Semavi Eyice'ye göre Turgut Cansever

Turgut Cansever’le Galatasaray Lisesi’nden tanışıklığı olan Sevami Eyice, İstanbul’un Yaşayan Efsanesi(2014) adlı nehir söyleşide Cansever ve ailesi hakkında kimi zaman ilginç kimi zaman da gerçekliği kuşkulu aktarımlarda bulunur

Semavi Eyice'ye göre Turgut Cansever

Asım Öz | Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Geçmişe gönderme yapan her anlatım bir şekilde başka tartışmaları da beraberinde getirir. Hatırlama hakkının yansıması olan hatıralarla görece nesnel bir zeminde ikamet etmeyi arzulayan tarih arasında her zaman kolay bir anlaşmanın sağlanamayışı bundandır. Bu gerilim elan yayımlanan nehir söyleşilerde de kendini gösterir. Bu hususu iki yıl evvel yayımlanan harmanlaması zayıf bir kitaptaki malzemeleri okuyarak gözler önüne sermek mümkün.

Türkiye’de Bizans sanat tarihinin önde gelen ismi Semavi Eyice’nin hayatı İstanbul’un Yaşayan Efsanesi (2014) adıyla kitaplaştı. Gazeteci Selim Efe Erdem’in hazırladığı nehir söyleşi, Eyice’nin hayatı üzerinden Türkiye’nin akademik, siyasi ve toplumsal yakın tarihi yanında İstanbul’da yaşanan değişim hakkında da önemli tespitler sunuyor. Gelgelelim Turgut Cansever ile Hasan Ferit Cansever’i bazen birbiriyle karıştırıyor bazen de Turgut Cansever’in Galatasaray Lisesi ve Güzel Sanatlar Akademisi yıllarından bahsederken nerede durması gerektiğini bilemeyişin sıkıntıları göz ardı edilemez. Okuyanlar ne düşündü bilemiyorum ama efsane addolunan İstanbul beyefendisine yakıştırılması mümkün olmayan bir savrukluk var. Üstelik kitap üzerine bir şeyler yazanların hiçbiri anlatılanların bu yönüne eğilmemiş, herhalde kitaplar konusunda hayli malumatı bulunan müelliften zılgıt yiyeceklerinden çekindiler. Eminim Eyice’nin ve Cansever’in biyografisini yazacaklar için epey kafa karıştıracaktır bu kitapta anlatılanlar.

Turgut Cansever’le Galatasaray Lisesi’nden tanışıklığı olan Eyice, Cansever hakkında kimi zaman ilginç kimi zaman da gerçekliği kuşkulu aktarımlarda bulunur. Önce lise yıllarında arkadaşlarıyla memleket meselelerini konuşup konuşmadıkları çerçevesinde sorulan bir soruya verdiği cevabı okuyalım:

“Vallahi her şey [i] konuşurduk. Beraber Beyoğlu’na sinema giderdik. Ama Metin[Toker] pek girmezdi bu konuşmalara. Turgut Cansever tanıştığımızda Cumhuriyet’e çok muhalifti. Bazen münakaşa olurdu o yüzden, Atatürk’ün cenazesinde bile… Bizi sıra halinde Atatürk’ün cenazesine götürdüler. Altı tane meşale yanıyordu tabutunun iki yanında üç bir tarafta, üç diğer tarafta. Başında nöbet tutanlar kılıçları çekmiş, heykel gibi selam duruyor. O kristal avizelerin altındaki bu merasim, insana muazzam tesir eden bir şeydi. ‘Nasıl buldun Turgut kardeşim?’ diye sordum. ‘Nedir o ya, meşalelere gözüm takıldı. Müslümanlıkla ne ilgisi var bunların!’ diye yanıt verdi. Böyle konuşurdu.”

