banner15

Said Nursi ve seküler gündem/ler

Ian Markham; Said Nursî’nin görüşlerini ve yaklaşımını, Richard Neuhaus gibi muhafazakâr, “bütün dinler eşit şekilde insanı kurtuluşa eriştirme potansiyeline sahiptir” diyen John Hick gibi liberal, Bertrand Russell gibi ateist, “küreselleşmeyi destekleyen ekonomik dinamiğe postmodern Marksist bir cevap sunan” Hardt ve Negri gibi Marksist düşünürlerin yaklaşımlarıyla karşılaştırarak ele alıyor.

Said Nursi ve seküler gündem/ler

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Hemen bütün yorumcular dinlerarası diyalogun tarihini 11 Eylül 1893'te Chicago'da açılan Dünya Dinlerarası Parlamentosu ile başlatır. Türkiye'de doksanlı yıllardan itibaren konuşulmaya başlanan bu mesele küresel olarak İslam dünyasını da içerecek biçimde 11 Eylül  2001 sonrasında konuşulmaya başlandı desek yerinde olur. Said Nursî ile köklerine bağlı Anglikan bir Hıristiyan olarak konuşan Ian Markham'ın, Nursî'nin fikirleriyle tanışması da bu sürecin sonunda olmuş. 2002 sonrasında Said Nursi'nin hayatını ve düşüncelerini inceleyen Markham, Bediüzzaman'dan Neler Öğrendim? adını taşıyan çalışmasında  Nursî'de,  hem modernitenin meydan okumalarını, hem de bu meydan okumalara karşı verilen güçlü cevapları bulduğunu ifade ediyor. Modernitenin  en iyi yönlerine sahip çıkmaya çalışan Anglikanlıktan kaynaklanan bu bakışın beslediği Nur hareketi övgüsü çalışmanın  dikkate değer temalarından biridir. Dolayısıyla onun çalışmasında da Şükran Vahide'nin çalışması başta olmak üzere hemen bütün Batılı Said Nursî çalışmalarında gördüğümüz bir abartı göze çarpar.  Zaten bu kitabın da dayanak edindiği Said Nursî biyografisi temelde Vahide'nin çalışmasına dayanmaktadır.

Bu arka plan Markham'ın çalışmasının gerçekliğin fark edilmesi ve anlaşılması  sürecine herhangi bir katkı sunmadığı anlamına gelmez. Modern dinlerarası diyalog endüstrisinin kabullerinin kökünden hatalı olduğunu iddia eden kitapta yer alan  şu  ayrıntı bile çok önemli bir katkı olarak okunabilir: Müslümanlarla Hıristiyanların tarihini karşılaştırdığında; Suriye'de ve Mısır'daki önemli sayıdaki Hıristiyan toplulukların İslami idare altında yaşayabildiklerini ama Hıristiyan idaresi altında yaşamını sürdürmüş hatırı sayılır bir Müslüman topluluğu olmadığını İspanya örneği üzerinden değerlendirir.

AHLAKI TEMELLENDİRME SORUNU

Markham;  Said Nursî'nin görüşlerini ve yaklaşımını,  Richard Neuhaus gibi muhafazakâr,  "bütün dinler eşit şekilde insanı kurtuluşa eriştirme potansiyeline sahiptir" diyen  John Hick gibi liberal, Bertrand Russell gibi ateist,  "küreselleşmeyi destekleyen ekonomik dinamiğe postmodern Marksist bir cevap sunan" Hardt ve Negri gibi Marksist düşünürlerin yaklaşımlarıyla karşılaştırarak, onun modern, dahası postmodern bir dünyanın soru ve sorunlarına bir mümin olarak sunduğu cevapları ve çözümleri irdeliyor. Bu irdeleme ve karşılaştırmaların hepsinin eşit düzeyde başarılı olmadığını da belirtilmelidir. Ahlak ve  dini çoğulculuk meselelerinde görülen derinlik diğer meselelerde görülmemektedir.

