Siyasetin perde arkasına dair

Mehmet Keçeciler’le yapılan uzun söyleşiden oluşan Merkez Siyasetin Perde Arkası adını taşıyan kitap, Türkiye’deki siyasî ortamın hararetli olduğu bir dönemde hazırlanmış. Bu yüzden olsa gerek 28 Şubat sadece AKP’nin kozuna dönüşümü açısından ele alınmış ve son derece önemli olan “eşik yıllar” atlanmış. Ona bakılırsa, AKP'nin genetik kodlarında Milli Görüş geleneği ile ANAP ve DYP mirasının iç çelişkileri, anlayış farklılıkları ve tarihsel kökleri birbirinden oldukça farklıdır

Siyasetin perde arkasına dair

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Birkaç yıl içinde yayımlanan siyasî anı mahiyetindeki söyleşi kitapları, Türkiye’de 1970 sonrasına dair, siyasi ve sosyal birtakım değerlendirmeler yapmayı mümkün kılması açısından önemsenmeli. Zira herkesin kendince varsaydığı doğruları sunarken, çelişkileri yahut onunla röportaj yapanların niyetleri de açığa çıkar bu kitaplarda. Her zaman safiyane ve samimi “niyetlerle” oluşmaz denilebilir bu kitaplar için; dolayısıyla bazı zorluklar, sanılar, önyargılar ve allayıp pullamalar da beraberinde gelir. Öyle ya da böyle bu tarz anıların yayımlanmış olması başlı başına değerli. Ancak, bunların ürettikleri imgelerin gölgesini dikkate alarak okunduklarında doğru bir çerçeveye yerleştirilebileceği de daima hatırda tutulmalıdır.

Bilindiği üzere AKP devri, imaj üreten medyanın da katkısıyla farklı bir Turgut Özal algısının inşasına zemin hazırladı. Bir kişiyi sevmenin, beğenmenin ya da bunların tersinin çok değişik sebepleri vardır elbette. Bunlar her zaman saf ve katışıksız duyguların neticesi değildir. Bu imaj yüklü algı, yıllar içinde farklılık hatta büyük bir zıtlıkla da malul oldu. İşte bunun bir parçası olarak, son yıllarda ANAP’ta bulunmuş isimlerle yapılan röportajlarda, AKP’nin otoriterleştiği düşünülen vasatta, sanattan anlayan, mizah kulağı gelişkin, kendi kendine gülebilen “her eve lazım” bir Turgut Özal imajı oluşturulması taktiği işe koşuldu. Esasında, bu alımlamanın bile yeniden düşünülmesi başlı başına ilginç ipuçları sunacaktır. Yakın zamanda olup bitenlerin perspektifiyle, üslup meseleleri hatırlanır ve orada öylesine durduğu varsayılan geçmiş yeniden çağrılır. Böylelikle, Recep Tayyip Erdoğan’ın diline Özal üzerinden “lanet okuma” imkânı elde edilirken merkez sağ siyasetin yeniden toparlanmasına dönük soyu kesik çabalar kulvarının yeniden hareketlenmesi umut edilir. Siyasetin bilgesi olarak sunulan, kerteriz alınan ve referans noktası bellenen kişilerin söyledikleri hem bir eleştiri hem de farklı bir imaj üretimini sürekli kılmaya matuf olarak gündeme malumat taşıyan arterlerde daha ziyade kriz zamanlarında öne çıkarılır. Sağdan soldan duyulanlar, önceden verilen kararlar, izlenimler, gönüllü ve gönülsüz dâhil olunan eylemler bir kararı pekiştirmek veya güçlendirmek isteğiyle yeniden hatırlanır.

