına bakılacak olursa” Abdullah Başaran’ın “post-öykü sorunsalı”na giriş yazısıyla da yetinilebilir. Devamla “post-modern insanın sabah duası” olarak da anılan modernlik eleştirileri ile postmodern anlatı tarzlarını tanıtan, kucaklayan veya bunu bir imkân olarak gören tanıtıcı yazıların varlığı da hatırlanmalı bu çerçevede. Öte yandan, söylemeliyim ki, çok zamandır modernliği küçümseyen sözler duymak da pek anlamlı gelmiyor insana. 90’lardan bu yana, herkes bu araçtan indiğinden, ne kadar berbat olduğundan, kuruluğundan söz açmayı seviyor ama son derece modernler. Bu yüzden genel eğilime karşı çıkmayı önceleyen Başaran’ın yazının tartışılmasının yararlı olacağı düşüncesindeyim.   En iyisi bahsettiğimiz yazının derginin adını da anlaşılır kılacak olan bereketli son cümlesini birlikte okumak: “Post-modern öykü yada post-öykü, modern öykünün yerini almış, orijinalliklerle dolu, marjinal mi marjinal, öykülerin öyküsü değiş, öykünün sonuna tanıklık etmektir.” Şule Gürbüz’ün geleneğin kudretine yaslanan birkaç soruya verdiği, dolaysız, açık cevaplar da atlanmamalı. Ayrıca, derginin çıktığını duyuran metnin başlığının “basın bülteni” değil “basın bildirisi” şeklinde olması üzerinde de durulabilir. Genellikle yayıncılar “bülten” ya da “duyuru” kelimelerini “bildiriye” yeğ tutar. Derginin biçiminin serbest bir biçim olduğunu da ayrıca söylemek isterim. Bu bakımdan Hece Öykü’ye göre daha hareketli fakat görsellik açısından Sarnıç Öykü’nün biraz gerisinde. Fakat ön ve arka yüzü birlikte düşünülen kapak tasarımı, kâğıdı ve içindekileri öne çıkarma tarzıyla her iki derginin kat kat ilerisinde. Metinlerin sıralamasında da son derece “eşitlikçi” bir yaklaşımı var derginin. Genel yayın yönetmeni ve editörlerce bazı metinlerin başına ve sonuna düşülen kısa notlar (biri hariç!) da son derece nüktedan ve ilham verici. Yıldız Ramazanoğlu’nun aynı zamanda bir öykü kitabının adı da olan “Derin Siyah” öyküsünün hikâyesini anlattığı metin yazı hayat ilişkisi açısından irdelenebilir. Minör metin kıvamındaki “mini söyleşi” düşüncesi de rahat bir form. Cemal Şakar, “Öykücülerin Sınavı” başlıklı yazısında gelenek içinde üretilmiş belli bir formu sımsıkı bir şekilde tutarak olduğu gibi tekrar etmenin çıkış olmadığı düşüncesinde. Yazının son iki paragrafı, günümüz öyküsü ve eleştirel zemin açısından bir kenara not edilse fena olmaz:

“Bugünün öykücüsü(…) yeni bir sanatsal iklimin altındadır. Bir yandan içinde yaşadığı iklim diğer yandan da imanının çizdiği çerçeve öykücünün sınavıdır. Bugünün öykücüsü ya modernliğin bir ürünü olan öykünün oynak, esnek, hemen içine girdiği her kabın biçimini almaya meyyal hafif şımarık yanıyla oynamanın keyfini sürecektir ya da bağlandığı imani ilkelerle onu buluşturmanın derdinde olacaktır.

Sınav zor. Çünkü hazır cevaplara sahip değiliz. Her öykücü derdiyle baş başadır. Öykücülere düşen bu dertleriyle hemhal olarak yazmaktır. Belki birkaç kuşak sonra cevaplar daha netlik kazanacak ve kimi eleştirmenler, ürünlerden yola çıkarak cevapları derleyip toplayabilecektir.”