Çalışmanın ilk kısmı Aydınlanma ile birlikte ortaya çıkan ve bir çok  Avrupa ülkesinde ve ABD'de toplum üzerinde önemli bir rol oynayan ahlaki ayrımlar manzumesi ortaya çıkaran felsefi gelenekleri başarılı biçimde tasvir ediyor. Aydınlanma projesinin ortaya koyduğu seküler ahlakın imkânı tartışması üç geleneği oluşturur: İlk gelenek dini geleneğin yerine alternatif ahlaki temeller aramaya çalışır. David Hume tutkuları, İmanuel Kant ve Soren Kierkegard ise ölçütsüz temel tercih düşüncesini ortaya atmıştır. Ahlakın dine ihtiyacı olmadığı düşüncesini besleyen bu düşünürler ahlakın tartışılma biçimini derinden etkilemişlerdir. İkinci gelenek bu gelenekten tümüyle bağımsız olmayan ahlaki olanı bilmenin bir yolu olmadığını bundan dolayı liberal geleneğin epistemolojik agnostisizm veya metafizik belirsizlik olması gerektiğini iddia eder. John Stuart Mill'de bunu bulmak mümkündür.  Mesela Mill, "Artık dini hakikatlerimizden emin olmadığımız için, başkalarına görüşlerimizi dayatmak saçmadır" diyecektir.

Üçüncü gelenek ise kamusal ve özel alanlar arasında yapılmış olan ayrıma dayanır.John Locke bunun en  hararetli savunucusu olarak karşımıza çıkar.Grupların kamusal politikayı etkilememek kaydıyla hoşgörülebileceğini belirten Locke kamusal alanı nötr olarak gördüğünden kamusal alanda belirli bir inancın dışavurumlarına izin verilmemesi  kanaatindedir.  Aydınlanma geleneği sorgulanmaya başlandığında ahlaki söylemin ancak dinin anlamlı olduğu yerde ortaya çıkabileceği vurgusu öne çıktı ve ahlaka seküler bir temel bulma düşüncesi neredeyse bütünüyle yadsındı.  Seküler  temellendirme çabalarını silkeleyen Alasdair MacIntyre  Batının bugün içinde bulunduğu durumdan yani nihilizmden   kurulması için Aristo'yu yeniden keşfetmesi gerektiğini belirtir mesela: "Aristo'yu  yeniden keşfetmek ahlâki söylemi anlamlı kılan mantıklı bir çerçevede ahlâka dair iddialarımızı yerleştirme kararı olacaktır. Nietzche'yi seçmek ise ahlakilik için seküler çerçevenin başarısız olduğunun ve bundan dolayı da ahlaki terminolojinin-geleneksel olarak anlaşıldığı üzere- artık üzerimizde bağlayıcı olamayacağının itirafı olacaktır. İşte Batının tercihi budur."

Batı dünyasındaki bu tartışmaların akabinde Said Nursi'nin din ile ahlak arasındaki ilişkiyi nasıl ele aldığı üzerinde duran Markham, Nursi'yi "ne o/ ne bu"dan ziyade "hem/ve" düşünürü olarak kabul eder. Nursi'nin hem çoğulculuğu kabul eden hem de İslam'ın hakikat olduğunu ısrar eden bir yaklaşım içinde olduğunu, bundan dolayı da modernitenin başarılarını överken onun tutarlılığını sorgulamaktan geri durmadığını belirtir.

SİYASALLIK VE DİN İLİŞKİSİ

Said Nursî Risale-i Nur'u yazmaya başladığında genel olarak İslami bir siyasallığın imkanı ortada yoktu. Bundan dolayı sosyal değişimden ziyade bireysel değişime vurgu yapan bir din telakkisi gelişti. Nihai düzlemde mehdici bir anlayışın neticesi olarak vahye dayalı bir sosyal düzenin kurulacağına inanan Said Nursî, bundan önce mevcut durumda demokratik bir devletin dinin serbestçe yaşanmasına izin vermesinin önemli olduğunu düşündüğü için,  çoğunluğu Müslüman olan Türkiye'de demokratik ortamın mevcudiyeti İslam'ın serbestçe yaşanmasına sebep olacağı kanaatindedir.