“KEÇELİ” SÖYLEŞİLER

Çoğu kez bu boyutu dikkate alınmayan bahsettiğimiz siyasî anılar açısından Mehmet Keçeciler’le yapılan uzun söyleşiden oluşan Merkez Siyasetin Perde Arkası adını taşıyan kitap yararlı olabilir. Bilindiği üzere, Mehmet Keçeciler, dört eğilimi barındırmanın yanında “ilerici muhafazakâr” olarak da selamlanan ANAP’ın önemli isimlerinden ve muhafazakâr kimliğiyle ön planda olan bir siyasetçi. Bu kimliği sebebiyle, seksenli yıllarda biranın alkollü içki sayılması, müstehcen yayınlarla mücadele konusundaki çalışmaları belli çevrelerce eleştirildi. Sol muhalefetin gündeme getirdiği bu suçlamalarda, sürekli olarak onun bir dönem sistem içi İslâmcılığın partilerinden MSP’li oluşuna özellikle vurgu yapıldı. Bir bakıma MSP üzerinden Keçeciler’im laiklik ilkesine bağlı olmadığı veya bu ilkeyi “kalben tasdik” noktasında sorunlarının olduğuna dair kaygılar ifade edilecektir.

Tekrar kitaba gelirsek; Hale Gönültaş’ın hazırladığı kitap için, çekinmeden “keçeli” tabirini kullanabiliriz. Bilenler bilir; keçe, “yapağı veya keçi kılının dokunmadan yalnızca dövülmesiyle elde edilen kaba kumaşa” denir. Gönültaş, her ne kadar cevabını tam olarak alamadığı sorulara, tekrar döndüğünü ifade etse de çoğu cevap bana kalırsa yetersiz. Bu yüzden “kaba” ve işlenmeden kalmış söyleşiler, hatıralarda karşımıza çıkan ayrıntılı bir anlatımdan oldukça uzak ve kişi kadrosu sınırlı. Bazı bölümlerde tarih hataları bazı bölümlerde ise hemen fark edilen çelişkiler var. Bir iki örnek vermek gerekirse şunları sıralayabiliriz: Konya’da düzenlenen Kudüs mitinginin, tarihiyle( kitapta 1978 tarihinden söz ediliyor, ardından 6 gün sonra darbe oldu deniyor), ANAP ve cemaatler ilişkisi konusunda söylenenleri (bir yerde cemaatlerin milletvekili pazarlığı yaptığı ifade edilirken başka bir yerde cemaatlerin desteğini istemedik denilmekte) öncelikle anabiliriz.

İki ay boyunca günde üç saat olmak üzere kırk saate yakın görüşme yapılarak hazırlanan kitap, Türkiye’deki siyasî ortamın hararetli olduğu bir dönemde hazırlanmış. Bu yüzden olsa gerek 28 Şubat sadece AKP’nin kozuna dönüşümü açısından ele alınmış ve son derece önemli olan “eşik yıllar” atlanmış. Ona bakılırsa, AKP'nin genetik kodlarında Milli Görüş geleneği ile ANAP ve DYP mirasının iç çelişkileri, anlayış farklılıkları ve tarihsel kökleri birbirinden oldukça farklıdır.Şubat 2014’te yayımlanan kitapta Gezi Parkı olaylarına ilişkin ufak da olsa bir bölüm var, fakat 17 Aralık sonrasına ilişkin hiçbir şey yok. “Hoca Mehmet” ve “Reis” lakaplarıyla da bilinen Keçeciler’in “sır” olarak sakladığı, perde arkasında kalan birtakım olaylara da açıklık getirdiği söyleniyor ki, hakikaten böyle bölümleri var söyleşilerin. Sözgelimi Ankara Siyasalda Mahir Çayan’la birinci sınıfta aynı yurtta kaldığı sıralarda yaşanan, “Menemen’de Atatürk büstünün kırılması” ajitasyonundan sonra yaşanan protesto olayını anlattığı satırlar solun eylem stratejisi açısından ilginç. Şayet anlatılanlar doğruysa, Mahir Çayan ve arkadaşları bir Cumartesi günü “Atam sana uzanan elleri kıracağız” afişi hazırlar kaldıkları yurtta. Sonraki Salı günü bahsedilen olay meydana gelir ve Perşembe günü olaydan önce hazırlanan afişlerle eylem yapılır. Gene ANAP hakkında vermiş olduğu birtakım bilgiler, bu partiye ilişkin çalışmalar açısından yararlı olabilir.

