banner27

Son Dönem Pakistan ve Hindistan Öykücülüğü

'Pakistan Hindistan Öyküleri', İslam coğrafyasının son yüzyıldaki fotoğrafını gösteriyor. İslam ülkelerinin hal-i perişanı, öykülerinden okunuyor. Yazarlar yaşadıkları dönemin fotoğrafını çekiyor. Bazıları itiraz edebilir ama hakikat böyle.

Son Dönem Pakistan ve Hindistan Öykücülüğü

Recep Şükrü Güngör

Pakistan ve Hindistan’dan on beş öykücünün on sekiz öyküsünün çevirisinden oluşan Pakistan Hindistan Öyküleri, iyi bir dil işçiliğinden geçirilip okura sunulmuş. Hece Yayınları’ndan çıkan eserde yer alan öyküleri Celal Soydan çevirmiş. Cümlelerde çeviri hatası, cümle yanlışı, çeviri kokan ifadeler okunmuyor. Çeviri kitaplarda gördüğümüz birçok hatadan arındırılarak hazırlanmış kitapta derlenen öykülerin hemen çoğu kırsal yaşam öykülerinden oluşuyor. Pakistan henüz bir bağımsız devlet kimliğine bürünmeden önce Hindistan ile birlikteydi ve yazarların çoğunun doğum yerlerinde Hindistan ibaresi yer almaktadır. Öykücüler şehirde yaşasalar bile halkın hayatına tercüman olduklarından dile döktükleri hayat kırsal yaşamı ifade ediyor.

Tembellik baş belası

Munşi Parim Çand’dan çevrilen Kefen öyküsü bütün Ortadoğu’nun özeti gibidir. Baba ve oğul tembellikte zirveye çıkmış durumdalar. Bulurlarsa karınlarını doyuruyorlar, bulmazlarsa aç duruyorlar, derme çatma bir evde yaşıyorlar, çalışmaya gitmiyorlar, işçi arayanların ısrarlı çağırmalarına da cevap vermiyorlar. Açlıktan ölecek durumdalar ama hayat anlayışları gereği çalışmadan yaşamaya devam ediyorlar. Bir gün oğul evleniyor ve gelin çalışıyor. O zaman diliminde bayram ediyorlar. Gelinin doğum yapacağı akşam baba ile oğul ocağın başında ateşle ısınıyorlar ve külde patates pişirip yiyorlar. Gelin diğer odada doğum sancıları ile bağırıyor ama baba oğula, oğul babaya “sen bak” diyor. İkisi de gidip bakmıyor geline. Baba oğul ocağın başında uyuyakalıyorlar. Sabah uyandıklarında gelinin çoktan öldüğünü, çocuğunu doğuramadığını, etrafında sineklerin uçuştuğunu görüyorlar. Ağaya gidip kefen parası istiyorlar. Ağa bunları azarlıyor ama sonunda insafa geliyor, o cenazenin hatırı için üç beş kuruş para veriyor. Baba ile oğul kefen almak için şehre gidiyorlar. Şehirde kendilerini tutamayıp parayı barda harcıyorlar. Dönüş yolunda bir kefen veren bulunur diyerek sarhoş, kendilerinden geçmiş halde adımlarken bir ara ayılır gibi oluyorlar.

Öykünün ana fikri şu ki insan çalışsa da aç, çalışmasa da. Çiftçiler gece gündüz çalışıyor ama onlar da aç. Onların da bir şeyleri yok. İslam ülkelerinin tamamı olmasa bile bir kısmı bu düşünceyle yoğrulmuş insanlardan oluşuyor. Bunun bir plan dâhilinde Müslümanları düşünceden, ticaretten, hayattan, cihattan koparmak için bilinçli olduğunu düşünüyorum. Birçok Arap ülkesinde bir ot çiğneyerek kendinden geçen insan yığınları bunun bir göstergesidir. 1925’ten yakın zamana kadar askerlere kutu kutu “asker sigarası” verilmesi, tütün mamullerinin yaygınlaştırılması bunun bir işaretidir. İslam ülkeleri üzerinde büyük bir plan yapılmış ve bu plan hâlâ uygulamaya devam edilmektedir.

Kefen öyküsünde uyuşuk, tembel yaşayan ve bundan sonsuz memnuniyet duyan baba ile oğul bizi Sezai Karakoç’un “Yedi Oğul” şiirine götürüyor. Karakoç, o şiirde İslam ülkelerinin bir fotoğrafını çeker ve kurtuluş çarelerini anlatır. Söz konusu öyküde baba ile oğulun çökmüş, bitmiş ruh hali anlatılır. Bir toplum aile ile ayağa kalkar veya aile ile çöker. Türk devletlerinin temel dinamiği ailedir. Bu öyküde anlatılan bitmiş bir aile, Ortadoğu ülkelerinin bitmişliğini işaret eder. Bunu anlatmaktaki maksat, durumu görün ve tedbir alın demek içindir. Yazarın okuru uyarması böyledir.