Tabii bunun öncesinde Ankara'da uğradığı hayal kırıklığı onun mevcut düzene fikri ve güç ekseninde bir muhalefet geliştirmenin imkan dâhilinde olmadığına ikna eder. Fikri muhalefeti "beyhude çene çalmak manasızdır" diyerek yadsıyan Nursî, güç temelli muhalefeti ise "husulü meşkuk bir maksat için binler günaha girmek ihtimali vardır" düşüncesiyle olumsuzlar. Siyasi olanın dışına çıkarak lüzumlu, saf ve hakikatli olarak tavsif ettiği başkalarına iman hakikatlerini anlatmanın önemli olduğunu düşünen Nursî'ye göre  siyaset temelde bir aldatmacadır. Buna ilaveten Meşrutiyet yıllarından itibaren kullanılmaya başlanan dinin siyasete alet edilmesi yahut İslam'ın siyasi maksatlar için kullanılmasından da endişe  etmektedir.  İslam'ın temel hakikatlerinin yozlaştırıcı eğilimlerce siyaset uğruna çarpıtıldığı  Türkiye'nin o günkü şartları içinde Said Nursi'nin, siyaseti olumsuzlamasının anlaşılabilir yanları olmakla birlikte, onun bu düşüncelerinde hareketle, adil bir toplumsal düzenin teşekkülü için gayri Müslimlerle ittifakı savunduğunu çıkarmak - bu düşünce toplumda dini olana itibar etmeyenlere karşı ortaya atılmış bir düşünce olsa bile- aşırı bir yorum olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzün kimi problemlerinden hareketle ortaya konulan bu çıkarımın önermesi şu şekilde özetlenebilir: "Nasıl Hıristiyanlar artık monolitik, yani tekçi bir Hıristiyan toplumu inşa peşinde değiller ise, İslam içindeki Nur hareketi de Müslümanları monolitik bir İslâmi cemiyetin ötesine geçmeye ikna etmeye çalışmaktadırlar. Ancak hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar saldırgan seküler gündeme direnmelidirler. Seküleristlere, monolitik bir seküler toplum inşa etme imkânı verilmemelidir." Çeşitliliğin  seküler monolitiklik karşısında bir imkan olarak olumlanmasın oluşturacağı düşünsel değişimleri hesaba katmayan bu bakışın saldırgan seküler gündeme direnirken  saldırgan olmayan seküler gündem tarafından  yutulmasının  dikkate alınmamakta oluşu meselenin en sorunlu yanını teşkil etmektedir.

Azınlıkların haklarını korumayı hedefleyen bu söylem kamusal alanda herhangi bir dinin düzenleyici olarak yer almasına karşı çıkarak sadece dini sesin bu alanda duyulması üzerinden geliştirdiği uzlaşımsal teoloji din devlet ilişkisi konusunda sekülerlerden farklı düşünmemektedir: "Amerika'ya Hıristiyanlığı dayatmak isteyen  Hıristiyan Amerika Hareketi, bir Müslüman devletinde ısrar eden Müslüman cihatçılar ve mütecaviz seküleristler, tarihin yanlış tarafındadırlar. Din aşırıcılar ile kaybolmayacak veya  saptırılmayacaktır ve hareketlilik ve küreselleşme dünyanın hemen her tarafında manidar sayıda Müslüman ve Hıristiyan'ın beraber yaşaması anlamına gelmiştir.