Keçeciler’in yetişme süreci, okuduğu okullar (ve gazetelerle dergiler) hakkında anlattıkları memleketin sosyo-kültürel değişimi açısından üzerinde durulmayı hak ediyor. İmam Hatip okulunda aldığı din eğitiminin “hak/hukuk” konularında kendisine kazandırmış olduklarını açık yüreklilikle ifade ediyor. Muhafazakârlıklar arasında yapmış olduğu ayrımlar da yabana atılmamalı tabii. Onun, modernleşmeye açık muhafazakârlık tanımı aynı zamanda tekkeye türbeye çaput bağlamayı ve buralardan medet ummayı, hacı hocalara muska yazdırmayı yadsır. Muhtemelen bu konularda anlattıklarından “tekno-muhafazakârlık” çalışmalarının detaylandırılması sürecinde yararlanılacaktır.

Kitabın, 1980’ler ve 1990’lar hakkında olduğu kadar, günümüzle ilintili olarak inşa ettiği “Özal mitolojisi”nden bağımsız okunması çoğu kere mümkün olmaz. Zira söz alınan vasatın tarihi, siyasi atkıların mutlaka dikkate alınması gerektiğini zaruri kılar. Söyleşi kitabı okunduğunda, Gezi Parkı olaylarının yol açtığı hararetli tartışmalar, bu tartışmalar esnasında kullanılan dil, üslup, değerlendirme ölçütleri, yaklaşım biçimleri ve genel olarak dönemin atmosferi hakkında bilgi sahibi olunur. Keçeciler’in, Geziden hareketle halkın bir politik alternatife ihtiyacını açıkça dile getirdiğini söylemesi kitabın geneline yansıyan “makul” siyasetçi portresinin epey uzağına düşmektedir aslına bakılırsa. Muhalefet boşluğunun dile getirilmesinden sonra ANAP’ın mirasından söz edilmesi de bahsettiğimiz hararetle alakalı olsa gerek. Gene dönem değerlerini, sorunlarını, yaklaşım ölçütlerini, tartışma konu ve başlıklarından öne çıkanları belgeleyici ilginç satırlar var. Şimdinin gözleriyle bakıldığında azıcık gülünç bulunabilecek ama o günlerin gündeminde başköşeyi işgal eden bir dolu iddialı söz var. Kitapta yer alan her şeyin değersiz olduğunu iddia ediyor değilim. Fakat esas olarak söyleşi kitabının daha çok “şimdiye” tekabül eden konulara dair söyledikleriyle ilgili olduğunu belirtmek isterim.

MSP, CEMAATLER VE İSLÂMCILIĞIN YÜKSELİŞİ

Bilindiği gibi, Mehmet Keçeciler MSP ile ANAP arasında gelip gidenler açısından önemlidir. Ankara Siyasalda okurken kedini “milliyetçi muhafazakâr” olarak tanımladığını ifade eden Keçeciler’e Paris’te bulunduğu yıllarda, MSP’de siyaset yapması teklif edilir. O yıllarda, MSP onu, Konya’dan Belediye Başkanlığı için aday göstermeyi düşünür. Fakat o, vali olmak istediğinden buna sıcak bakmaz, daha da önemlisi kendini, din siyaset ilişkisi, ekonomi başta olmak üzere MSP’ye yakın hissetmez. Ne var ki, bunu anlatma biçimi bir dönem içinde olduğu partiyi karikatürize eder tarzdadır. Merak edenler, partiye alınacak makam şoförlerinin dua bilgilerinin ölçüldüğünü anlattığı sayfaları okuyabilirler. Gelin görün ki, Tahir Büyükkörükçü hocanın ikna siyasetiyle Keçeciler’in kendini yakın hissetmediği partiden belediye başkan adaylığı gerçekleşir. Yapılan seçimleri kazanan fakat CHP’nin usul çerçevesinde yapmış olduğu itirazdan sonra daha büyük bir oy oranıyla tekrar kazanan Keçeciler, 1977 ile 1980 yılları arasında Konya belediye başkanlığı görevini yürütür. Fakat YSK, tekrarlanması kararını verdiği belediye seçimlerinde belediye meclis üyeliği seçimlerini yenilemez. Bununla da kalmaz, MSP’nin üyeliklerini iptal ederek bu üyelikleri diğer partilerin aldıkları oy oranında onlar arasında dağıtmak suretiyle büyük bir haksızlığa sebep olmaktan da kaçınmaz. 1980’de Konya’da düzenlenen ve 12 Eylül darbesinin gerekçeleri arasında sayılan Kudüs mitingi öncesinde MSP’den istifa eder fakat istifası mitingden sonra açıklanır. Ayrıca bu istifa sürecini başlatan miting kararını, Kudüs mitingi esnasında ayağa kalkmayan kişilerden evvel bu miting üzerinden birtakım operasyonlar yapılacağını sezdiğini/duyduğunu ve bunu Erbakan’a anlattığını fakat ikna edemediğini epey tafsilatlı bir biçimde anlatır. Nasıl ele alınırsa alınsın, Keçeciler’in, söz konusu yılları bugünden değerlendirmesi Türk siyasî hayatının kırılmalarını, geçişken durumlarını anlamak açısından değerli. Esasında onun MSP ve Erbakan konusunda saklamaya gerek duymadan söyledikleri, öteden beri bu partiyle ilişkisinin zoraki olmasından kaynaklanır. Anılarını dillendirirken dipte duran takıntılarını da dillendirir her daim.