Aykut Ertuğrul, “Yeni Başlayanlar İçin Edebiyat” üst başlığı altındaki yazılarından birinde, kimi zaman dalgınlıkla kimi zaman bilinçlice söylenen “hakikate temas etme” klişesini cesaretle sorguluyor:

“Hakikate temas etmek, gelenekten büyük kopuştan sonra dilimize çöreklenmiş bir ifade. Hakikaten ona temas etmeyi ümit edecek kadar uzaklaştıktan sonra… Bir metnin, bir kişinin yemeğe ekmek banar gibi kalemini hakikate banıp banıp geri çekeceğini düşünmek içler acısı değil mi?

(…) hakikate temas etmek, bu kopuşu sezen başka türlüsü elinden gelmeyen Müslüman sanatçının vicdan azabı sonucu ortaya çıkan yarım yamalak ve ne yazık ki cahilane tavrının sonucu söylenen içi boş bir ifadedir.”

Bu metni okurken merhum Şakir Kocabaş’ın, İlâhî Kelâm’da hak/hakikat terimi ile türevlerini irdelediği İslâm'da Gerçeklik Kavramı kitabındaki yaklaşımlarını hatırladım. Kocabaş kitabında kelimenin gerçek, karşılık, hak din vb. anlamlarını hangi bağlam (konteks) içinde ve başka hangi ayetlerle bağlantılı olarak geçtiğini inceliyordu. Ertuğrul, metnin girişinde mevzunun bağlamını kısaca izah ediyor. Şair, öykü yazarı ve kitap tanıtma yazarlarının “hakikate temas” tabirini kullanmayı çok sevdiklerini örnekler etrafında açımlıyor. Yanılmıyorsam bu tarz ifadeleri,   tasavvufi anlatıyla içli dışlı olanlar daha sık tekrar ediyorlar. Tasavvufun, İslâmî ilimlerin daha ziyade irfanın zirvesi olduğunu son derece ikna edici bir biçimde savunanlar var. Ben bunu pek ikna edici bulmuyorum fakat tasavvufi anlatıya duyulan ilginin toplumdaki ve edebiyattaki tezahürleriyle tasvir edilen yücelik anlatısı arasında bir çelişki olduğunu düşünüyorum. Diğer taraftan, sahteliklerle veya yanlışlıklarla dolu dünyada hakikate ancak sahteliği reddederek ulaşılabileceğini ifade edenlerin varlığı da yadsınamaz. Sonraki sayılarda bahsedilen “hakikate temas etme” meselenin daha ayrıntılı ve somut örnekler etrafında irdelenmesi de düşünülmelidir. Ertuğrul’un “yemeğe ekmek banma” benzetmesine de nazar edilmeli bir yönüyle. Derginin sonlara doğru öykü değerlendirmelerinden birinin “tat”la dolayısıyla “lezzetle” ilişkilendirilmesi de dikkat çeken kültürel göstergelerden biri. Her ne kadar klişelerden muzdarip olsak hatta Hüseyin Atlansoy, bunları yakmamızı tavsiye etmiş olsa da, klişelere müracaat etmeksizin olmuyor galiba. Son kertede kitaplarla/dergilerle “dost olmak hepimizin sarıldığı bir klişe” değil mi?