ABARTILI VE ÖLÇÜSÜZ ANLATIMLAR

Başka bir yerde Turgut Cansever’in garip inatçılıklarından hatta kendisinin Cumhuriyetçi, onun ise padişahçı oluşundan bahsederek “anılarına” yaslanmayı sürdürecektir. Nelerin yaralandığını dikkate almaksızın aynı damarı kalınlaştırarak çerçevelemeye çalışır:

“Raşid Bey, eski İttihat ve Terakkili olarak ‘Beş on kuruş para alsın’ diye tarih öğretmeni yapılmıştı. Bir gün imtihan yapıyor. Karadeniz’in kıyısındaki Orta Asya Türk Devleti Altınordu’nun tarihini soruyor ama ‘Cevabınız on satırı geçmeyecek’ diyor. ‘Şimdi Altınordu Devleti şu tarihte şurada kurulmuştur, sonra dörde bölünmüştür’ diyerek her birini de adıyla yazınca beş satır gitti. ‘Onlardan biri de İslamiyet’i kabul etmiştir’ deyip adı ve yöneticilerini de yazınca oldu mu sana 10 satır. Tabii biz hocanın isteğine uyduk. 10 satır yazdık. Ve tam puan aldım. Turgut, sen sayfalar dolusu tarih notu yaz! Sınav sonucu açıklandı: Turgut iki! Avaz avaz bağırıyor, ‘Hakkınız yok efendim…’ Hoca ‘Ben 10 satır demiştim, sen beş sayfa yazmışsın. 10 satırdaki bilgilere not verdim’ diyor ama Turgut yine ‘Ama efendim benim kâğıdım şöyleydi, böyleydi’ diye açıklama yapmaya çalışıyor.

Bir defa her genç gibi hepimiz kızlardan hoşlanırdık. O devirde şimdiki gibi değildi. Danslı toplantılar pek yapılmazdı. ‘Efendim, o ne iştir. Bir oğlan ile bir kız birbirine sarılacak, ortada oynayacak! Böyle şey olur mu?’ dedi Turgut. Buna fetva vermiyordu o devirde.

(…)

Biraz tartışıyorduk tabii. Sürtüşme oluyordu. Epey münakaşalarımız oldu ortaokulda, o sıralarda Turgut’un babası da İttihat ve Terakkici gruplaydı. Fakat kendisi hem milliyetçi hem de padişahçıydı. Pek fikrim yoktu, herhangi bir şey düşünemiyordum ama ben Cumhuriyetçiydim. Bir yandan da 700 senelik bir devletin kuvvetini, hayatını da sezmiş, önem veriyordum. Fakat biraz şaşkınlık içerisindeydim. ‘Tu kaka’ diye saltanatın aleyhinde atılıp tutuluyor ya, bir aralık o tutuma karşı biraz buruktu içim. Turgut II. Dünya Harbi başlayınca müthiş İngiliz dostu olmuştu.”

Anlatılanları yerli yerine koyabilmek için ilave bilgilere muhtaç olduğumuz kesin. Fikir verme adına şunları belirtme gereği duyuyorum: Semavi Eyice, İngiliz dostluğu konusunda da Turgut Cansever’le babası Hasan Ferit Cansever’in Tekliflerim kitabında sunduklarını karıştırıyor bana kalırsa. Zira Hasan Ferit Bey, Tekliflerim’de komünizm yanında faşizme de şiddetle karşı çıkar. Bilakis ferdi gelişme açısından Batı medeniyetini ve Anglo-Sakson sistemini örnek almayı teklif eder. Kaldı ki o yıllarda bu teklifin CHP ve Türk Ocakları’ndaki uzantılarını rahatsız ettiği bilinir.[1] Kendisini Cumhuriyetçi konuma yerleştiren Eyice’nin herhalde başka hesapları da var ki bunlardan bahsetmeyi deniyor. Ardından devam eder Cansever ve ailesini anlatmaya:

“Birbirimizin evine gittiğimiz oluyordu. Mesela evlerine ilk radyoyu alanlardan biri Turgut’un ailesiydi. 1934 yılında çok az evde radyo vardı. ‘Naber, nasılsın?’ diye sorduğumda ‘Efendim biz radyodan tekke müziği dinliyoruz’ diyordu. Bizim evde yoktu. Ağabeyim, 1946 yılında Almanya’dan getirdi bir radyo. Turgut çok çalışkandı. Hepimizden ileri bir çalışkanlığı vardı. Benden iki yaş büyüktü. Bir hastalık geçirmiş bir müddet okula gitmemiş, evde yatmış ve sene kaybetmişti. Liseden sonrasında da birdenbire hükümetle arası bozuk olan İttihat Terakki döküntüsü Hüseyin Cahit Yalçın’ın taraftarı oldu. Sonra Alpaslan Türkeş’le birlikte hapse girmişler. Silahla Kur’ân üzerine yemin etmişler. Zeki Velidî de şefleri. Mimar Sinan Üniversitesi’nde asistan oldu hapisten çıktıktan sonra. Babası işini kaybetti. Beyazıt Karakolu’nun yanındaki konakta otururlardı. Alt katta babasının röntgen muayenesi, hasta bakıcıları vardı, üst katı lojman olarak kullanıyorlardı. Biz de bir gün Turgut’un evine gitmiştik. Kapıda babası Hasan Ferit Cansever ile karşılaştık, selamlaştık. O sırada Türkçü bir dergi çıkaran babası ‘Çocuklar arkadaşlarınızın arasında bizim Türk Yurdu dergisinin propagandasını yapın’ dedi. Ben eğitim için Almanya’ya gidip döndükten sonra öğrendim ki Turgut Cansever ile babası ‘kapı kapamaca’ içeri girmişler… Zeki Velidî’nin yanında, kurdukları milliyetçi grubun içinde tabancayla Kur’ân üzerine yemin eden bir cemiyet kurmuşlar. O zaman İnönü, milliyetçiliğin müthiş karşısında. Emniyet Müdürü Ahmet Demir’e talimat veriyor. Bir gece hepsini toplayıp tutukluyorlar. Sonra ben Türk Tarih Kurumu’ndayken, kurum binasının yenilenmesini üstlenen mimar oldu Turgut. Bir baktık ki inşaatın taşeronu olarak eski tüfek komünisti yanına almış. Sonra liseli arkadaşlarla buluştuğumuzda Turgut’un lafı geçince ‘Tarikatçı oldu’ dediler.

Eski Bonn Büyükelçisi emekli bir sefir vardı. Onun eşi Emel Esin, Sorbonne’da okumuş. Karı-koca emekli olunca Salacak’ta eski bir yalı yerine inşa edilmiş modern bir eve yerleşmiş, Rusya’dan topladıkları kitaplarla da muazzam bir kitaplık yapmışlardı. Bir vasiyetname ile de bu kitaplığı bir tarikata bağışlamışlar. Turgut ile bir gün gemide karşılaştık, bu hanımın kitaplığının kataloğunu hazırlıyormuş. ‘Bana da bir tane ver’ dedim, üç cilt gönderdi. Emel Hanım’ın peşine düşmüş. Gayet zengin, sosyetikti şık, cakalı gösterişli bir hanımdı ama sonra tarikatçı olmuş. O da o tarikata girmiş. Bu dalgalanmaya hayret etmiştim: İttihatçı, padişahçı, milliyetçi, solcu, tarikatçı.”

Bir defa Eyice, tekke müziği bahsini iyice anlatıyor. Çünkü Cansever’i, akademide hocası olan Halil Dikmen’le ney meşk eder hatta onunla 1942 senesinde radyoda canlı yayına çıkarlar. Yani o tabii olarak bu iklimin içinde zaten. 1944’te kısa süre tutuklanan Turgut Cansever değil, babası Hasan Ferit Cansever’dir. Genç Türkçüler arasında Bozkurt dergisi konusunda ihtilaf çıkması üzerine, derginin yedi eminliği Hasan Ferit beye bırakılır. Zeki Velidi Togan’ın Beyazıt’taki evinde devrin sıkıyönetim makamlarına haber verilmeden yapılan toplantıda derginin imtiyazının Hasan Ferit Cansever’e devredilmesi birtakım sıkıntıları beraberinde getirir. Ardından yaşanan olaylardan dolayı bir akşam iki kişi Hasan Ferit Cansever’i soruşturma için evinden alırlar. Akabinde Tophane Askerî Cezaevi’nde dokuz ay tutuklu kalır fakat mahkemeye çıkarılınca birinci celsede serbest bırakılır. Tutuklanma sebebi, derginin yedi emini olması, Zeki Velidi’nin Romanya’ya gitmesi isi tavassutta bulunması gibi sebeplerdir. Tutukluluk müddetince Cansever ailesi çok sıkıntı çeker, Turgut Cansever ise desinatör olarak her gün 21 saat çalışır. Elbette burada anlatın her şey yanlış değil. Sözgelimi Cansever’in İlkokulu bitirdiği yıl önce amipli dizanteriye sonra karaciğer apsesine yakalanması bir yıl yatmasına sebep olmuştur. Bu arada resim yapmaya başlamıştır Cansever. Ayrıca 1930’ların ortalarında Fatih’te ikamet eden Elmalılı Hamdi Efendi’yi de ziyaret etmiştir. Kaldı ki, onuncu sınıfa geçtiğinde Hak Dini Kur’an Dili tefsirinin ilk iki cildini okumuş, müfessirin inanılmaz derinlikteki bilgisine hayran olmuştur. Kendisiyle yüz yüze mülaki olunca tabii olarak müthiş bir saygı hissi uyanmıştır içinde. Herhalde bunlar dikkate alındığında Cansever’in biyografisi bir miktar daha aydınlanacaktır.

