banner39

Rûm Suresine yönelen zihinler

Sezai Karakoç, 1967-1968 yıllarında yazdığı günlük yazılarının kitaplaştırıldığı Sütun I kitabında bu sureye değinir. Kitabın son yazısı olan “Sure-i Rum Işığında” başlıklı yazı nedense pek dikkate alınmış( hiç dememek için) bir yazı değildir. Ali Şeriati ise Hüseyniye-i İrşad’da verdiği derslerden bir kısmını içeren İki Sure İki Yorum kitabının ilk kısmında bu sureyi enine boyuna işler.

Kültür Sanat 22.07.2014, 12:31 22.07.2014, 12:41
Rûm Suresine yönelen zihinler

Asım Öz/Dünya Bülteni/Kültür Servisi

Türkiye’de, 1960 sonrasında İslâmcılığın fikrî ve siyasî açıdan bir fark olarak öne çıkışında Rum suresi çerçevesinde yapılan yorumların kayda değer bir yeri vardır. Bahsettiğimiz yıllarda dünyayı tepeden aşağıya değiştirme imkânının var olduğuna inanılırdı. İnsanlar için daha uygun bir dünyanın kapısının, özgüvenli bir fark siyasetiyle aralanabileceği kabul görmekteydi. Haliyle umut, cesaret ve azme vurgu yapan entelektüeller insan deneyimlerini ciddi ölçüde tesir altına alabiliyordu. Bu süreçte, Müslümanların inanç, hayat tarzı ve dünya görüşü bakımından birbirinin hasmı olan ideolojilere muhtaç olmadığı bilhassa vurgulanırdı. Daha açık seçik ifade edersek, bu farkın belirgin kılınması noktasında karşımıza çıkan surelerden biri Rum suresiydi.

Bu sureyle, her ne pahasına olursa olsun Müslümanların kendilerinin homosferi dışındaki dünyayı objektif bir şekilde değerlendirmelerinin elzem olduğunu düşündürmek amaçlanmaktaydı. İslâm âlemine başka bir yol ve birtakım çözüm önerileri sunma sürecinde karşılaşılan sorunlara temas edilirken, birbirinden farklı siyasî ve sosyal süreçlerde de ortaklıkların bulunması arayış çabalarının kesiştiği noktaları da görünür kılar. Sanırım bir rastlantı değil bu. Dolayısıyla dönemin iki kutuplu siyasî ortamından farklı bir yol arayışı dikkate alınmaksızın Rum suresinin fark edilmesinin altında yatan sebebi tam ve doğru bir şekilde kavramak mümkün olmayacaktır.

Modern dönemde kaleme alınan pek çok tefsirde, Rum suresinin özünün ve beyanının ne olduğu açıklanırken, bu boyut ister istemez belirginleşir. Gerçekten de, surenin mesajının düğümlendiği noktayı aydınlatacak mahiyette pek çok örnek bulunabilir. Bahsettiğim yaklaşımı metinler düzleminde ele almak istediğimizde, bir müfessir yahut klasik tanımla “âlim” kategorisinde yer almayan Sezai Karakoç ve Ali Şeriati isimleri ile karşılaşılır. Sorumluluk taşıyan, bir yol arayışında olan her iki isim, bu sureyi bir ders ve ibret suresi şeklinde ortaya koymak suretiyle, yaşadıkları zamanı İlâhi Hitab çerçevesinde anlamlandırma gayreti içinde olmuşlardır.