Remzi Şimşek’in hazırladığı “Dergilerde Öyküler” bölümünde, Varlık, Notos Öykü ve Türk Edebiyatı dergilerinden on altı öykü ele alınıp değerlendirilmiş. İçeriğin öykü üzerindeki dayatmalarının sebep olduğu aksamalara değinmesi yararlı olmuş bence. Öykünün nabzını tutmak adına gerekli olduğu hemen herkesçe kabul edilen fakat bir süre sonra terk edilen bu sayfanın sürekliliğinin sağlanması yararlı olacaktır. Bilenler bilir daha evvel, Abdullah Harmancı da bu tarz bir girişim başlatmıştı fakat akim kaldı bu girişim. Bir not mukabilinde şunları söylemeden geçmeyelim: Varlık dergisi örneğinde görüldüğü üzere dergiler değerlendirilirken mutlaka derginin hangi sayısı olduğu kaydedilmelidir. Ay ve tarihle yetinilmemelidir. Belki öyküler değerlendirilirken, öykü adı hariç neredeyse aynı künyeyi yazmaktansa dergi adını başlık olarak düşünmenin işlevsel olduğu ileri sürülebilir. Nüfuz edilemeyen öyküler yerine, başka dergilerde yayımlanan öykülere yer verilmesi daha yararlı olabilirdi.

Abartı ile Görmezden Gelme Arasında: A’mâk-ı Hayal

Post Öykü, görüldüğü kadarıyla “yakın zamana kadar edebi kanonun görmezden gelinen”, “çok anılıp hiç okunmayan, adı bilinip içeriğinden pek de bahsedilmeyen A’mâk-ı Hayal’i” çok önemli buluyor. Ki bunu hem ilk sayısının kapağına taşıyor hem de kitapla ilgili metinlerin sonraki sayılarda da devam ettirerek “görmezden gelinen bu eseri” merkeze taşımaya çalışacağını ilgililere duyuruyor. Belki derginin gelecek sayılarında yayımlanacak yazıları okuduktan sonra birtakım kanaatler değişikliğe uğrayacaktır fakat bunun eser özelinde köklü bir bakış farkı meydana getireceğini sanmıyorum. Doğrusu bu eserin tarihsel açıdan bir önemi var şüphesiz, fakat “yerli edebiyatı” kuracak ölçüde merkezî bir kıymetinin olduğundan o kadar emin değilim. Abartmayla görmezden gelmenin ortalamasını bularak “gelenek manipülasyonundan” kaçınmak zorunda olduğumuzdansa eminim. Elbette birtakım eserleri ve isimleri anlamaya çalışmak zorundayız ancak Attila İlhan, Cemil Meriç vb. kültürel tahterevallisini yeniden gündeme getirmenin de pek yararlı olacağını sanmıyorum. Umarım bu kanaatlerim “homurtulu bir öfkeye” sebep olmaz. Sonuç ne olursa olsun belli ki, bu esere ve yazarına 2015’in ilk dört ayında Post Öykü vasıtasıyla tekrar döneceğiz.

Elbette herhangi bir eserin nasıl ve neden okunduğu başlı başına önemli bir konu. A’mâk-ı Hayal’in eleştirilen 1998 tarihli Kaknüs Yayınevi baskısını Denizli Hicret Kitabevi’nden alıp okumuştum. Ancak belki anlayamadığımdan belki de anlayışıma “yabancı” geldiğinden çok önemli bir yeri olmadı okuma serüvenimde. (Ki bahsettiğim yıllar aynı zamanda Arap göç edebiyatının da Türkçede keşfedildiği kültürel dönüşüm zamanlarına denk düşer. Eserin bahsettiğim zeitgeist dikkate alınarak irdelenmesinin mühim sonuçlara ulaştıracağı kanaatindeyim) Eskilere kabalık etmek değil niyetim kesinlikle, sadece taze kana, beslenecek yeni kaynaklara ve ilhamlara duyulan ihtiyacın bir eserin tekilliğine havale edilmesine mesafeli yaklaşmaktan yanayım. Başkaları üzerinde ciddi bir etki oluşturmuş olabilir mi, diye merak ettim. Sonrasında Okuma Hikâyeleri kitabını yeniden bu gözle okudum deyim yerindeyse. Başka birkaç kitaba da ulaştım, onlarda da böylesi bir etkiye rastlamadım. Gelecekte böyle bir okuma hattının oluşup oluşamayacağını ise şimdiden kestiremeyiz.