LİBERAL ÇOĞULCULUĞUN SINIRLARI VE DİN DIŞI MANEVİYATÇILIK

Kendi dil ve kavramları ile küresel gündemin önemli tartışma konularını ele alan Ian Markham, dinlerarası diyalog konusuna da değinir. Markham, bu noktada diyalog sektörü yahut 'diyalog endüstrisi' diye tanımladığı bir zaafın geçerli olduğunu belirterek, Said Nursî'nin bu noktada ortaya koyduğu yaklaşımın içtenliğine dikkat çekiyor ve onun yaklaşımının dinlerarası diyalog için gelecekte gelinmesi gereken adresi gösterdiğini vurguluyor. Amerika'daki diyalog endüstrisi hakkında şunları yazar: "  ABD'nin kayda değer bir diyalog endüstrisi var. Hemen her kasabada, bir dinlerarası diyalog organizasyonu bulunur. Hıristiyan olmayan insan sayısının çok az olduğu kasabalarda bile, bu azınlıkları içine almaya kendini adamış bir organizasyon vardır. Tam olarak kaç grubun bulunduğuna dair veriler elde etmek zor ancak bunların sayısı binlerce olsa gerek."

Dini çeşitlilik meselesini içerden değil dışarıdan bakan yaklaşımların bu meselede taşıdığı zaaflara işaret ederek seküler zihinlerin bu meselede kayda değer bir fikir ortaya koyamayacakları koysalar bile bunu yaygınlaşmasının imkân dâhilinde görmeyen Markham, Hıristiyanlık sonrası Avrupa'sının mevcut halini de gözler önüne serer. Yani popüler düzeyde   New York Times okuru olmak, liberallik ama aynı zamanda dindar olanları kendi hakikatine döndürmek isteyen dünya görüşünden habersiz olan bir liberallik, dindar bir hakikate teslim olmaktansa kültürel dindarlık ve üst sınıftan olma durumudur bu hal.

Dini geleneklerin liberal bağlıları olmayı ve hakikat iddiasında bulunmamayı dolayısıyla hak din olduğunu düşünmeden bir dine bağlanmayı salık veren John Hick'le Said Nursî'yi karşılaştıran yazar şunu ifade eder: "Hick'in aksine, Said Nursî kendi geleneğine yönelik güçlü bir bağlılıkla söze başlıyor. Nursi, İslam'ın hakikat olduğuna inanıyor.O sadece kendisi için değil bütün alem için doğrudur.Said Nursî'nin ciltler tutan eserlerinin hiçbir yerinde Allah'a dair birçok hakikat,in bulunduğuna ve Kuran'ın öylesine bir hakikat olduğuna dair bir ima bile yoktur. Risale-i Nur'da bir postmodern kültürel relativizm yoktur. Nursî Kuran'ı anlamanın farklı yolları olduğunu kabul etse de,bazı yorumlamalar daha göreceli olabilse de, metnin statüsü korunmaktadır"

Küresel ölçekte dinler arasında diyalogu başlatmak ve devam ettirmek için gelenek temelli; çeşitliliğe, müzakereye ve hoşgörüye adanmış bir sürecin yarı imansızlıkla başlayamayacağını, aksine dini geleneklerin esasları üzerinde temellenmek zorunda olduğunu vurgulayan Markham şöyle devam eder: "Bizim, hoşgörüye adanmamız için, her bir gelenekteki itikadına sıkı sıkıya bağlı müminlere ihtiyacımız var. Hick'in yaklaşımı ancak, zaten liberal olan ve geleneklerden yarı yarıya ayrılmış bulunanları cezb edebilecektir. Said Nursî'nin yaklaşımları daha çok ümit vaat ediyor."

Said Nursî'nin köklerine bağlılığına hayranlık duyan yazarın liberal hakikat iddialarının   nazik dayatmacılığının ütopik dilinin bütün iyimserliğine karşın bir dini hak olarak kabul edenlerin yanında konumlanmayı göze alması oldukça önemli. Hakikatleri/ hakikat iddialarını doğruluk sırasına koymayan veya birbirinden farklı görmeyen dolayısıyla bütününü eşit gören çoğulculuğun dinden uzaklaşmaları beraberinde getirdiğinin altını çizen Markham, dinlerdeki gerçek savaşın dışlayıcılar yani bir dünya görüşüne mensubiyetin nihai kurtuluş olduğunu savunanlarla kapsayıcılar yani bir dünya görüşünün hakikate alternatiflerinden daha yakın olduğu ama diğerlerinin de kısmi hakikatlere sahip olduğunu düşünenler arasında olduğunu düşünür ve Said Nursî'yi kapsayıcılar kategorisine dahil eder.