“Sure-i Rum Işığında”

Sezai Karakoç, 1960 sonrasında, şiirleri, görüşleri, yazıları ve denemeleri yanında yaşam tarzından etkilenilen bir sanatçıdır. Bunu yadsımak mümkün değildir. Onu çeşitli yönleri olan bir sanatçı olarak da değerlendirebiliriz. Bana kalırsa, yazmış olduğu pek çok yazı arasında bahsettiğimiz sure özelinde kaleme aldığı yazının farklı bir yeri vardır. Karakoç, 1967-1968 yıllarında yazdığı günlük yazılarının kitaplaştırıldığı Sütun I kitabında Rum suresine değinir. Kitabın son yazısı olan “Sure-i Rum Işığında” başlıklı yazı nedense pek dikkate alınmış( hiç dememek için) bir yazı değildir. 1970’li yılların sonundan itibaren kitapları Türkçeye tercüme edilen Ali Şeriati ise Hüseyniye-i İrşad’da verdiği derslerden bir kısmını içeren İki Sure İki Yorum kitabının ilk kısmında bu sureyi enine boyuna işler. Karakoç’un yazısı gerçekten de üzerine konuşulabilecek bir yazı. Bu yargımın iki boyutu var: İlki metnin oldukça erken tarihli olması ikincisi ise sonraki yıllarda özellikle Şeriati’nin kitabı çerçevesinde de olsa bu yazıya hiç atıf yapılmamış olması.

Bu hatırlatmadan sonra her iki yazarın öne çıkardığı boyutlar üzerinde durmayı gerekli görüyorum. Şüphesiz iki yazar da, ana hatlarıyla Kur’an’ın mesajının her daim canlı, diri ve özünü koruduğunu öncelikle belirtmeyi uygun bulurlar. Surenin tamamını değil, surenin giriş kısmında verilen mesajı öne çıkarırlar. Zira surenin mukaddimesi olarak anılması mümkün olan ilk yedi ayeti, belirli ve sınırlı bir zaman zarfında iki dev sistemin savaşında Rumların/Bizansın galip geleceğini haber vermiş ve neticede Rumlar galip gelmişlerdir. Sureyi anlama, açıklama sürecinde bu kısım büyük ölçüde tesirli olmuş ve Müslümanların farklı bir yolla galip olacakları müjdelenmiştir. Ayetlerin nazil olduğu dönemlerde müminler yıllarca müşriklerin baskısı altında kaldıkların için pek çok sıkıntı yaşamışlardır. Surenin vahyedildiği dönemde bir umut ışığı doğmuş, Medinelilerle İkinci Akabe Biatı yapılmıştır. Akabinde Müslümanların Medine’ye göçleri/hicretleri sürecinde Bizans’ın yenilgisi vuku bulmuştur. Bu olay vesilesiyle nazil olan ayetlerde hayatın deveran içinde olduğu, işlerin eninde sonunda Allah’a varacağı, hicret etmek zorunda kalan müminlerin Medine’de dirilecekleri, zalimden hesap soracakları, Bizans’ın da onlar gibi ilerde galip geleceği üzerinde durulmuş olması dikkat çekmektedir.

Hem Karakoç hem Şeriati, Kur’an’ın içinde yaşadıkları dönem için hayat kaynağı olduğuna dikkat çekmişlerdir. Dolayısıyla Rum suresi örneğinden hareketle, siyasî olaylara dair bir ölçü tespit etme gayreti hemen fark edilir. Önce Karakoç’tan bir alıntı yapalım:

“İslâmın doğduğu yıllarda, İran devletiyle Bizans devletinin durumu, bugünkü Rusya-Amerika durumunu andırır. İran doğuyu, Bizans, batıyı temsil ediyordu. Bugün de, Rusyayla Çin bir blok, Amerika ve bütün batı bir bloktur. Müslümanlar o çağda ne onun yolunu, ne öbürünün yolunu benimsemişlerdi. İslâmın yolu açık ve seçik Allah yoluydu. Bugün de, aslında iki blok ta İslâm yoluna aykırı bir yol tutmuşlardır. İranlılar o zaman ateşe tapıyorlardı. Bizanslılar ise, Allahı tanımakla birlikte, ona peygamberini ortak koşuyorlardı. Bugün, din bakımından batının durumu hemen aynıdır, değişmemiştir. Ruslar ve çinliler de, mecusilerin ateşi yerine, birer ihtilâl ateşi olan liderlerini koymuşlardır.”

