banner39

'Seyyah için asıl mesele, gittiği yere kendini götürmemektir'

Türkiye'de gezi yazarlığının öncüsü konumuna gelmiş olan Özcan Yurdalan'la 'Bir Seyyahın Kaybolma Kılavuzu - Yolcular İçin El Aynası-1' isimli kitabı hakkında konuştuk.

Kültür Sanat 07.03.2011, 15:02 08.03.2011, 12:23
'Seyyah için asıl mesele, gittiği yere kendini götürmemektir'

Asım Öz/Kültür Servisi

Türkiye'de gezi yazarlığının öncüsü konumuna gelmiş olan Özcan Yurdalan'ın Bir Seyyahın Kaybolma Kılavuzu - Yolcular İçin El Aynası-1 başlıklı kitabı okurlarıyla buluştu. Bugüne dek Hindistan'dan Nepal'e, Suriye'den Fas'a, Pakistan'dan İran'a yaptığı seyyahlıkları kitaplarıyla anlatan yazar; bu kez, yola ve yolda olmaya dair iç gözlemlerini ve felsefi bakışını bir deneme üslûbuyla okuyucuya aktarıyor.Özcan Yurdalan'la kitabını konuştuk.

Gezi edebiyatı alanında önemli eserleriniz yayımlandı. Sizi  rahatlıkla seyahat yazarı  olarak görebiliriz sanırım. Siz de  kendinizi seyahat yazarı da sayıyor musunuz?

Böyle bir sıfatı kendi kendime vermek istemem doğrusu. Lakin dünyanın orasına burasına gidip geldiğime göre ve gördüğüm diyarlara dair iyi kötü sekiz kitap yazmış olduğuma göre kendi çapımda seyyahat eden ve yazan biri sayılırım herhalde. Bu ne anlama gelir, neye tekabül eder, hayatta hiç kartviziti olmamış benim gibi birisi için kıymeti nedir bu da ayrı bir konu.

İçtenlikle söylemek gerekirse kendimi herhangi bir kategori içinde, "yazar" ya da "seyyah" ya da "fotoğrafçı" ya da herhangi başka bir şekilde tanımlamakla pek başım hoş değil. Sanırım bunun sebebi aidiyetlerimin pek gevşek olmasıdır. Buna vatan, millet, ulus... gibi aidiyetler de dahil desem yalan olmaz.

Öte yandan yazmak benim hoşuma gidiyor, yazarken yaptığım yolculukları yeniden yaşıyorum, yaşamakla kalmıyor yeniden üretiyorum. Ayrıca pek de işlek zekalı olmayan benim gibi biri için yazarken düşünmek ve araştırmak aynı zamanda gittiğim yerleri yeniden öğrenmek anlamına geliyor.

Bir de en önemlisi, sanki benimle birlikte gezen ama kendini hiç göstermeden benim içime saklanmış gezen biri daha var sanki, işte ben yazmaya oturduğumda o da ortaya çıkıyor ve satırların arasına kendi yaşantılarını, izlenimlerini sokuşturuyor. Ben asıl onunla birlikte yazmayı seviyorum galiba, daha doğrusu onun yazdıklarını.

Yeni kitabınız Bir Seyyahın Kaybolma Kılavuzu  yolculuk üzerine notlardan/değinilerden oluşuyor . Önce, bu tutkunun başlarına gidelim isterseniz. Nasıl ve ne zaman başladı gezme tutkusu sizde?

Bu soruya vereceğim cevap şarkıcıların klişelerine benzeyecek ama doğru: "Ben çocukluğumdan beri hep gezerim." Babam memurdu, ilkokulu üç yerde, orta okulu liseyi üç beş yerde okudum. Çetin Altan der ya yerleşik bir kültürün kentli insanı olabilmek için en az üç kuşak aynı evde oturmak gerek diye, ben bırakın aynı evi aynı şehirde bile oturmadım ömür boyu. Bildiğim üç kuşak geçmişim de öyle. Ama yine Çetin Altan'ın bir kriteri daha vardır, "kütüphaneli ve piyanolu ev" diye. İşte benim büyüdüğüm evlerde ve hayli geniş hala, teyze sülalesinin evlerinde kütüphane hep vardı da piyano da hep oldu. Piyano yoksa körüklü org ya da ailenin o kısmının müzik eğilimine göre ud ya da tambur hep vardı. Belki de bu alışkanlıkla birlikte kendi başıma yaşamaya başladıktan sonra da kütüphanesi ve mümkünse piyanoyla birlikte bir enstrümanı bulunmayan hiç bir evde yaşamadım. (Piyanolar artık elektronik olduğu için nakliye sorunu yaşanmıyor ama taşınırken hâlâ en büyük problem kitaplar malum.)