Şunun üzerinde durmak gerekir artık: Tahkir yanı ağır basan insaftan uzak bu satırlar yetersiz biçimde de olsa bazı hususları ortaya koymaktadır. Peki, dedesi Babıali’de yüksek memur ve şeyh olan birisi hakkında yazılan bu ifadeleri neye bağlayabiliriz?

AKADEMİDE YAŞANANLAR

Aslında Semavi Eyice’nin, arkadaşı Cansever hakkında her zaman çuvaldızlı cümleler kurmasının altında yatan sebeplerden biri Mazhar Şevket İpşiroğlu’dur. Zira İpşiroğlu, doçentlik kadrosunu kendisinin yerine başka birine; Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümünden mezun olan Cansever’e vermek istemektedir. Bundan dolayı Eyice’nin İpşiroğlu hakkındaki kanaatleri de olumsuzdur. Onu “tuhaf ve yıldızının katiyen barışmadığı bir adam” olarak görür. Ayrıca İpşiroğlu’nu üniversitedeki sol ekibin başı olarak lanse eden Eyice, Alman Profesör Ernst Diez hakkında 1947 yılı içerisinde Türk Sanatı kitabının ‘yetersizliği’ bahanesiyle Cumhuriyetve Akşam gazetelerinde Diez aleyhine başlatılan kampanyadan sonra yaşananları da anlatır.[2] Diez üniversiteden ayrıldıktan sonra önce bu bölüme vekâleten Hilmi Ziya Ülken bakar, akabindeyse felsefe bölümünde görev yapan İpşiroğlu Sanat Tarihi Bölümüne önce hoca, ardından da fakültenin dekanı olur ve bu bahis uzar gider.

Şimdi Cansever’in gözünden hocası İpşiroğlu nasıl anlatılıyor, ona bakalım. Bir kere Cansever, kendisini Sanat Tarihinde doktora yapmaya yönlendiren hocasından her zaman övgüyle bahseder. Ayrıca 27 Mayıs 1960 darbesinde açığa alınan 147 üniversite hocasından biri olan İpşiroğlu için “müstesna hoca” ifadesini kullanır. Cansever’in anlattığına göre sanat tarihçisi İpşiroğlu, derslerinde ortaya bir resim koyar, “Bu resimde ne görüyorsunuz?” diye sorarak dersini işlemeye başlarmış. Bir konunun etrafında uzun uzun durmak için iyi bir yöntemdir bu ona göre. Keza İpşiroğlu’nun, 1940'lardan sonra çalışmalarının sanat tarihine yönelmesini aynı nedenle açıklayabiliriz. Kendisi sanat tarihine özgü görsel düşünmenin, somut düşünmenin öğrenilmesinde büyük payı olduğuna inanır. Cansever 1949’da burslu olarak doktorasını yapmak üzere iki yıl süreyle Paris’e gider. İpşiroğlu o zaman kendisine, “Kütüphane kütüphane dolaşma, şehir şehir gez, kültürün nabzını tut” der. Ayrıca Cansever’in doktora tezine ilişkin yazdığı raporda yer alan şu satırlar da dikkate alınmalıdır:

“Turgut Cansever’in doktora tezi, müellifinin yalnız kendi başına ilmî araştırma yapabilecek bir bilgi ve vukufa sahip olduğunu göstermekle kalmayıp, aynı zamanda kendisinin araştırma mevzuuna büyük bir sevgi ile kendisini hasretmiş olduğunu da belirtiyor. Bu tezin pek iyi derece ile kabul edilmesini ve yabancı bir dildeki tercemesi ile birlikte Fakülte neşriyatı arasında ilim âlemine arzedilmesini uygun bulduğumu bildiririm.”[3]