Çeşitliliği İslami perspektif içinden anlamlandıran Said Nursî'nin Hıristiyanlar ve Ermeniler konusunda söylediklerinin mevcut sosyal ortamdaki yerine değinilmeyip sadece teorik teolojiyle yetinilmesi bu konunun eksik anlatılmasına sebep olmuştur.

Günümüzün seküler toplumlarında yükselen ve muhafazakâr dine göre alternatif olma iddiası taşıyan maneviyatçılığın kodlarını da ortaya koyar. Liberaller  dini genel olarak ataerkilliği ve baskıyı destekleyen bir kurum olarak görmekteler iken; maneviyatı ise aşkın olana dair hayata anlam katan bir tecrübe olarak bakarlar. Kendilerini maneviyatçı ama dindar değil şeklinde tanımlayan Amerikalıların sayısının giderek artığını belirten  yazar din dışı maneviyat arayışlarını sorunlu görmekte bu noktada Said Nursî'nin vahiy temelli maneviyat vurgusunu İsviçreli teolog Karl Barth üzerinden okumaktadır. Barth'a göre modernitenin önünde iki tercih vardır:  Ya vahye güvenecektir ya da kendisini agnostisizme teslim edecektir: "Sonunda Allah'ın mahiyetini bilmek istiyorsak, O'nun insanlığa gönderdiği vahye güvenmeliyiz. Bunun alternatifi, insanın doğruluğundan emin olamayacağımız tahmin etme veya spekülasyon yapma girişimi olur.Bu alternatif ise agnostisizme eşdeğerdir." Barth'dan Nursî'nin  içsel tecrübenin meşru yorumunun Kuran ve ümmetle test edilmesi gerekliliğine geçen Markham, hususi  olan yorumların tehlikesine dikkat çekerek Batılı dünya için bu  düşüncelerin anlamı üzerinde yoğunlaşır: "Nursî bugün Amerika ve Avrupa'da çok konuşulan haliyle maneviyatın önüne önemli bir meydan okuma ile çıkar. Nursî maneviyatı dinden kurtarmak isteyenlere muhalefet eder. Bunun yerine Nursî, hangi tecrübelere tam olarak güvenilebileceğini ancak bir gelenek içinde kalarak bilebileceğimizi savunur. Allah'a dair tecrübelerimizin bir yere bağlı ve temelli olma lüzumu Nursî'nin meydan okumasının özünü oluşturur.

Bunun yüzleşmemizi gereken bir meydan okuma olduğu fikrindeyim. Maneviyat bir yurt ister. Tecrübelerin yorumunun araştırılabileceği bir ümmete ihtiyaç duyar; tecrübelerimizin gerçekten Allah'tan geldiğinden emin olduğumuz bir vahye ihtiyacı vardır."

DİYALOGUN EMPERYALİZMİ

Diyaloga ilişkin tefekkürünü liberaller ve muhafazakârlara sınırlamamaya özen gösteren yazar diyalog için Said  Nursî'nin eserine dönmenin kaçınılmaz olduğunu vurgular.  Çağdaş pek çok çoğulcu teologu darıltacak şu tespitleri yapar: Çoğulcu teoloji tıpkı  McDonalds'ın hamburgeri gibidir. Nasıl mevcut McDonalds her yerde farklı kültürlerin yemek pişirmeye ilişkin özgün yaklaşımlarını zayıflatıyorsa, dinlerin çoğulcu teolojisi de   aynı şekilde dini manzaranın ayırıcı niteliklerini baltalamaktadır.  Diyalog arenasının genel olarak orta sınıf Aydınlanma düşüncesinin baskın anlatısıyla biçimlenmesi, Batılı   relativizmden beslenen çoğulcu hipotezin emperyalist taleplerinin olduğu şeklindeki kanaatleri güçlendirmektedir. Bu arka plandan hareket eden diyalog endüstrisine göre  "hakikat ulaşılamazdır", "hakikat olarak kabul edilen hususlar esrarlı şeylerdir" ve "dine sıkı bağlananlar mutlak hakikatin kendilerinde olduğuna inanırlar."  Bir Amerikan mamulü olan diyalog nihayetinde küresel kapitalizmin önemli bir unsurudur. Bundan dolayı dünyanın her yerinde dine aynı muamelede bulunmak ister. Sömürgecilik döneminde eşitsizlik ve adaletsizlikleri daha da destekleyen ideolojik eşitlikçilikte göze çarpan durum diyalog siyasetinde de göze çarpar.