Kendimi bilerek yaptığım ilk yolculuğumun hikayesi biraz ironik sanırım. İlkokul son sınıflardayken İstanbul'a tatil için geldiğimiz yaz günlerinin birinde, halamın kızıyla Nişantaşı'ndaki evden çıkıp Kapalıçarşı'ya doğru gerçekleştirdiğimiz sefer ilk planlı yolculuğumdu. Lakin bu yolculuğu Kapalıçarşı sandığımız Mısır Çarşısı'nı bir güzel gezerek tamamlamıştık. Olur böyle şeylerhayatta. Bazıları Koskoca Amerika Kıtası'nı Hint Adaları sanıyor, keşfedip geliyor ya, bizimki de o misal. Ama o ilk yolculuk gibi  daha sonra yaptığım yolculuklar da o vahşi kaşiflerin yaptıklarıyla aynı kefeye konulmak kuşkusuz. Gittiği yeri talan edip kültürün ve hayatın köküne kibrit suyu döken yolculuklarla en ufak bir benzerlik taşımadı benim yolculuklarım. Zaten taşıyamazdı ki demeyin. Günümüzde kitle turizmi de, turistik zihniyet de, turist  bakışı da öyle bir yağmaya, talana ve aşağılamaya tekabül eder ki bunun sonuçlarını bilen bilir.

"Çağımızda gidilmemiş coğrafyalar, keşfedilmemiş kültürler, yaşanmamış yollar yok artık. Ama başka bir şey var. nasıl gidileceği, nasıl keşfedileceği, nasıl yaşanacağına dair 'bir tarz tutturma' şansı var" diyordunuz  bir kitabınızda. Sizde yola çıkışlar nasıl oluyor? Gideceğiniz yerleri nasıl belirliyorsunuz?

Evet bence böyle, insan denilen canlının ayak basmadığı yer kalmadı. Keşfedilmemiş yer yok artık. Üstelik keşif de neyin nesi, ne hakla ve hangi sıfatla sormak lazım. Zaten "Keşifer Çağı" denilen karanlık dönem, aynı zamanda medeniyetleri yok etme çağıydı, kültürel yıkım, yağma ve talan çağıydı. Bu çağın ardından yeryüzünde, gökyüzünde, deniz altında, dağların tepesinde ayak basmadık yer kalmadı. (Pardon, Nepal'de Annapurna Dağları'ndaki Machapuchare zirvesi kutsal sayılır, çıkış yasak olduğu için öylece durur.)

Günümüzün tüketim toplumunun erken miladı keşifler çağının fikriyatıyla ve icraatıyla yakından ilişkili bence. Halbuki kaşifliğin seyyahlıkla bir ilgisi yoktur malum. Keşfetmek, sahip olmakla, sahip olmak da haliyle tüketme hakkını elde etmekle ilişkilidir. Keşfeder, sahip olur ve tüketirsin. Zaten egemen anlayışta herşey insan için olduğuna göre, her şey aynı zamanda keşfetmek ve tüketmek içindir. Fena birşey.

Siz bakmayın turizm reklamlarındaki "keşif" laflarına. Zaten oldum olası orada bulunan, tarihleri bizim tarihimizden çok daha önceki zamanlara uzanan kadim kültürleri, insan hayatlarını keşfettiğini sanmak bir büyük yanılsama ki deymeyin gitsin. İnsanları oralara götürerek kendi hayatının merkezinden bakmasını sağalayan ve birşeyleri keşfettiği yanılgısı uyandıran sektörün ağzına aldanmayın. Kim kimi, neyi, nasıl ve ne adına keşfediyor? Oralar zaten sahiplerinin ve hiç de başkaları gelsin de bizi keşfetsin diye bekledikleri falan yok. Bunlar kitle turizminin kalın pazarlama stratejileri. O yüzden seyyahın dilinde "keşif" pek de makbul bir laf değil doğrusu.

Öte yandan seyyahların, uzun yolculukların, gezmeyi adabıyla becerenlerin hiç de azımsanmayacak sayıda olduğunu biliyoruz. Onlar kendi meşreplerince gidiyorlar. Bir yere varmak için seyahat etmekten, vardığı yeri keşfedip tüketmekten kaçınıyorlar. Kendilerine göre bir tarz tutturmaya çalışıyorlar. Gittikleri kültüre ve coğrafyaya mümkün olduğu kadar az zarar vererek, eşit ve adil bakarak, ezber yaklaşımlardan, klişe duygusallıklardan uzak kalmaya çalışarak oraları anlamaya çalışıyorlar.

