Siyasi mücadelenin kültürel varisliği

Günümüzde kültür, 15 Temmuz’un mirası üzerine kurulan halkla ilişkilerden azami ölçüde faydalanarak yeni ihtiyaç ve arzu tohumları serperek yeni taleplerin dile getirilmesini de içeriyor. İki farklı konumlanıştan bahsedilebilir galiba; bir tarafta Kulturkampf yani kültürel mücadele diğer taraftaysa mücadeleden uzaklığın ruhsuz kayıtsızlığı. Aslında bütün bunlar, 15 Temmuz gecesi yaşanan başarısız darbe girişiminin kültürel alanın aktörleri/paydaşları arasında çok önemli bir etkide bulunduğunu ispatlıyor.

Siyasi mücadelenin kültürel varisliği

Asım Öz | Dünya Bülteni/ Kültür Servisi

15 Temmuz darbe girişimi ve işgal hareketinin ardından yayın dünyasına bakıldığında kültürel seçkinlerin kültürel hiyerarşinin daha alt kısımlarına yerleştirmekten çekince duymadığı pek çok kitap ve yazının yayımlanmakta olduğu görülmektedir. Ne olduğunu olgusal olarak anlamaya çalışmaktan ziyade, klişeleri yazarak eski hesapları görmeye matuf kitapların satış rakamlarında ilk sıralara fırlaması, televizyon programlarının hemen kitaplaştırılması, 17/25 Aralık operasyonları karşısında duyulan coşkuyu unutarak, son girişimi ‘birinci darbe’ olarak değerlendirme kurnazlığı gibi birtakım ‘göstergeler’ hemen fark edilmektedir.

Öte yandan darbeye karşı çıkan metinlerin, gözden düşmemek/göze girmek için albüm tarzının ötesinde oldukça maliyetli bir biçimde kitaplaştırılması durumu da var. Bu bakımdan Ercan Yıldırım’ın İtibar’da yayımlanan “15 Temmuz Ticareti” başlıklı yazısının örneklem kısmını süreklilik arz edecek şekilde genişletecek kitabımsı yayınların, daha cafcaflı hale gelerek sayılarının artmakta olduğunu söylemek abartılı görülmemelidir. Aslında bütün bunlar moda denilen olgunun asla olmuş bir şey değil sürekli oluşum halinde bir şey olduğunu düşündürür. Böyle gün gibi aşikâr bir şeyi vurgulamaya neden mi gerek duyuyorum? Türkiye’deki yayıncıların önemli bir kısmı eskiden olduğu gibi kriz zamanlarında bu tür kitaplar yayımlama konusunda hiç olmadığı kadar istikrarlı da ondan!

Gelgelelim hafızalarımız uzun erimli değil ama dönüp biraz geriye bakar, sadece 2002 sonrası Türkiye’sinde kriz ve karar anlarında çıkan kitaplarına biraz daha yakından bakılırsa çığırtkanlık konusunda yayıncıların ne kadar mahir oldukları fark edilecektir. O bayat, beylik kitap adları, analitik olamayan duyarlıklar…

