banner39

Söylenmeye değer olan nedir?

Atasoy Müftüoğlu’nun son kitabı genel değerlendirmelerini görmenin yanı sıra meseleleri yorumlayışında öne çıkan bakışını anlamak/hatırlamak bakımından önemli. Bununla birlikte sadece siyasi yorumlardan oluşuyor gözüyle bakılamaz Teslimiyetçilik Kader Değildir adlı kitabına

Kültür Sanat 06.08.2013, 11:59 06.08.2013, 11:59
Söylenmeye değer olan nedir?

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Günümüzde İslâmcılık içi tartışmaların bir önceki dönemin gündemlerinden ciddi oranda farklılaşmakta olduğu; çelişkilerin fark edildiği ve yoğunlaştığı görülüyor. Başlıca özelliği kaynaklara dönüş, sömürgeci siyaset karşıtlığı, Batı ve iktidar eleştirisi olarak karşımıza çıkan İslâmcılığın ötesine geçmiş durumdayız. Fakat bu geçiş pek de hayırla yad edilecek bir geçiş olmaktan oldukça uzak. Alabildiğine iç parçalanmanın yaşandığı şartlar bir yanıyla gelmekte olan sekülarizm telakkisini doğrular mahiyette. Aynı zamanda Ortadoğu'da karşımıza çıkan siyasi süreç, isyan ve ayaklanmalar önemli bir moment olarak gelecekte İslâmcılığın ne olacağını, sınırlarını veya imkanlarını belirleyecek tartışmalara da kapı aralayacak. Kanaatler, bilgiler ve hakikat ekseninde yaşanan ayrışma yeni bir dünyaya yönelik kolektif arzuyu/umudu/beklentiyi ya ön plana çıkaracak ya da bu tür yaklaşımları nostalji nesnesi haline getirecek. Belki şimdi, belki yarın...

SÜREKLİLİK VE MÜKERRERLİK

Bütün bunları abartılı görülebilir belki ama Atasoy Müftüoğlu'nun yeni çıkan kitabı ekseninde gündeme taşımamız mümkün. Atasoy Müftüoğlu'nun Arap baharını kıyasıya eleştiren düşünce ve değerlendirmeleri, gerek yazılarını ağırlıklı olarak yayımladığı İktibas dergisinin web sayfasında gerekse başka düzlemlerde çok büyük tartışmaları beraberinde getirdi. Son kitabı bu konudaki genel değerlendirmelerini görmenin yanı sıra meseleleri yorumlayışında öne çıkanları anlamak bakımından önemli. Bununla birlikte sadece siyasi yorumlardan oluşan bir eser gözüyle bakılamaz Teslimiyetçilik Kader Değildir adlı kitabına. Sanırım burada ortaya koymaya çalıştığı meseleler etrafındaki yaklaşımları nostaljik ve romantik algılardan kurtulmaya dönük bir eleştirellik. Dünyanın emperyalist finans kapital tarafından talan edildiği bir dönemde Müslüman dünyanın içinde bulunduğu hal kitabın temel gündemi olarak ortaya konulsa abartılmış olmaz.

Müftüoğlu, öteden beri yerleşik kanaatlere gözü kapalı teslim olmayı reddetme bilinci kazandırmayı, kanaatleri değiştirme olanağı sunmayı; taklit ve sürekli onaylamanın yerine tartışma ve rasyonel eleştiriyi koymayı hatta söz konusu olan ilke sorunuysa itaatin yerine isyanı koymayı önceledi. Gerçeğe itiraz ederek egemen kanaatler arasına "nifak tohumu" ekmiş olmasından dolayı tirajı yüksek bir gazetede bir kitabı hakkında çıkan değini yazısının sonradan kaldırılmış olmasını özellikle hatırlamak gerekir.