Biliyor musunuz şöyle bir yaklaşım vardır. Eğer bir kişi gittiği yerden hiç değişmeden dönmüşse, aklında, fikrinde, duygularında, değerlerinde, yargılarında hiç bir değişim olmamışsa oraya gitmemiş demektir. Salt bedenini gezdirmiştir o kadar, ama o da boşuna. Çünkü seyyahlar kendisi gibi olmayanla karşılaşmak için gider ve içine girdiği iklimin, coğrafyanın, kültürün, insan cemaatlerinin, hayvan topluluklarının, tabiatın... her neyse içine girdiği ortamın kendisini değiştirmesine açık ve hazırdır. Bu nedenle günümüzde seyyahlık bir tür kendini inşa sürecidir. Kestirmeden ve kolay yoldan bir inşa süreci belki ama böyle. Bunun için yaptığı yolculuğa bir anlam arayan herkes, kendine göre bir tarz tutturur ki bunun kalıbı klişesi yoktur.

Benim yola çıkışlarım, eğer kendi başıma gidiyorsam, genellikle bir bahane üstüne oluyor. Bir sebep illaki çıkıyor ve o sayede nereye gideceğime, nasıl gideceğime dair uzun uzadıya düşünmek ya da plan yapmak zorunda kalmıyorum. Ancak şu bizim "sarı otobüs" yolculukları için kuşkusuz önceden bir rota çıkarmak, plan yapmak, ince ayarla uğraşmak gerekiyor. Yoksa Asya yollarında bir seferde 20 bin kilometre yol yapmak, on onbeş kez sınır geçmek, farklı coğrafyalarda olmadık iklimlerde gezinmek ve bunu beş on kişiyle birlikte gerçekleştirmek bir tür "Rus ruleti" oynamaktır ki kendine göre bunun da bir raconu vardır.

Yola çıkmak  hâlâ sizi heyecanlandırır mı?

Hem de nasıl. Adına heyecan mı demeli bilmiyorum ama yeni gideceğim yollar her zaman biraz tedirginlik uyandırır bende ama daha çok büyük bir merak ve güçlü bir çekim alanı yaratır ruhumda. Defalarca geçtiğim yollara yeniden gidiyor olsam bile sıradan gelmez bu bana. Hani biz bir geçtiği yoldan bir daha geçmeyenlerden değiliz, defalarca geçse bile her seferi başka yaşayanlardanız ondan sanırım.

Seyyah için asıl mesele, gittiği yere kendini götürmemektir. Bunu becermek kolay değil. Yolların hakkı ancak o zaman verilir, hayat ancak o zaman sıradan tekrarlardan ibaret olmaktan çıkar. Ben bunu becerebilmek için sıradanlığın tuzaklarına düşmemeyi öğrenmeye çalışıyorum. Alışkanlıkların aldatıcı rahatlığına itibar etmemeye çalışıyorum.

Heyecanı diri tutmak ancak merakı parlatmakla mümkün sanırım. Her ikisinden de vazgeçmediğim için, yani heyecanı ve merakı boşlamadığım için şimdiye kadar "yeter artık" dediğim, "bu yolculuğa çıkmasam keşke" dediğim hiç olmadı, umarım sonuna kadar da olmaz.

Sürekli yolda oldunuz. Kimi kez yolda durup, bulunduğunuz yerde yaşadınız! Önceki kitaplarınızdan birinde 'Yıllardır yoldayım, ama yolculuğa hâlâ başlayamadım' diyorsunuz.  Neden?

Bu bir his, sadece bir his. Yolculuğa çıkmak nasıl bir hâlden başka bir hâle geçmekse, yani yerleşiklik ve yolculuk bedenin ve ruhun iki farklı durumuna tekabül ediyorsa, kendimi hep yolun başında hissetmem de bunun gibi bir şey. Belki de kendi kendime oynadığım bir oyun bu. Her yolun her adımını sanki ilk adımmış gibi, yola yeni başlıyormuş gibi atma oyunu. Bu sayede hiç bitirmiyorsun, tüketip bir tarafa bırakanlardan olmuyorsun. Yolculuğu da, yolculuk hallerini de hep diri tutuyorsun. Bu, hesap kitap ederek yapılacak bir şey değil kuşkusuz. "Yolculuğa hâlâ başlayamadım" derken herhangi bir hesap yok bu sözün arkasında. Bir taraftan gerçekten hissiyatım bu, öbür taraftan yolun yenisi olmak da iyi bir şey sanırım. Kaşarlanmış olmaktansa acemi olmayı tercih ederim...

Geçenlerde bir konuşmada "tecrübeli seyyah" diye bir iltifatta bulundu arkadaşlar bana. Evet, bu başka, ben bu iltifatı bunca yıllık emeğimin karşılığı olarak kabul ediyorum ve hiç alçakgönüllüğe yeltenmeden kendi dünyamda tecrübeli bir seyyah sayılabileceğimi düşünüyorum. Bana kalırsa tecrübenin en parıltılı tezahürü şudur: Defalarca geçilmiş yola bile yeni bir giriş yaratmanın ve bereketli bir izi sürmenin yeteneğini geliştirmiş olmak. Budur. Buradan bakıldığı zaman zaten asıl meselenin  yolculuklara başlamakta olmadığı kolayca görülüyor.