Keçeciler gibi merkez sağ siyasetçilerin söylediklerini anlamlandırmaya çalışırken unutulmaması gereken temel konulardan biri, onların merkez sağda olmaktan kaynaklanan yaklaşım tarzlarıdır. Kaldı ki hâlen belli ölçüde bu geleneğe sahip çıkmaya çalışırlar. Sözgelimi, devlet ve cemaatler konusunda bu kitapta söyledikleri bunu destekler mahiyettedir. İsrail’le ilişkilerin iyileştirilmesine dönük arayışlar ANAP döneminin önemli konularından biridir. Turgut Özal, İsrail’le ilişkileri normalleştirmek istemekte fakat parti içindeki muhafazakârlardan gelecek tepkilerden kaygı duymaktadır. Bu süreçte hem parti içindeki vekilleri hem de cemaatleri ikna etme görevi Mehmet Keçeciler’e düşer, devamını ondan dinleyelim:

“Kudüs’ün işgalinden sonra İsrail ile ilişkiler maslahatgüzar düzeyindeydi. Turgut Bey bana, ‘İsrail ile ilişkileri büyükelçilik seviyesine getirerek normalleştirmek istediğini, ancak parti içindeki muhafazakârlardan gelecek tepkilerden kaygı duyduğunu söyledi ve ‘Muhafazakâr kanaat olarak bana destek vermezseniz partiyi bölmüş olursunuz. Sen arkadaşları ikna eder misin?’ isteğinde bulundu. ‘Başka çaremiz yok mu?’ diye sordum, ‘Hayır, yok’ yanıtını alınca, ‘Bana bir ay süre verin. Vekil arkadaşlarla gruplar halinde konuşacağım bir de kanaat önderlerini ziyaret etmem lazım’ dedim.

(…)

O dönemde teşkilat başkanıydım. Milletvekilleri ile 10’ar kişilik gruplar halinde toplantılar yaptık. ‘Yahudilerden dost olmaz’ diyenler de çıktı ama milli çıkarlarımızın üstünlüğüne dikkat çekerek, ikna ettim. Mahmut Ustaosmanoğlu (İsmailağa Cemaati), Kemal Kaçar (Süleymancılar), Prof. Mehmet Esat Coşan (Nakşibendî şeyhi) ve Fethullah Gülen’i (Gülen cemaati) ziyaret ettim. İsrail ile ilişkilerin normalleştirileceğini söyledim ve hepsinden de ‘Siz öyle münasip gördüyseniz tamam’ yanıtını aldım. Necmettin Erbakan ve Süleyman Demirel ciddi tepki gösterdiler, fakat hem kanaat önderlerinden hem de parti içinden çatlak ses çıkmayınca bir süre şaşırdılar, sonra sustular. Sonuç olarak Yahudi lobisi ile anlaştık.”

Söz ve söylenti parçaları bir kararı pekiştirmek ve güçlendirmek maksadıyla bir araya getirilmiş midir, orası bilinmez fakat bu satırlar bence hayati derecede önemli. Sakınılması gereken kokuşmuş uzlaşmalardan daha fazlası da var bu atkı siyasetinde. Anlatıldığına göre, İsrail ile ilişkiler normalleşince, ABD’nin Türkiye üzerindeki ambargosu kalkmıştır. Bu açıdan cemaat ve siyaset ilişkilerin mahiyetine dair anlatılmayan pek çok olayın olduğunu tahmin etmek güç olmasa gerek.