Filibeli Ahmet Hilmi’nin eseriyle ilgili; N. Ahmet Özalp ile yapılmış bir söyleşi bulunuyor. Eserle ilgili can alıcı tespitlerde bulunan Özalp, söyleşinin bir yerinde söyledikleriyle çelişkiye düşüyor gibi geldi bana. Kitabın yayın sürecindeki talihsizliğe temas ederken, ilkin Hikmet dergisinin ekinde fasiküller halinde basılarak okura ulaştırıldığını ifade eder. Bu fasiküllerin ciltlenmesiyle ayrıca kitap olarak 1910 yılında neşredildiğini ve bu baskının “son derece özenli, olabildiğince tashihsiz olduğunu” söyler. İlerleyen sayfalarda Ali Yıldız tarafından hazırlanan ve Kaknüs Yayınevinden çıkan özel baskılı A’mâk-ı Hayâl çalışması gündeme gelince şöyle der:

“Ali Yıldız’ın çalışmasından sonra Hikmet gazetesinin ilgili sayılarını inceleyerek, söylediklerinin tümüyle doğru olduğunu saptadık. Gerçekten de yayıncı ikinci kitaptan üç bölümü kitaba alma gereği duymamış, iki bölümü kısaltarak birleştirmiş, bir bölümün sonundan da birkaç paragrafı gereksiz görerek çıkarmış. Bir yayıncının böyle bir işe cüret edebilmesi akıl ve havsalaya sığabilecek bir olay değil. Ama adam cüret etmiş ve yapacağını yapmış.”

Ayrıca Özalp’in A’mâk-ı Hayal’le ilgili yeni bir yazıdan ziyade 1998 tarihli bir yazısıyla dergiye katkı sunmuş olması da ilk sayısı yayımlanan bir dergi için derginin ilk öyküsüne gönderme yaparak söylersek “hasarlı” bir tercih olarak görülebilir. Necip Tosun’un “Rüya Hikâyeleri: A’mâk-ı Hayal” başlıklı incelemesinin “arşivlik” olduğundan pek emin olamasam da, eserin değişik boyutlarını göz önüne getirmeye çalıştığını söyleyebilirim. Tosun, bu çerçevede epey yazı yazdı, bu tür eserlerin tanınmadığını, bilinmediğini ifade ederek. Onun yazılarından anladığım şu: Doğu hikâyeleri, hep hikmet terimi çerçevesinde tarihsel olarak saygıyla anılıyor fakat orada bugünkü öyküye yol açacak derinlik farklı hayatlar pek gündeme gelmiyor. Ayrıca Necip Tosun’un öykü eleştiri ve incelemelerinden sonra, bu kulvarın ikinci şeridi olarak “Doğu” anlatılarına dönmüş olması edebiyat dünyasındaki arayışlar açısından da dikkat çekici bir serüven. Daha önce etkilenilen ancak artık pek işe yaramayan kaynaklardan vazgeçilebileceği ve bunlarla çatışıp alternatif yollar açmaya ilişkin bir dürtü var yazarlar arasında son bir iki yıldır. Artık öyküyle meşgul olanlar modern anlatılardan sonra “asıl kaynaklara” müracaat etme gereği duyuyorlar. Belki bu izler ileride Malik Bin Nebi’nin bahsettiği çerçevede bir kültürel yenilenmeyi sağlayacak yolu oluşturacaktır. Kitap yalnızca rüyaların ve anıların gelişigüzel derlemesi değil şüphesiz. Aynı zamanda insanların kendilerini aşma yolları da. Bu yüzden A’mâk-ı Hayal okumalarının sınırlarını genişletmesi, açması için bir monografiye de ihtiyacımız var aslında.

Kendi adıma konuşmam gerekirse, umarım Post Öykü’nün ilk sayısı etrafında yazdıklarım dergi yazarları ve okurlarınca “sersemlik virüsü” olarak değerlendirilmez.

 

 

Güncelleme Tarihi: 10 Kasım 2014, 00:16
banner53
YORUM EKLE

banner39