Bir Seyyahın Kaybolma Kılavuzu'nda "Zor olan başlamak değil, bitirmeyi bilmektir. Çünkü başlamaktan ziyade bitişler yolculuğa dahildir" diyorsunuz..Bu sanırım metinlerin farklı farklı uçları olduğunun bir göstergesi...

Bir Seyyahın Kaybolma Kılavuzu'ndaki metinlerin çok uçlu olduğunu söylüyorsunuz sanırım. Bence de öyle. Ama açık uçlu değil, çok uçlu...

Biraz önce başlamaktan söz ediyorduk, oradaki sözlerime bakarak bir yolcu için yola çıkmanın mühim olduğuna dair bir kanı uyanmış olabilir ama öyle değil. Hele şimdi durduğum yerde hiç öyle değil. Öyle bir şey söylemişsem yanlış demişim. Müşkül olan, gerçekten bitirmeyi becerebilmek bence. Hiç bitmeyen yolculuk olur mu demeyin. Çıkılan her yolda, ancak bir bitiş inşa edilmişse, o bitişin yeri ve zamanı idrak edilmişse, işte o vakit bir süreçten, mesela yol hallerinden söz edilebilir.

Nasıl olsa hepimiz bir şekilde mecazi ya da gerçek anlamda yoldayız. Hayat işte, bir şekildre  yaşıyoruz hepimiz. Yeryüzündeki canlılar içinde sadece biz, bu yolculuğun bir vadede biteceğini bilmekle birlikte nasıl biteceğine dair fikir sahibi değiliz. Hiç bir şekilde iradi olmayan hayat yolculuğunun başlangıcına büyük bir anlam yüklemek fuzuli bence. Hatta o başlangıcı hiç hesaba katmadan konuşmak bile mümkün. Bir şekilde yola çıkmışız işte. Tesadüfen şu ülkede, bu toplumda zuhur etmişiz, şu ya da bu dile, kültüre aileye, sınıfa, inanca vs doğmuşuz. Asıl mesele bitişte. Bitişleri yolculuklarımızın önemli  parçası kılan şey, "yolculuğun esas anlamını, bu bitiş fikriyle birlikte yaratan iradedir," diye düşünüyorum. Bir seyyah nasıl ki varmaya değil yolda olmaya değer biçerse, aynı şekilde başlamaya değil bitirmeyi becermeye değer biçer bence. O nedenle asıl bitişler yolculuğa dahildir, başlangıçlar değil diye düşünüyorum. Üstelik her bitişten sonra başlayan yolculuk belki de asıl yolculuğumuzdur kim bilir.

Öznel  bir yolculuk metni olarak Bir Seyyahın Kaybolma Klavuzu  çalışmanızın başlangıcını anlatır mısınız biraz?

Benim yazıyla aram hep iyi oldu. Yazmayı sevdim ve önemsedim. Gittiğim yerlerde gördüklerimi, yaşadıklarımı, düşündüklerimi ve hissettiklerimi yazarken bir taraftan da arada bir seyyahatname metnine çok da uymayacak pasajlar çıkıyordu ortaya. İlk kitapların ilk baskılarına girdi bu metinler. Kumsala gelişigüzel atılmış çakıl taşları gibi metin aralarına serpilmişlerdi. Sonra baktım ki sayıları çoğalıyor, ilk cümleleri hep aynı kalmakla birlikte sanki bana farklı durumları işaret ediyormuş gibi gelen onlarca metin ürüyor, o zaman hepsini bir dosya haline getirdim. Bir taraftan yenilerini yazarken bir taraftan elimde gittikçe kabaran dosyayla birlikte yolculuklara çıktım. Çok gezdik birlikte. Dünyanın orasına burasına gidip geldik. Bu arada defalarca yeniden yazıldı her bir metin, uzadı, kısaldı, birbirine dikildi sonra tekrar söküldü falan derken Evrensel Gazetesi'nde köşe yazısı diye yayınlanmaya başladı. Bu sayede her hafta birini yeniden ele alıp son halini verdim. Artık bitirme vaktiydi. Birlikte yaptığımız onca yolculuktan sonra vakit gelmişti. Agora'nın editörü Osman Akınhay yıllardır bu metinlerden haberdardı, artık getir dediğinde son bir seçme yapıp teslim ettim. Böylece yıllardır birlikte olduğum metinlerle birlikte yaptığımız yolculuk bitti. Artık herkes kendi yoluna çıktı. Kitap kendi yoluna, ben kendi yoluma. Bir yerlerde tekrar karşılaşır mıyız, yeni bir yolculuğa birlikte çıkar mıyız bilmiyorum ama şimdilik zaman zaman birbirimize uzaktan selam yollayarak, utangaç hal hatır sorarak gidiyoruz işte.