Buna mukabil, 12 Eylül döneminde askerlerin cemaatlerle yakın ilişki içinde olup olmadıkları konusunda bir tanıklığının olmadığını anlatır. Ancak, askerlerin cemaatlerle temas kurmak suretiyle 1982 Anayasası’na destek aradıklarını ve bunu bulduklarını açıklar. O yüzden cemaatlerin bir kısım faaliyetlerinin görmezden gelindiği tespitini yapar. ANAP döneminde askerlerin darbe öncesinde kapatılmasını istedikleri Süleymancı Kur’an kurslarını kapatmadıklarını ifade eder. 12 Eylül sonrasında Fethullah Gülen ve hareketi hakkında söyledikleri bugünden bakıldığında son derece “iyimser” bulunabilir. Fakat dönemsel değerlendirmeler açısından mutlaka dikkate alınması gerektiğinde şüphe yoktur. Keçeciler’in, Gülen’le tanışıklığı Konya belediye başkanlığı dönemine rastlar. Gülen o yıllarda bir vaaz için Konya’ya gelmiştir ve ardından İzmir’e dönecektir. Gelgelelim dönüş için kullandıkları arabanın benzini bitmiştir, bundan dolayı hocanın adamları belediyeye gelip durumu anlatarak benzin isterler. Bir süre sonra Fethullah Gülen de gelir belediyeye onunla bir saate yakın sohbet ederler.

1990’lı yıllarda Fethullah Gülen’in yurt dışındaki okullarından dolayı Turgut Özal’la yolları kesişir. Bunun sebebi, Milli Eğitim Bakanlığının yurt dışı eğitiminin başarısız olmasıdır. O yıllarda yurt dışında görevlendirilen personeller arasında anayasanın eşitlik şartı gereği maaş farkından dolayı büyük sorunlar çıkar. Bunlardan bir kısmı Anayasa Mahkemesine de intikal eder ve mahkeme büyükelçi ile öğretmenin maaşının eşit olması gerektiğine hükmeder. Bürokrasideki bu karışıklık, Turgut Özal’ın, Fethullah Gülen’in yurt dışındaki okullarına destek vermesinin yolunu açar bir yönüyle. Özal, komünizm sonrasında Türkî cumhuriyetlerde Gülen’in okullarının açılmasın aracılık eder. Keçeciler’in Gülen ve siyaset ilişkisi konusunda söyledikleri 17 Aralık öncesi için kısmen doğru addedilebilirse de artık günümüzde pek anlamlı değildir. Söyleşilerin yapıldığı dönemde AKP ile Gülen hareketi arasında var olan gerilimin üstünü örtme taktiği kitapta çok açık. Kitabın bahsettiğimiz bölümlerinin, Fethullah Gülen hareketine bağlı olan medya organlarınca, gün yüzüne çıkan kavgada fonksiyonel bulunduğundan ötürü müracaat edildiğini de kaydetmemiz lazım. Keşke kitabın bu kısımları yayın tarihinin geciktiği dikkate alınarak tadil edilseydi. Belki kitabın cemaatler ve devlet ilişkisine dair bölümlerinin Keçeciler’le yeniden konuşulması farklı anekdotlarının hatırlanmasını beraberinde getirebilirdi.

Keçeciler’in anlattığına bakılırsa, Gülen ANAP hükümetlerinden herhangi bir siyasi talepte bulunmamıştır. Tabii 12 Eylül sonrasında, tutuklanmayacağı garantisi elde etmek için Özal’a haber göndermesini unutmamak lazım. O yıllarda henüz büyük bir yapı olmayan Gülen hareketinin aksine, Süleymancılar milletvekili pazarlığı yapmışlar hundan dolayı onlara üç beş milletvekili kontenjanı tanımışlardır. Ancak Keçeciler, sistematik eğitim yatırımının yapıldığı okullardan mezun olanların devlette yüksek makam ve mevkilerde işe başlamalarını dolaylı bir iktidar talebi olarak görmemesi bir bakış sorununun varlığını akla getirmekte.