Şimdi de Şeriati’nin aydınlara sorumluluklarını hatırlatmak için seçmiş olduğu iki sureden ilkini yorumlarken söylediklerini okuyalım:

“Nice az olanların çok olana topluluklara, nice güçsüzlerin güçlülere galebe çaldıklarını gör. Ondan sonra kendine dön, ilahî fıtratına dön. Kendine ümit ve iman hasıl et. Ondan sonra da şuna inan ki; kuduz bir kurda benzeyen doğu ve kuduz bir köpeğe benzeyen batı, onca sömürme deliliğinden savaşmaktan, fetihten, boş mağrurluklardan, kişisel bencilliklerden, faşizmden, halkı yağmalamaktan; kendi içinde, fesat, uyuşturma, boşluk, ayyaşlık, sıkıntı çekme, kendine hıyanet, adam kayırma, iç sömürü ve iç isyanlara meyletmekten başka bir şey elde edememiştir.(…) İşte bu nesilde Müslümanlar, eğer Allah’ı tanır, dünyayı ve zamanı anlar, Allah’ın iradesinin metnine koyduğu büyük ilahi değerleri keşfederse, dünyanın gücüne hakim olacaklardır.”

Tıpkı müminlerin hicret öncesinde umutlanmaları gibi, 1960’lardan itibaren Türkiye’nin yeniden İslâmlaşması sürecindeki tohumlanma sürecini dikkate alır Karakoç. Müslümanların zayıf ve mahkûm oldukları bir durumdan başka bir duruma geçiş sürecinde umutlarını diri tutan surenin mukaddime bölümünden hareketle içinde bulunduğu devri yorumlar. Hakkın her halükârda batıla üstün geleceğine ilişkin hakikatin Bizans ve İran arasındaki savaş üzerinden sunumunu gerçekleştiren Karakoç, Kur’an’ın mucizelerinin sürekli olduğunu dile getirecektir:

“ Mekkeli putatapıcıların sevinçlerinin ne kadar çürük bir temele dayandığını Sûre-i rum ve sûrenin en kısa zamanda gerçekleşen mucizesi isbat etti. İranlılar, Bizansa on yıl geçmeden yenildiler. Sonra İran devletini de, Bizans devletini de İslâm Devleti ortadan kaldırarak zulûmlarına son verdi. Böylece Hakkın sözü yerine geldi.

Kur’an-ı Kerimin hükümleri ve mucizeleri süreklidir. Buna dayanarak denebilir ki, komünizm batının karşısında yenilecektir. Sonra ikisi de silinecektir tarihten. Hakkın hükmüne baş eğen insanlığın olacaktır zafer. Zafer eninde sonunda hakkın olacaktır.”

Yanlış Yolların Meydana Çıkışı

Bilindiği üzere Şeriati’nin metinlerinde ve konuşmalarında aydın sorumluluğu önemli bir rol oynar. Bu esasında 1960 sonrasında karşımıza çıkan özgürlüğün sorumluluğa aktarılması çerçevesinde anlaşılmaya oldukça müsait olan angaje aydın tavrından önemli ölçüde beslenir. Zira o şöyle diyecektir, bu sureyi gündeme alma sürecinde:

“Bu geceki dersimiz bir Kur’an suresidir. Dersimiz sanki şu anda inmiş, günümüz müslümanlarına seslenen ve iniş sebebi dünya müslümanlarının şimdikilerde sahip oldukları durumu gösteren bir sure ile ilgili. Bu, zamanımızın bütün sorumlu aydınlarına çok canlı, hayret verici güçlü bir mesajı olan ‘Rum Suresi”dir. Bu mesaj müslümanlara, dünyanın bu güçlü çatışmaları ve cephelenmeleri arasında, kurtuluş yolunu öğretmeye, onlara bilgi ve özgürlüğü göstermeye çalışan müslüman toplumun sorumlu aydınınadır. Muhatap, böylesi sorumlu ve bilgili müslümandır.”