Pek çok yolcu türü var. Kitaptaki  yazılardan ikinci yazı hariç tümü 'Bir yolcu gördüm...' diye başlıyor. Bunu metinler bağlamında nasıl anlamalıyız?

Siz de bilirsiniz ki, bir metnin ilk cümlesi çok önemlidir. Açılışta öyle bir cümle olmalıdır ki, ister yüzlerce sayfalık bir metin olsun, isterse sadece birkaç paragraftan ibaret olsun farkemez, o ilk cümle, yazıyı taşıyabilmeli, besleyip çoğaltabilmelidir. Benim Kaybolma Kılavuzu'ndaki doksan metnim de "Bir yolcu gördüm," diye başlıyor. "Üç yolcu gördüm," diye başlayan tek metin dışındakiler bu cümleyle açılıyor. Bu bir risk tabi okuyucuya Çin işkencesi gibi de gelebilir her sayfada aynı cümleyle karşılaşmak, ama sanırım bir süre sonra o ilk cümle farkedilmeden okunuyor. Böylece görünmez bir anahtar olma özelliğini koruyarak metindeki varlığını sürdürüyor.

"Bir yolcu gördüm," cümlesinin metinler bağlamındaki işlevi bu bence. Bir anahtar olması, hem yolu çağrıştırması ama bir taraftan da farklı bir yola ve farklı bir yolcuya işaret etmesi, böylece benim işim kolaylaşıyor.

Her metinde başlangıç cümlesi birbirinin aynı olsa bile sanki her birinde yeni bir haber verir gibi bir tını yaratsın istedim. Bilir misiniz her yolculuğun bir sesi, bir kokusu olduğu gibi bir de ritmi vardır. Bu kitap içinde metinleri birbirine bağlayan ve hiç kesilmeden sürmesini istediğim ritmi de "bir yolcu gördüm" cümlesi sağlasın istedim. Aradaki bir aksama hariç böyle oldu. "Üç yolcu gördüm" aksaması ise kendi başına yerini buldu sanırım. 

Pek çok metinde karşılatığımız kavşak,karşılaşmalar, dönemeç  yolcular için ne ifade eder?

Seyyahın yolunda sürekli karşılaştığı durumlardır bunlar. Yol hiç ayrıma uğramadan devam etse bile kavşaklar her zaman vardır. Yol düz gitse bile dönemeçler olur, ya da yolun bütün tenhalığına rağmen birileri çıkar yolcunun karşısına. Yol sıradanlıklara iltifat etmez, hele  olağan hallere hiç.

Bu söylediklerim bir metafor olduğu kadar reel durumlara da tekabül ediyor malum. Kendi başına yola çıkanın, yani bir seyyah gibi giden yolcunun sürekli kararlar almak durumunda kalması olağandır. Her karar aşamasında karşısına çıkan seçeneklerden birini tercih ederken ötekinden vazgeçmiş olur.

Yolcu, dönemeçlere yaklaşırken önünü göremez, bir belirsizlik yaşamaya başlar, tahminlerde bulunması, varsayımlar üretmesi gerekir. Yoldaki karşılaşmalar ise hiç umulmadık kavşaklara ve dönemeçlere taşır yolcuyu. Bütün bunlar aslında yolun kendisidir, başka türlüsüne ne yol denir ne de yolculuk zaten.

Turistin modern çağın seyyahı olup olamayacağı sorgulanır. Bu konuda sizin düşünceleriniz nedir?

Turiste "modern çağın seyyahı" demek, seyyahati ve seyyahlığı turist aklıyla kurgulamaktan başka bir şey değil. Tam da modernizme yakışan bir indirgeme bu.  Turist ile seyyah arasında herhangi bir ilişki bulunmadığı için ikisi arasında ne gibi farklar olduğunu sayıp dökmek beyhude olacak. Onun yerine ikisini de tanımlamaya çalışsam daha iyi olur sanırım.

Turist, turizm denilen faaliyete bir "tur paketi"ni satın alarak katılır. Bu "tur" içinde gösterilenleri görür, yaşaması istenenleri yaşar, edinmesi istenen intibaları edinerek geldiği gibi evine döner. Bu haliyle endüstriyel faaliyet içinde yer alan herhangi bir tüketicidir. Elbise ya da ayakkabı satın almakla ya da ev kiralamakla turistik bir faaliyete katılmak arasında tüketicinin beklentileri açısından bir fark yoktur. Ayrıca turist, götürüldüğü yerde bildiği, inandığı, anladığı ne varsa hepsinin doğrulanmasını, onaylanmasını ister. Fikrî ve duygusal tahkimatlarını bozup parçalayacak, akıl ve duygu düzeneklerini dönüştürüp değiştirecek durumlardan mümkün olduğu kadar uzak kalmak ister. Endüstriyel turizm bütün bunları sağlamak üzere organize edilmiş büyük bir sektördür.