Müftüoğlu'nun son yazılarından oluşan kitabına değinmeden önce yazıların konteksti açısından yayımlandığı dergilere de dikkat çekmemiz gerekir. Bilindiği gibi onun yazıları eskiden bu yana edebiyat çevreleriyle ilişkilerinin iyi olmasına rağmen, ağırlıklı olarak siyasi/düşünce içerikli dergilerde okurlarıyla buluşurdu. İki binli yılların ilk on yılının büyük çoğunluğunda da gerçekliğini korudu bu durum. Ne var ki son yıllarda yazıları sadece İktibas, Vuslat, İtibar ve Hece dergilerinde yayımlanıyor. Lafı geçmişken Hece'ye de değinelim: Müftüoğlu'nun yeni eserleri yanında öncekilerinin de yeni basımlarının Hece Yayınları'ndan çıkmasına karşın Hece dergisinin özel sayılarında yer alan soruşturma cevaplarının dışında bu dergide yazılarının yayınlanmıyor oluşu insanı hayrete düşürüyor doğrusu.

Tekrar kitaba dönecek olursak; on dört yazıdan oluşan bütünlüğün okuması veya yorumlaması çeşitli tarzlarda yapılabilir. Metinler büyük ölçüde yazılmış oldukları mevcut tarihsel momentin kalıntılarını taşıyor gibi görünmektedir. Bir yanıyla doksanlı yılların Türk Müslümanlığı tartışmalarının beslediği uyumluluk bir yanıyla literalistik Vahhabi/Selefi yorumların beslediği aşırılıklara dikkat çekiliyor olması Müslüman dünyanın egemen kutuplarını gözler önüne sermekte.

Müslüman dünyanın geçirmiş/geçirmekte olduğu yılların entelektüel ve siyasi rengi hakkında pek çok eleştiri var. Nostalji, konformist ve romantik gelenekler, mezhepçilik, hoşgörü söylemi, propaganda amaçlı söylenceler, cemaat diktatörlükleri, zihinsel bölünmüşlükler, neoliberal hayat tarzı, neonurculuk ve bilinçsizlik yazılarda tekrar edilerek sıkça işlenen konular. Bu bakımdan kitabın sunuş yazısı aynı zamanda kitabın kavramsal özeti gibi de okunabilir. Son kertede yaratıcı bir tekrardan söz edebiliriz. Müftüoğlu, yazılarında, daha iyi bir dünya inşa etmek için sadece anlamayı değil aynı zamanda değiştirmeyi öne çıkarır fakat bunun mahiyeti konusunda kayda değer bir açıklama sunmaz. Müslümanlar onun yazılarında büyük ölçüde her tür kötülüğe maruz kalan nesne konumundadır adeta. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşananları değerlendirirken, buralarda ortaya çıkan hareketlerin yol ve yöntem önerebilecek, bir eylemi biçimlendirebilecek irade ve liderlikten uzak olduğunu düşünmesini de bu iradesizlik/maruz kalma hali bağlamında zikretmemiz gerekiyor.

BİR ADIM DAHA ATMA İHTİMALİ YOK MUDUR?

İstisnasız her ülkede İslâmi yapıların Avrupa-merkezci söyleme dâhil olduklarını düşünüyor Müftüoğlu. Ortadoğu'da statükocu yapılar, kurulu düzenler ortadan kaldırılmadığı halde Ortadoğu devrimlerinden söz edilmesini anlamsız buluyor ve bu yaklaşımları eleştiriyor: Mısır'daki darbeden önce yazılan ve muhtemelen değişmeyen kanaatlerini yansıtan şu satırları birlikte okuyalım: "Ortadoğu'da yaşanan isyanlar, ayaklanmalar ve gösterilerin çok sınırlı etkiler uyandırdığını kaydetmek gerekiyor. Bütün bu ayaklanmaların niceliği üzerinde değil niteliği üzerinde durulmalıdır. Ayaklanmalardan, isyanlardan yeni ve özgün bir inşa çıkmıyor. Bu ayaklanmalar sırasında devrim fikrinin sorumsuzca bozulduğunu, tahrif edildiğini gördük. Devrimler kurucu bir söylem, kurucu fikirler, kadrolar ister. Devrimler paradigma değişikliklerini gerçekleştirmek üzere yapılır.