KÜLTÜREL TÜKETİM REPERTUARI

Bilindiği gibi bir yön arayışı olarak “İslâmcılık”, yerine koyabilecek daha iyi bir şey olmadığı zamanlarda yetersiz ama gerekli durumlarda kullanılan dengeleyici bir kavram. Bu açıdan, İslâmcı olmaktan ziyade kendisini İslâmcı olarak tanımlayanların darbe sonrasındaki kültür/düşünce fukaralığını seçkinciliğe isyan olarak sunmaya çalışmalarından da bahsetmek gerekir. Görünüşte, katı olan belli iktidar öbeklerini çözmek için yapılan bir girişim hatta yerine getirilmesi gereken bir görevin niyet bildirisi bu. Oysa şunun farkındayız ki, bahsettiğimiz cenahın kahir ekseriyetinin gerçekte İslâmcı düşünce ile münasebetleri son derece zayıftır. Gerçekte olsa olsa milliyetçi bakışa sahip olan bu çevreler dönemin siyasal ikliminden de etkilenerek durup dururken İslâmcılığı sahiplenmiştir. Bir zamanlar bu akıma dudak büküp burun kıvıranların birdenbire gündelik konuşmalarında/yazılarında İslâmcılıktan bahseder hale gelmelerinin izahı yapılmadan ufarak da olsa mesafe alabilmemiz mümkün görünmüyor. Elbette bu sahipleniş uzun vadede bir ikrarı hatta belli bir idraki içeren İslâmî bilinci ve uyanışı berkitebilir fakat şimdilik durum bunun çok uzağında. Bu alandaki kargaşalığın her şeyi tüketebilen yayın ortamının varlığına elan katkı sunmakta olduğu göz ardı edilemez. Galiba 1976’da kültür soruşturması çerçevesinde Milliyet Sanat dergisinde yayımlanan şu satırlar hâlâ geçerliliğini koruyor: “Türkiye’nin başlıca kültür sorunu, kültürel etkinliklerin sığlığı ve darlığıdır.”

 Elbette kültürel tüketim repertuarındaki bu durum, bu tarihte neler olduğu, sürecin hangi ayaklardan oluştuğu, düşmeyi önlemek açısından kritik bir tarih olarak anılmayı hak eden 15 Temmuz bağlamında neleri söylemenin uygun düşüp düşmediği gibi konularda makul izahlarla karşılaşmayacağımız anlamına gelmez.

Enteresandır, son darbeye karşı çıkanlara karşı çıkmak da moda olmaya başladı kültürel alanda. Bunu bir yanıyla ikiyüzlü tutum ve tavırlara karşı haklı bir tepki olarak da görebiliriz. Gerçekten de darbenin püskürtülmesi, eskiden darbeci cenahla içli dışlı olan çevrelerde sahici olmayan birtakım tepkilere de yol açmıştır. Gelgelelim nedense onların oldukça becerikli olanları gemilerini dabılbatımla halen yüzdürüyorlar. Bazıları ise uzun zaman nesib makamında ikamet ettiler şimdiyse girizgâh ve methiye makamındalar. Galiba, İspanya İç Savaşı günlerinde entelijansiyanın fikir değişimlerinde paranın ve fiziksel güvenlik ihtiyacının yerine temas eden George Orwell son derece haklı

Bununla birlikte akışkan postmodernlik kültürünün aktörü olarak konumlanan ama aynı zamanda baştan çıkaracağı müşteriler için poz vermekte mahir olan birilerinin varlığı da yadsınamaz. Nankörlük kadar menfur bu zaviye retrospektif bakıştan uzak olarak ve fazla da anlamlı olmayan bir biçimde 15 Temmuz esnasındaki ve sonrasındaki edebi konumlanışları yerme konusunda son derece mahir. Zira onların nazarında neredeyse şiirlerin tümü düşük statüye sahip, edilgen olarak ele alınıyor. Üstelik bu doğrudan doğruya metinlerden hareketle değil afaki birkaç sosyal medya göstergesine tutunarak yapılıyor. Doğrusu söz konusu musluk gibi açıp kapanabilen duygulara yaslanan bu tepki benim görüşüme göre çok anlamlı değil.

 YERİNDE ŞAHİTLİĞE BURUN KIVIRMAK

Şunu biliyoruz ki, kültürel baştan çıkarma, aydınlatma ve asalet kazandırmanın aksine tek seferlik üstlenilen bir vazife değil fakat ucu açık bir faaliyettir. O sebeple başka bir şeyi eleştirme tavrı, içinde olunan aktivizmin dolaylı olarak olumlanmasını beraberinde getirir. Zaten kültürel züppelik züppeliğin havalı bir şekilde inkârından oluşmaz mı? Kısacası kendilerinin üstünlüğü duygusunu yaşamak tutkusu da diyebiliriz buna. Oysa ister sadece köşe yazısı olsun isterse farklı türde bir metin olsun şimdilik hissiyata tutunarak bu darbe girişimine karşı koymaya matuf ‘edebi’ metinlerin muhasebesini yapmak için henüz çok erken. Şüphesiz “poetik sonsuzluğa” kulaç atmak yerine tüketim ürünlerinin deposuna dâhil olarak maksimum etki yaratıp bir anda demode olanları dikkate almaya gerek olmadığını ayrıca belirtmeye lüzum yok.