İlk bakışta turistin ve turizmin tezahürü böyle. Öte yandan bir başka açıdan kitle turizmine bakacak olursak, piyasa sisteminin, insanın bu en doğal, en vazgeçilmez hakkını-ihtiyacını, yani görme, tanıma, anlama ve bunlar için gitme-yolculuk etme ihtiyacını bir güzel mal haline getirdiğini ve satılır kılmayı başardığını görüyoruz. Yine bir başka açıdan turizm, çağımız kölelerinin, yani ücret karşılığı mesaili çalışan insanların hayatını biraz olsun katlanılır kılmak için, emeğin tazelenip yeniden sömürülebilir hale gelmesini sağlamak için bulunmuş en işlevsel araçlardan biridir. Endüstri toplumunun mekanizmaları kitle turizmi sayesinde, insan emeğinin yeniden üretimini bile kâr vasıtası haline getirmeyi başaran bir yapı kurmuş ki akla ziyan. Kitle turizmi - mass turizm – endüstriyel turizm denilen sektör, kendi içinde korkunç sömürü mekanizmaları bulunan, çevreyi, doğayı, kültürü ve insan ilişkilerini ciddi biçimde tahrip eden bir yapıdır. Turist ise bu faaliyete katılarak, yerleşik hayatında öğretilenleri tekrarlayarak kurallara uyan, programlara dahil olan, gösterileni gören velhasıl bedenini gezdiren insandır.

Seyyah ise yolculuklarını hayatın yapısal bir parçası olarak yaşar. Bedenini gezdirmesi de birşeydir kuşkusuz ama asıl ruhunu yola serer. Yola değişmek için çıkar, farklı kültürleri, değişik coğrafyaları zihinsel ve duygusal zenginleşmesinin vasıtası kılar. Her yolculuğu aynı zamanda kendi içine doğru yol almanın vesilesi olduğunu bilir. Bu haliyle seyyahın hangi menzile ne zaman varacağı, ne zaman, nerede, ne kadar konaklayacağı pek belli değildir. Çünkü aslında bir ömür boyu kendisine belletilmeye çalışılan cevapların değil, gerçek anlamda kendisine ait soruların peşinde yolculuk yapmaktadır.

Kolkata'da karşılaştığım bir yolcu şöyle demişti: "Gerçek seyyah odur ki geldiği yerden suya çizgi çizer gibi geçip gider." Bu lafı duyduğumda ben yollara yeni çıkmıştım. Hiç unutmadım, hep aklımın bir köşesinde kaldı ve bunca zaman içinde, yaptığım onca yolculukta bu söz anlam değiştirerek, kendini derinleştirerek ve katmanlar kazanarak hep benimle oldu. Şimdilerde suya çizgi çizer gibi geçip gitmenin asıl kaybolmakla mümkün olacağını düşünüyorum. Bir seyyahın belki de en çok isteyeceği şey bu bence. Kaybolmak.

Bir taraftan bakınca yolda olmak, kaybolmanın vasıtasıdır ve yolcuyu asıl çoğaltan da budur diye düşünüyorum. 

İnsanın bedenini bir vasıtayla oradan oraya götürmesi hem turistin hem seyyahın ortak noktası gibi görünse bile bu ortaklığı esas sanmak ciddi bir yanılsama olsa gerek. Yine de herkes kendi meşrebince yolculuk yapar. Kaybolma cesaretine sahip olmak kadar, hayat boyu edindiklerine sımsıkı sarılarak olduğu yerde kalmayı tercih etmek de anlaşılabilir bir durum. Ya da kendi kendine sımsıkı sarılarak maskeyi zırhı indirmeden turist olup gezmek de mümkün.

Hayatın hakkını vermeyi seçenler, risk almayı, sınırları aşmayı deneyenler, kaybolmayı isteyenler kadar hayatı garantiler içinde ve taahhütler altında yaşamayı tercih edenler de var bu gezegende. Bu nedenle turist ile seyyah arasında herhangi bir ilişki yoktur dedim zaten.

Yolculuk metinlerinizin toplamında rotasını hep Doğu'ya çevirmiş bir yazarla karşılaşıyoruz....