Mağlup bir medeniyetin çocukları olduğunuz için niceliksel de olsa, her hareketlilik bizde umut ürpertilerine neden oluyor. Ayaklanan, isyan eden, değişim talebinde bulunan kesimlerin nasıl bir dünya, nasıl bir düzen, nasıl bir toplum, nasıl bir siyaset istedikleri konusunda tutarlı hiçbir analiz yapılmıyor. İsyancıların, protestocuların, muhaliflerin alternatif sistem önerisi, vizyonu, projesi ve çalışması yok. Politik liderlikleri değiştirmek mümkünken, temel yapı ve yaklaşımlar değişmiyor.

İnsanların hoşuna gidecek şeyler yazmaktan ve konuşmaktan vazgeçip söylenmeye değer olanı yazmalı ve konuşmalıyız. İslâm toplumlarında yeni bir politik arayıştan, hareketlilikten söz edilebilir, ancak alternatif politik bir bilinçten söz edilemez."

Dikkatli bir değerlendirmede bulunmak gerekirse bu pasajda salık verilen bakış açısı esasen büyük bir çelişkiyi de beraberinde getirmektedir. Şöyle ki; hem Müslüman dünyadaki İslâmcı yapılardan üst düzey erdemler, sorumluluklar beklemek hem de onları neredeyse tümüyle en ufak bir düşünüme bile muktedir olamayan ve tam anlamıyla dar kafalı zihinlere özgü iradesizlikle malul oldukları gerekçesiyle yadsımak aslında bir tür ütopyacılık yahut imkânsızı talep etmekle özdeştir. Oysa eleştirel cesaret kadar, adalet ve ümidi de dikkate almamız gerekmektedir. Pür iyimserlikle pür karamsarlık zıtların birliği yasası fehvasınca başka bir kurgunun önüne set çekmektedir. Sözgelimi şu ifadeler bu bağlamda dikkatle okunmalıdır: "Soğuk savaş döneminde komünizme karşı Amerika'nın himayesini seçen Müslümanlar, şimdilerde Şii'liğe karşı, Amerika'nın himayesini seçtiler. Eleştirel, özgün düşünme ve analiz yeteneğine sahip olmayan İslâmî cemaatler, bugün her tür konformizle, özellikle de resmi konformizmle bütünleşmiş bulunuyor.(...) İslâmcılık her tür konformizmi reddetmekle başlar.(...) Konformizmle bütünleşen İslâmi çevreler bugün, İslâmcılıktan ayrılarak Nayo'culuğa, muhayyel bir Suriye tehdidine karşı Patriotçuluğa doğru sürükleniyor"