Bütün bun farklı merceklerle algılama süreçlerini bilmeden kıyaslama yapma imkânı elde edilemez. Nehir söyleşide anlatılanlara bunların ışığında bakılacak olursa, Eyice’nin yaşadıklarına bir arkadaş olarak değil, doçentlik kadrosu sürecinde yaşadıkları üzerinden ilişki kurduğunun fark edilmemesi mümkün değildir. Denebilir ki 1930 ve 1940’ların Cansever’li anıları döşeme olarak kullanılmıştır. Gerisi de gelmiştir zaten. Semavi Eyice gerek kendisi üzerine hazırlanan yüksek lisans tezinde yer alan açıklamalarında gerekse nehir söyleşisinde akademik hayatıyla ilgili sorunlara cevap verirken içini dökme hevesine kapılmadan edemez. Önce yüksek lisans tezinde yer alan bölümü birlikte okuyalım:

“Doktoramı tamamladıktan sonra doçentliğe başvurdum ve bundan sonra ayak oyunları da başladı; çünkü o zamanlar kadroya bağlıydınız ve kadro bir tane vardı, başkalarını o kadroya almaya çalışıyorlardı.”

Eyice, doçentlik tezi sürecinde başka birini asistan yapmak için kıyametler koparıldığını aktarır ölçüsüzce. Ona göre kadronun boşalması için kendisinin askere gidişi beklenilmektedir. Bu esnada beş jüri üyesi tarafından tezi kontrol edilecek ve rapor yazılacaktır. O yıllarda Sanat Tarihi ve Arkeoloji bölümünde beş nüsha hazırlanan tezlerden sadece biri resimli olarak sunulması kuraldır. Zira hepsinin renkli ve resimli olması çok pahalıya mal olmaktadır. Üniversitede bir kokteylde İpşiroğlu, Eyice’ye beş nüshanın da resimli olması gerektiğini söyler. Eyice ise bunun kanuna aykırı olduğunu hatırlatır. Zira tezi aldığı takdirde doçentlik işleminin biteceğinin farkındadır. İpşroğlu’nun ‘O senin bileceğin iş’ cevabına karşın Eyice, ‘Siz de bildiğiniz gibi yaparsınız, benden bu kadar” diyerek çıkıp gider. Beş kişilik jüride yer alan isimler de önemlidir: İpşiroğlu dışında Ekrem Akurgal ve Ahmet Hamdi Tanpınar da bulunmaktadır. Ankara’dan gelen jüri üyeleri Eyice’nin tezini başarılı bulur. Eyice’nin anlattıklarına bakılırsa Ekrem Akurgal Sanat Tarihi için verilen doçentlik kadrosu için önüne konan adaylardan birinin sanat tarihçisi, diğerinin dışardan mimar olduğunu görünce, tercihini Eyice’den yana kullanır. Oysa burada şunlar mutlaka hatırlanmalıdır: Cansever Türkiye’de Sanat Tarihi alanında doktora yapmış ilk mimardır. Bu süreçte İslâm ve Batı sanatları üzerine aldığı derslerle eksiklerini tamamlayarak “gerçek bir kural-dışı olduğunu” bir kere daha ispat etmiştir. 1946-47’de iki sömestrde alınan sertifika derslerinin karşısında Profesör Diez’in imzası bulunmaktadır. Dolayısıyla Cansever doktora sürecinde sanat tarihi ile mimari arasında olduğu varsayılan eksikleri tamamlamıştır. Jüri üyelerinden Tanpınar ise Eyice’ye soru sormayacağını belirtir. Jürinin diğer iki üyesi ise Arif Müfit Mansel ile Katerine Otto Dorn’dur. Eyice’nin anlatımına göre, jüri üyelerinin olumlu kanaatini gören İpşiroğlu kendisine soru sormaktan çekinmiştir.

Şimdi nehir söyleşide yer alan kısma biraz daha yakından bakalım. Burada röportajı yapan kişi de dâhil olur itham edici ifadelere. İpşiroğlu gibi solcu ve Almancı birinin, Cansever gibi muhafazakâr ve İngiliz yanlısı birine doçentlik kadrosunu verişine hayret edilir. Oysa 27 Mayıs öncesi akademik ortamının sonraki yıllardan bazı noktalarda farklı olduğunun hatırlanması uygun olurdu. Keşke ana metnin altına düşülen notlara gösterilen özen dönemlerin akademi ortamını kavrama sürecinde de gösterilseydi. Sanıyorum bunlar akıllarının ucundan geçmedi. Besbelli yanlış bir karşılaştırma çabası sürdürülmüş. Eyice ise şu şekilde devam eder:

“ Turgut ile liseden sınıf arkadaşıydık ve daha o yaşta İstanbul’u birlikte gezerdik. Hatta Yakacık yolunda birlikte fotoğraflarımız var. Turgut çok iyi bir ressamdı. Heykeltraşlığı da vardı. Sanatkârdı ama mimar oldu. Talebeyken inanılmaz bir milliyetçi ve Atatürk aleyhtarı ve saltanatçı olduğunu anlatmıştım. Mimar Sinan Üniversitesi o zamanlar Güzel Sanatlar Akademisi adıyla eğitim veriyordu ve bizim İÜ Edebiyat Fakültesi ile yan yanaydı. Bir gün ‘Kardeşim bu memlekette milliyetçilik yapılmaz artık’ diye konuşmaya başladı… Lisedeyken, ‘Gençlerin dans etmesi de ne demek efendim? Bir genç kız ile erkek birbirine sarılır, öyle dans edilir mi? diyordu. Sonra gayet sosyetik oldu. Akademiye gelen zengin bir adamın kızıyla evlendi. Bir ara solcularla görüşmeye başladı. Hatta ünlü solcu Halet Çambel’in kocası ‘Çingene Nail’ lakaplı olan ve Moskova seyahatiyle bilinen Nail Çakırhan’ı mimarlık projelerinin taşeronu yapmıştı. Hatta mimar olmamasına rağmen Nail’e ödül verilmesini de sağladı.”

Semavi Eyice, nehir söyleşinin son kısımlarına doğru ilk yazısının yayımlanması vesilesiyle tekrar Turgut Cansever ve babasından söz eder. Fakat buradaki dili öncekiler gibi kesin sonuca gitmekten uzaktır.

“Liseden sınıf arkadaşım olan Turgut Cansever’in babası Hasan Ferit Cansever, 1942’de Türk Yurdu dergisini yeniden çıkarmaya başlamıştı. Bu daha önce İttihatçıların çıkardığı ve sonra kapanan bir dergiydi. Turgutların evine gittiğimizde babası, ‘Çocuklar arkadaşlarınız arasında bizim derginin propagandasını yapın’ diyordu. Bu dergi daha önce İttihat Terakki tarafından çıkarılan bir dergiydi. Ben de İstanbul üzerine yazılar yazmaya başladım. İlk yazım, Türk Yurdu dergisinde çıkan, ‘Seyyahların Gözünden İstanbul’ idi. Başta Mumbre olmak üzere, seyyah ve rehberlerin yazdıklarını bu dergide aktardım.”

Ne var bunda, Semavi Eyice bir arkadaşı hakkında “yaftalarla” iyi kötü duygu ve düşüncelerini dökmüş kâğıda diye düşünen var mı bilemiyorum. İyimser bir beklenti sayılabilir ama biz gene de bu anlatılanların sağlamasını yapacak yahut arasını dolduracak başka hayat parçalarına bir gün erişileceğini umalım. Herhangi bir gizin peşinde değilim; anlatılacakların bazılarının bize kişilerin biyografilerinin belli yıllarını daha nesnel bir biçimde resmetmeyi sağlayabileceğini düşünüyorum.

Sevami Eyice, İstanbul’un Yaşayan Efsanesi, Timaş Yayınları, İstanbul, 2014, 480 sayfa.

[1] Ayrıntılar için bakınız Beşir Ayvazoğlu, Dünyayı Güzelleştirmek, Turgut Cansever’le Konuşmalar, Timaş Yayınları, İstanbul, 2012, s.146-147.

[2] Semavi Eyice, Ernst Diez üzerine kaleme aldığı önemli yazısında, Diez’e dair bilinmeyen birçok şeye değindiği halde, Diez’in gözetiminde hazırlanan ilk doktora tezinden bahsetmemektedir. Bu konuda Faruk Deniz’in Turgut Cansever’in Sonsuz Mekânın Peşinde: Selçuk ve Osmanlı Sanatında Sütun Başlıkları kitabının giriş kısmında yer alan yazısına bakılabilir. Klasik Yayınları, İstanbul, 2010, s. XV.

[3] Faruk Deniz, age, s.XXXI.

Güncelleme Tarihi: 02 Şubat 2016, 11:01
banner53
YORUM EKLE

banner39