Oysa şimdiye kadar elle tutulur şiirler, portre yazıları, söyleşiler/sözlü tarih ve de hikâyeler kaleme alındı. Dahası bunların “toplumcu” bir yönde gerçekleştiği de ifade edilebilir. Elyesa Koytak’ın, Fayrap’ın 15 Temmuz özel sayısında yayımlanan “15 Temmuz’un Dergileri” başlıklı kısa yazısı anılabilir bu minvalde. Hele hele hazırlıkları aylardır sürmekte olan bir derginin sırf adından (Temmuz) yola çıkarak birtakım vehimleri yorum olarak ileri sürmek anlaşılabilir gibi değildir.

Şunu da ayrıca belirtmek isterim ki “zamanında bir şahitlikle halkın yürüyüşüne” eşlik eden bu dergiyi çıkaran Ali Emre, şiir tarzı bakımından 15 Temmuz’a “en hazırlıklı” şairlerin başında gelir. Bunun için, 1990’lardan bu yana yayımlanan/kapanan birkaç dergiye bakmak yeterli olurdu. Açıkçası, bahsedilen dergiyi ve çabasını doğru perspektiften görebilmek için bunu unutmamak gerek. Gelgelelim festadan olsa gerek bunlar göz ardı edilebiliyor. Gerçeği göremeyecek kadar uygar olmanın bedelini ödüyoruz herhalde.

Hiç şüphesiz hasar tespiti babında önem arz eden satirik trajediyi gündeme getirmeye matuf girişimler de yok değil. Fetullahçılığın birinci darbe girişiminin ardından aylarca malum gazetenin lejyoner köşebentliğini yapan yahut oralara konuştuğunda İslâmcılığa tan etmekten geri kalmayanların isimlerinin kültürel mücadele platformunda zikredilmesi safların belirgin kılınması noktasında önemlidir. Fakat insan dönüp baktığında, Fetullahçıları destekleyenlerin ya da vaktinde desteklemiş olanların olağanüstü çeşitliliğine hayret ediyor!

Günümüzde kültür, 15 Temmuz’un mirası üzerine kurulan halkla ilişkilerden azami ölçüde faydalanarak yeni ihtiyaç ve arzu tohumları serperek yeni taleplerin dile getirilmesini de içeriyor. İki farklı konumlanıştan bahsedilebilir galiba; bir tarafta Kulturkampf yani kültürel mücadele diğer taraftaysa mücadeleden uzaklığın ruhsuz kayıtsızlığı. Son kısma Gezi Parkı olaylarında sokağı kutsayarak “sokak” güzellemesi yapan sol entelijansiyanın “sokak İslâmcı-faşistlere teslim” o yüzden “sokak cehennem” retoriğine yabancılık çekmeden, hiç vakit kaybetmeden geçivermesini de ekleyebiliriz gibi geliyor bana.

 Aslında bütün bunlar, 15 Temmuz gecesi yaşanan başarısız darbe girişiminin kültürel alanın aktörleri/paydaşları arasında çok önemli bir etkide bulunduğunu ispatlıyor. Henüz tatmin edilmemiş heveslerin peşinde olanların kararlı memnuniyetlerine karşı harekete geçilmesi yararlı olabilir. Ancak bu süreçte oluşan coşkunun kültürel veraset meselesini de gündeme getireceğini belirgin kılan hususlar da gözlerden kaçmıyor ve buna değinmeden geçmemek gerekiyor. 

Güncelleme Tarihi: 26 Kasım 2016, 14:13
YORUM EKLE

banner26

banner25