12 Eylül sonrasında İslâmî hareketin yükselişe geçmesinin sebepleri konuşulurken çok farklı açıklamalar gündeme gelir. Sol yaklaşımlar bunu doğrudan doğruya Türk-İslâm sentezine oradan da dış güçlere bağlamayı tercih eder. Buna karşın İslâmcılar, gözle görülür olan yükselişi “kalem kalesi”ndeki çabalara bağlama yanlısıdırlar ki, büyük ölçüde doğrudur bu değerlendirme tarzı. Keçeciler bu konuda önce MSP’li yılları da dikkate alarak şunları söylüyor:

“İslamcıların kaba kuvvet geleneği yoktur ve o dönemlerde İslamcılar, ülkücüler kadar teşkilatlı değillerdi. İslamcılar meşru müdafaa ile MSP’nin rahat siyaset yapmasına çabalıyorlardı. Ülkücüler ise kaba kuvvetten yanaydı ve iyi teşkilatlanmışlardı. Ülkücüler ve solcular ise MSP toplantılarını basıyorlardı. MSP içinde de kadrolarını korumak için Akıncılar adı verilen grup oluştu. Bu grup, koruyucu tim gibi hareket ediyordu. Akıncılar kendilerini korudular, ama kaba kuvvetleri yoktu. 12 Eylül’de solcuların yanı sıra ülkücülerin de tutuklanmasının nedeni hedefe ulaşmak için kaba kuvvete başvurmalarıdır. İslami hareket o dönemde yükselişe geçti, çünkü kendilerini koruma içgüdüsü içindelerdi.”

Ardından, 12 Eylül sonrasında ülkücüler arasında İslâmcı söylemin belirginleşmesine karşın darbeyi yapanların İslâm karşıtı bir dil kullanmaktan geri durmadıkları ama İslamcılığın günden güne yükseldiği zamanlar geliyor. Keçeciler, acaba askerlerin ülkücüleri tutuklaması bilinçli bir tercihin sonucu muydu, şeklindeki soruya verdiği cevap anılmaya değer:

“Asker, ülkücüleri hapsederken İslamcılığın bu kadar ilerleyeceğini, ülkücülerin bu denli İslama yönelebileceklerini hesap edemedi. O dönemi yaşadım. Cezaevine giren hem MHP’li hem de MSP’li tanıdıklarım vardı. Çıktıktan sonra onlarla görüştüm. Ülkücüler, ülkücü olarak çıktılar, ama devlete olan güvenlerini kaybettiler. Çünkü ülkücüler devletin bekası için ölümü göze alıyorlardı. Ama cezaevi sonrasında, ‘artık bu devlet için ölmeye değmez’ noktasına geldiler. Bir de cezaevlerinde, ‘Nutuk’u, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni ezberletmek’, ezberleyemeyenlere zorla ezberletmeleri, ya da işkence yapmaları ülkücülerde hınç doğurdu. Öte taraftan cezaevindeyken yaşadıkları hayal kırıklığı ile daha çok İslam’a yöneldiler.”

Merkez Siyasetin Perde Arkası, geçmişi sistemsiz olarak hatırlama alıştırmaları açısından son derece ilginç bir kitap. Merak ettiğim husus şu; bu hatıralar yayımlanalı epey oldu ve bildiğim kadarıyla herhangi bir tekziple karşılaşmadı. Keçeciler’in kendi döneminde alınan siyasi kararlardan bir kısmını sebepleriyle birlikte aktardığını hatırlatarak bunu söyleme gereği duyduğumu özellikle belirtmeliyim. Son kertede, siyasî ve kültürel sürekliliği sadece olumluluklar ekseninde değil, farklı boyutlarıyla ele alma lüzumu hissedildiğinde, “emekli” siyasîlerin hatıraları, vazgeçilemeyecek eserler arasına mutlaka girecektir.

Mehmet Keçeciler, Merkez Siyasetin Perde Arkası, Söyleşi: Hale Gönültaş, Hayy Kitap, 2014, 240 sayfa.

Güncelleme Tarihi: 17 Kasım 2014, 13:12
banner53
YORUM EKLE

banner39