Evet ben hep komşularımıza, güneyli ülkelere, Asya topraklarına doğru gittim. Birkaç nedeni var sanırım. Bir tanesi buralarda yolculuk etmek için çok fazla para gerekmiyor. Ben geliri kıt olan biriyim, bütçeme Asya yolculukları gayet güzel uyuyor. Öte yandan Latin Amerika gibi, Afrika gibi, Asya'da da tüketim toplumunun kıskacında kimliğini aynılaştırmış topluluklardan daha başka toplumlar yaşıyor. Henüz tam anlamıyla endüstriyel tüketici olmamışlar. Bu nedenle hayata dair daha gerçek ve umut verici nüvelere dokunmak oralarda mümkün oluyor.

Geçen hafta Hindistan'daydım. Varanasi'de bir lokantada otururken arka masadaki Fransız gruptan biri sigarasını yakmak için garsondan ateş istedi. Genç adam ceplerini şöyle bir karıştırdı, bulamadı, bunun üstüne Fransızın sigarasını elinden aldı, mutfağa gitti, iki dakika sonra ağzındaki yanık sigarayla gelip iade etti. Şimdi buna benzeyen ve benzemeyen ama hep aynı özden beslenen bir dolu örnek sıralayabilirim. Bu olayı nasıl yorumlarsınız o artık size kalmış. Pekçok sonuç çıkarılabilir ama Fransız'ın memleketinde başına böyle bir şey gelse pek de hayra yormayacağı kesin. Halbuki burada gayet doğal karşıladı...

Bir seferinde Tebriz'de bir çayhanede kalabalık bir grup halinde arkadaşlarla sohbet ederken birine arkam dönük oturduğum için özür dilediğimde Azeri ağzıyla şöyle bir cevap almıştım: "Gülün arkası olmaz ki." Şimdi ne dersiniz bu lafa. Başka nerede işitebilirsiniz...

Pakistan'ın Quetta'sına her gidişte arkadaşlarımla çarşı içinde el ele gezeriz. İki adak parmaklarımız birbirine kenetli halde dolaşırız. Oralarda adettir, erkekler yakın dostlarıyla böyle gezerler...

Bunlara benzeyen, benzemeyen bir dolu küçük olaydan, basit yaşanmışlıktan söz edebilirim size. Evet basit şeyler bunlar ama, ben de pek o kadar karmaşık, sofistike bir üst varlık değilim zaten. Bu kadarı bana yetiyor.

Yolculuk metinlerine fotoğraflarınız da eşlik ediyor.  Geçmişi gösteren fotoğrafa temas eden yazılar da var tabii. Fotoğrafın dillerinden biri  olarak  gezi fotoğrafçılığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Fotoğrafçılıkta gezi fotoğrafı denilen uygulama alanı aslında tanıtım fotoğrafçılığının bir türüdür. Herhangi bir ürünün reklam fotoğrafını çekmekle bir yerde gezi fotoğrafı çekmek arasında fotoğrafçının maksadı ve beklentileri bakımından bir fark yoktur. Her iki tür fotoğraf da konusunun gerçek yanlarını değil satışa uygun yanlarını gösterir. Tanıtım fotoğrafı da gezi fotoğrafı da ele aldığı konunun imajını üretir ve tüketici için cazip kılmaya çalışır.  Amaç oranın tanıtımını yapmak ve başkalarının da gelmesini sağlamaktır. Bizde memleket fotoğrafçılarının hatırı sayılı bir kısmı kendilerini öncelikle yaşadıkları yerin tanıtım fotoğrafçılığıyla memur addettikleri için bol bol güzellemeli gezi fotoğrafları çekerler.

Bir  değini yazınızda "gezi fotoğraflarının cümlesinde sırıtıveren oryantalist bakıştan" söz ediyorsunuz.Bir başka yerde de oryantalist olmaktan korktuğunuzu belirtiyorsunuz. Gezdiğiniz  ve seyehatnamesini yazdığınız yerlerde çektiğiniz fotoğraflarda bu bakışa düştüğünüzü hissettiğiniz  fotoğraflarınız oldu mu hiç?

Gezi fotoğraflarının doğası gereği tanıtım işlevi taşıması gibi ortaya çıkış süreci gereği oryantalist bakış taşıması da olağandır diye düşünüyorum. Hatta kaçınılmazdır. Başka türlüsünü yapmak zordur desem daha doğru olur. Lakin bu mevzuyu sadece fotoğrafçılıkla sınırlamamak gerek. Seyahat yazılarına da sinmiş kimi zaman buram buram kokan, kimi zaman hafifçe tüten oryantalizme sık rastlıyoruz. Kendi adıma esas korktuğum da bu zaten. Fotoğrafları geçtik  yazılarımda deşifre edemediğim ne sinsilikler vardır kimbilir. Ben bundan endişe ederim. Gezi fotoğrafları nasıl doğası itibariyle oryantalist eğilimleri bütün ağırlığıyla taşırsa, gezi yazıları da aynı dertten muzdariptir ki ayıklamak hayli marifet ister. O nedenle "oldu mu hiç?" diye sormayın ki mahçup olmayayım.