Dinlerarası diyalog sürecinde yeni bir modele duyulan ihtiyaca vurgu yapan Markham kitabının ikinci bölümünde esas olarak bu konuya yoğunlaşıyor. Mevcut diyalog anlayışlarını cesaretle sorgulayan yazarın bu konudaki yaklaşımlarından özellikle liberal agnostikliğe ilişkin olanlarının bugünün küresel gündemini anlamak bakımından yararlı olduğunu düşünüyorum.

Sayısız dinlerarası diyalog toplantısına katılan ve buradaki demokrat, New York Times okuru liberal çoğunluktan rahatsız olan Ian Markham,  Said Nursi'yi John Hick'n relativizmi ve epistemolojik agnostizmi karşısına yerleştiren bu bakıştan hareketle,  her dini geleneğe hak olduğunu yadsımadan, başkalarıyla konuşabilen bir Said Nursî lazım denilebilecek bir yaklaşımı savunur. Esaslı bir kültürel zeminin inşa edilmeden sürdürülen dinlerarası diyalog endüstrisinin çıkmazda olduğunu görmesi bunun başlıca sebebi.

Çoğulculukla çelişen her farklı itikadın reddini mesela; Müslümanların Kuranı Allah'ın nihai ve kesin vahyi olduğunu düşünmelerinin yanlış olduğunu savunan John Hick'in tezlerinin geniş bir biçimde müzakeresinin yapılmış olması kitabın önemsediğim en önemli boyutu. Hick'in dünyanın bütün mühim dinlerinin eşit biçimde selamete götürücü olduğunu düşünerek müteal olanın tarifine cüret etmesi de onun bir çelişkisi olarak görülür. Hem sahihlik iddiasını yanlışlayan hem de her şeyi sahih gören bir anlayıştır bu. Gerçeğin kişisel mi kişi dışı mı olduğu hususunda da herhangi bir çıkarım elde edemeyiz Hick'ten. Bundan dolayı Allah'ın iyi mi, kötü mü olduğunu bilmekten bile mahrumuzdur. Herkesi ahlaki düzlemde agnostikleştiren modaya uygun diyalog trendlerinin öne çıkan ismi olarak Hick'i eleştiren Markham, Müslümanlardan gelecek çağdaş tehditlere diyaloga açık bir Türk İslam'ı olarak   Nur hareketinin engel olacağını düşünmektedir.

Hemen her zaman biraz tehlikeli ve belirsiz bir iş olan, göreve has bir  koalisyon öneriyor en nihayetinde Ian Markham. Yani siz, spesifik bir görevin bir araya getirdiği kişiler ve organizasyonlar ile birlikte oluyorsunuz ama onlar diğer bir çok noktada sizin gibi düşünmüyorlar. Çok övülen iletişim çağında neredeyse bütünüyle duyulmaz, görülmez hale gelen biçimlendirme siyasetleri için son söz kitaptan olsun: "Tuhaf bir dünyada yaşıyoruz."

Ian Markham, Bediüzzaman'dan Neler Öğrendim?,Çeviren:Muhammed Şeviker, Etkileşim Yayınları, 2011, 240 sayfa.

Güncelleme Tarihi: 31 Ağustos 2011, 18:20
YORUM EKLE
YORUMLAR
Cemil
Cemil - 8 yıl Önce

Kitabın adını çevirirken çarpıtmışlar... Diyalogcu bir kitap..

banner39

banner36

banner37

banner35