Farklı anlayışların, zihniyetlerin, dünyaların öyküleri

Pakistan Hindistan Öyküleri genellikle klasik vaka öyküsünden oluşmaktadır. Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine dikkat edilerek yazılan öykülerdir. Bazı öyküler de postmodern tarza uygun öyküler. Öykünün yazılma aşaması, yazma biçimi, yazarının kendisinin de içinde olduğu öyküler. Yer yer fantastik öykülerle de kurgu oyunları ile de karşılaşmaktayız. Böylece öykünün her tarzının sergilendiğini görmekteyiz.

Pakistan Hindistan Öyküleri insan öykülerinden oluşuyor. Her öykünün merkezinde insan var. İnsansız bir öykü yok. Öykülerin hemen hepsinde toplumsal bir konu ele alınıyor ve toplum eleştirisi dile getiriliyor. Toplum meseleleri vakanın içine sırıtmadan, okuru rahatsız etmeden yerleştiriliyor. Bazen de yöneticilerin acizliği ele alınıyor.

Öyküler İslam dünyasına ait ama farklı dinler de mezhepler de öykülerde kendine yer buluyor. Farklı anlayışlar, zihniyetler, dünyalar öykülerde yer almaktadır. İslam dünyası dediğimiz coğrafya yekpare bir yapıdan oluşmamakta; içinde Hıristiyan, Yahudi gibi din mensupları ve çok çeşitli mezhep üyeleri bulunmaktadır. Bu durum öykülere de yansımıştır. Öykücülerin de hepsi Müslüman değildir.

İntizar Hüseyin’in Son İnsan öyküsü insanın maymundan geldiği fikrini ele alır ve herkesin maymunlaştığını ve son bir insanın kaldığını anlatır. Krişen Çandar’ın Kaçra Baba öyküsünde çöplükte yaşamak zorunda kalan bir adamın dramı anlatılırken aslında bizim halimizin perişanlığı dile getirilir. “O artık çok iyi biliyordu ki bu dünyada dürüstlük yok olabilir, bağlılık son bulabilir, birliktelik iflas edebilir ancak çöp ve kirlilik asla bitmez. Bütün dünyaya sırtını dönerek yaşamın bu son yolunu öğrenmişti.” (s.50)

Halide Hüseyin’in yazdığı Kapı başlıklı öykü, Mustafa Kutlu’nun Bu Böyledir hikâyesini hatırlatıyor. Çıkışın olmayışı, mecburiyet, mahkumiyet insan hayatını eline alıyor ve insanı bir çerçevenin içine mahkum ediyor. Mustafa Kutlu da o öyküsünde Türkiye cumhuriyetinde laik sistemle yaşamak zorunda kalan bir insanın mahkumiyetini ve çıkışı bulamayışını anlatıyor. Halide Hüseyin de kahramanının mahkumiyetini dile getiriyor.

Her dergi yeni sayısında farklı coğrafyalardan öyküler çevirip yayınlasa

Öykü nerede ve kim tarafından yazılırsa yazılsın, konu değişmiyor. İnsan halleri, yönetilenlerle yönetenlerin uyumsuzluğu, şehir ve insan ilişkileri, tabiat ve insan ilişkisi asla değişmiyor. İnsan her yerde yaşadığı mekanla da mücadele ediyor ve yaşama tutunmaya çalışıyor. Pakistan Hindistan Öyküleri de aynı merkez etrafında dönüyor. Munşi Parim Çand, Saadat Hasan Manto, Krişen Çandar, Gulam Abbas, Belvent Singh, Ahmet Nedim Kasimi, Racandar Singh Beydi, İntizar Hüseyin, Aşfak Ahmet, Mumtaz Mufti, İsmet Çağatay, Muhammed Munşa Yad, Halide Hüseyin, Mazhar-ul-İslam, Yunus Cavid’den çevrilen öykülerin ana konuları bunlar. Türk edebiyatında gördüğümüz çeşitlilik burada da karşımıza çıkıyor. Her yazar ayrı bir dünya yansıtıyor bize kendi öykü aynasından. Öykülerle Hindistan ve Pakistan devletlerinde dolaşırken bir taraftan da İslam coğrafyasını gözlemlemiş oluyoruz.

Celal Soydan, Hece Yayınları arasında yayınlanan bu kitabına on dokuzuncu yüzyılın yarısından sonra ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde doğmuş yazarların öykülerini seçip çevirmiş. Böylece modern dönem öykülerinin gelişim sürecini de görmemizi sağlamış.

Batı öykülerini bildiğimiz kadar kendi kıtamızın da öykülerini bilmemizin gerekliliğini her zaman söylerim. Hatta dergilerin her yeni sayısında yakın coğrafyamızdan bir öykü çevirip yayımlamalarını da öneririm. Buralar bizim gönül coğrafyamız. Savaşlar, suni sınırlar olmasa rahatça dolaşacağımız, ticaret yapacağımız, fikir alışverişinde bulunabileceğimiz coğrafya. Yani bu topraklar bizden, biz bu topraklardanız.

 

Kaynak: Dünya Bizim

Güncelleme Tarihi: 08 Mayıs 2018, 16:36
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner26

banner25