Batıyı ve doğuyu değerlendirmek ama hiçbirine üstünlük atfetmemek, İlâhî Kelâmın mesajından kaynaklanan bir “umut siyaseti” üretir her iki yazar. Bu Karakoç’un kısa yazısında oldukça net bir biçimde ifade edilir:

“Kalbimizi ancak Kur’an-ı Kerim’e verebiliriz. Ona verirsek nihai zafer bizim olur. Yoksa, iki batıldan birinin öbüründen üstün olduğunu kabul etmek demek, ona tâbi olmak demek değildir. Bu bir değerlendirmedir sadece. Yoksa dünya görüşü seçiminde ne o, ne öbürü alternatifimiz olabilirler. Artık yanlış yollar meydana çıkmıştır. Hak yol da. Hak yol İslâm’dır ve onu seçmek kurtulmak için yeter.”

Şeriati, zamanın yazgısının değişmesi ve belirlenmesi yolunda, şimdiyi belirleyen bir etken olmaya özel önem atfeder. Ardından içine düşülen zelil durumdan kurtulmak için terk edilmesi gerekenler konusunda söyledikleri sabrın, vaadin ve gayretin öne çıkarılmasıdır:

“Zorluklardan sonra, çaresizliklerden, zayıflıklardan, yeislerden, yok olmalardan, hıyanetlerden, karamsarlıklardan, yanlış öğrenmelerden, yanlış düşüncelerden sonra”

Şeriati, Kur’an’ın mesajlarının bir yazarın, bir şairin veya toplumbilimcinin sözleriyle kıyaslanmaması gerektiğini ifade ederek, Kuran’ın bugün de canlı ve pratik olduğuna değinir. Karakoç, 1960’lı yılların sonunda, içinde yaşadığımız coğrafyada kabukta birtakım değişimler meydana gelmiş olsa da, özde herhangi bir değişikliğin olmadığını ileri sürer. Durumun böyle devam etmesi hâlinde ciddi bir değişimden söz etmenin kesinlikle anlamlı olmayacağında ısrarlıdır. Karakoç, surenin daha çok gaybi haber kısmına odaklanarak bugün de farklı bir yerde durmanın gerekli olduğunu vurgular. Şeriati ise geleceği yorumlama ve isabetli çıkarımlar elde sürecinde aydına düşen sorumluluklarını hatırlatır ayetlerden hareketle.

Sözün kısası, her iki yazar içinde yaşadıkları sosyal ve kültürel şartlar içinde, fikrî ve siyasî çerçevenin yeniden şekillendirilmesinin neleri gerekli kıldığına dikkat çekmişlerdir. Bu yolda karşılaşılması muhtemel zorlukların aşılması için farka vurgu yaparak umudu ayakta tutmayı öncelemiştir. Zira başka bir grubun dışında kalmayı seçmeden ya da başka bir gruptan ayrılmaksızın bir gruba dâhil olunamaz. Esasında her aidiyet ilanı bazı başkalarını kesin surette dışarıda bırakmayı gerekli kılar. Geçmişteki yoğunluklarını yitiren bağlılıkların hatırlanması, bir boyutuyla avantaj olarak biçimlenen hatta takdir edilen kültürel melezliğin belirtilerini aşmayı da mümkün kılabilecektir.

Şüphesiz surenin anlamının ve konusunun daha iyi aydınlanması için iki metni birlikte okumakta yarar var. Diyeceğim, belki bu iki metni, siyer eşliğinde kısa bir Kur’an yorumu olan Muhammed Âbid el-Câbiri’nin Fehmü’l Kur’an’ında yer alan Rum suresini okuduktan sonra dönemleri dikkate alarak anlamlandırmak daha doğru olabilir. Tekrar ifade edelim ki, insan kendini gelecek kadar geçmişle de tanımlar.

banner53
Yorumlar (0)
15
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?