Nadir Paksoy'un katıldığım bir belirlemesi  var  metinleriniz için ''içinde edebiyat tadı olan bir yolculuk ezgisi' .Türkçe'deki gezi edebiyatı  hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum.  Nasıl bakıyorsunuz Türkçe edebiyatta gezi edebiyatının geçmiş ve gelişim sürecine?

Nadir Paksoy, bu memlekette "dürüst" seyyahlığın ve seyahat yazısının önde gelen isimlerindendir. Yaptıkları da, yazdıkları da, söyledikleri de benim için ayrıca değerlidir.  Bu sorunuza dair biraz önceki oryantalizm faslında birşeyler söylemeye çalıştım sanırım. Fazladan şunları ekleyebilirim. Seyahatnameler pek ciddiye alınan bir alan değil bizim yazı dünyamızda. Namlı edebiyatçıların kaleminden çıkmış gezi yazıları kaale alınsa bile kendi başına seyahat yazanların pek bir kıymeti harbiyesi yok bu alemde. Hoş olsa ne olur o da ayrı ya. Sonuçta birkaç çok satan yazar dışında en kabadayı kitabın bir iki bin bastığı yaygın bir edebiyat alanından söz ediyoruz burada. Sadece istanbul'da nüfus 20 milyona yaklaştı, biz ne konuşuyoruz.

Gezi yazısının geçmişine ve geleceğine dair söyleyeceğimiz her şey kendimiz kurup kendimiz oynadığımız bu dünyada hoş bir seda olur ancak. Lakin boş değil. Kuyruğu dik tutmaya ve iyi kötü bir kanalı açık bulundurmaya çalışıyoruz ki hep böyle gitmez devran o yüzden gayretimiz.

Sanıyorum çok az yazılan bir tür! Sizin kitaplar yazmanızda bu duruma bağlı herhangi bir etkiden söz edilebilir mi?

Aslına bakarsanız son zamanlarda gezenlerimiz de çoğaldı yazanlarımız da. Her ne kadar geçmişten gelen çeşidi bol bir seyahatname kültürüne sahip olmasak da nasıl giyinip kuşanmayı, yeme içmeyi hızla ve yeniden öğreniyorsak seyahat etmeyi de daha yeni öğreniyoruz. Haliyle gezi yazıları da dergileri de kitapları da yeni yeni artmakta. Bilirsiniz bir dönem giyim kuşam dergileri çok popülerdi, sayıları da tirajları da hayli yüksekti, san zamanlarda onlara yeme içme dergileri eklendi, bir ara gezi dergileri çokça çıkardı, şimdilerde çoğu derginin içine sayfalar halinde gezi bölümleri sızdı. Bunların hepsi bir kültürün (aslına bakarsanız tek bir kültürün, yani tüketim toplumunun mal kültürünün) öğretilmesi ve yaygınlaştırılması için çıkarılan dergiler. Giyinmeyi öğrendik, şimdi yeme içmeyi öğreniyoruz, gezmek hepsine sinmiş durumda kendi alanlarında bir boşluğu dolduruyorlar.

Öte yandan memlekette yazılan gezi kitaplarının da benzer tüketim kültüründen, batı merkezli bakıştan ve işte artık biz de geziyoruz buldumcuk ruh halinden arınmış olanlarının sayısı hızla artıyor. Bu sevindirici bir şey. Siz benim yazdıklarımı sordunuz ben işin kolayına kaçıp başkalarının yazdıkları üstünden cümle kurdum. Yine de durum böyle ve benim yazdıklarım da başka yazılanlardan pek farklı değil doğrusunu isterseniz.

Söyleşi için teşekkür ederim...Hem gezi hem şiir dolu serüveninize  devam etmeniz dileğiyle...

Emek verip bunca incelikli soru hazırladığınız için ben teşekkür ederim, düşünmeme yardımcı oldunuz.

 

Özcan Yurdalan, Bir Seyyahın Kaybolma Kılavuzu - Yolcular İçin El Aynası-1,Agora Kitaplığı, 2010, 214 sayfa.

Yorumlar (3)
emine 12 yıl önce
sorular güzel ama verilen cevaplar son zamanlarda duyduğum en güzel şeyler...kitabı gerçekten çok merak ettim...çok güzel olmuş..
zeynep can 12 yıl önce
okul ile ilgili şiir yazmak için ne yapmalıyım
zeynep can 12 yıl önce
OKUL İLE İLGİLİ ŞİİR YAZMAK İÇİN NE YAPMAYLIYIM
16
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?