Aktüel meseleler düzleminde gündeme getirilen konformizm eleştirisi olarak okunabilecek bu değerlendirmeler Abdurrahman Arslan'ın bazı metinlerine nazaran oldukça siyasaldır; salt epistemolojik değildir ama buna rağmen siyasi bir önerisi yoktur. Diğer taraftan neonurculuğun değerlendirilmesi konusunda Ali Bulaç'tan çok farklı düşünür. Buna karşın Mesel yıllığında Bulaç'ın bütün kitaplarının okunması gerektiğini ifade eder. Nasıl bir İslâmi dünya önerileceği veya İslâmi geleceğin ne olduğu konusunda belki zayıf İslâmcılık kavramı bir imkân olarak düşünülebilir. Her şeyi bilen/bildiği iddiasında olan bir İslâmcılıktan ziyade, şartlar içinde şartları aşmaya çalışan bir merhalecilik önerisi dikkate alınabilir. Dolayısıyla Ortadoğu'da yaşanan ayaklanmaların bu bağlamda yeniden gözden geçirilmesi hayati önemi olan bir konudur. Demokratik sürece dahil olmanın her tür dayatmayı kabul etmeye rıza göstermek olarak değerlendirilmiş olması da bana kalırsa adaletli bir yaklaşım olmaktan uzak. Mısır ve Tunus'ta İslâmcı partilerin kendi yerel gündemleri üzerinden bir şeyler yapmaya çalışmalarını kategorik olarak eleştirmek ve dışlamak da aynı şekilde buradaki aktörleri nesneleştirmektir. Ayaklanmalar eş zamanlı olarak hem yerel hem de evrensel olabilirler. Buralarda ortaya çıkan hareketliliğin oluşturacağı mümkünlüklerden yeni bir kurgu keşfetme imkânına kavuşacağımızı umabiliriz, hatta ummalıyız! Bugün eski gelenekleri tümüyle sona erdirme ve yeni bir gerçeği sıfırdan inşa etme çabasına dayanan kahramanlık odaklı devrimden farklı bir devrimle karşılaştığımız da göz ardı edilmemeli. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz tarihsel sekansta ortaya çıkan hareketliliklerin temel özelliklerini çözümlememiz icap ediyor. Gerçek bir kurgu yaratma imkanı hayatın içinden oluşturulabilir ancak. Elbette bu İslâmi bütünlüğü hatırlatan, online ilişkileri eleştiren, zihinsel devrime vurgu yapan Müftüoğlu'nun eleştirel dikkatinin tümüyle yanlış olduğu anlamına gelmez, gelmemeli de!

Şunu tekrar vurgulayalım: Müftüoğlu, Arap baharıyla gelen/gelmekte olan dönüşümün tam olarak neyden ibaret olduğu ve hangi siyasi ekonomik tercihlerce yönlendirildiğine dair politik bir yorum yapar. Ona göre sorun, geleceği varsayılan düzenin varolandan daha kötü olacağı şeklindedir. Eski model geride kalmıyor, siyasal dönüşüm sayesinde bütünsel yıkımdan inşadan kaçınılıyor. Genel olarak yazılarsa eleştirel sol entelektüel gelenekle polemik ve diyalog içinde oluşturulan bir eleştiri söz konusu. Neoliberalizme değinilen yazılarına taşıdığı temel sorunlar odağında bazı soruları da sormamak olmaz. Müftüoğlu, Arap uyanışını ve neoliberalizmi ele alırken, neoliberalizmin küre ölçeğinde tamamlanmayan/uygulanmayan yerler olduğunu ima eder. Bu doğru değildir oysa. Çünkü neoliberalizm Mısır'da ve başka yerlerde uzun zamandır uygulanmaktadır.

Oryantalizmin sömürgeciliğin keşif kolu olarak Müslüman coğrafya hakkında ürettiği bilgiler eleştirilir. Aslına bakarsanız bu bütünlüklü bir eleştiri değildir, değini düzlemindedir. Diğer taraftan Müftüoğlu'nun İslâmi cemaatleri mutlak bir edilgenlik ve teslimiyetçilik içerisinde görüyor olmasının bu bağlamda bir çelişki oluşturup oluşturmadığı tartışılmalıdır. Müslüman gençleri herhangi bir kimseye itaat ve sadakatle sınırlı olmayan, bunu aşan bir itaat ve sadakate davet eder. Yazılarda karşımıza çıkan söylem belli bir gramere göre kurulmuş belli bir önermeler düzeninin tekrarıdır. İslâmi hareketler içinde, diğer varolanlardan ayırdığı ve özel bir anlam yüklediği İran çözümlemelerinde, İran devriminin farklılığı yanında geriye doğru gidişi de öne çıkar: "İran'da bağımsız akıl yürütme (ictihad) temelinde gerçekleştirilen İslâm Devrimi bugün geriye doğru ilerliyor, bâtınî tevillere dayalı Ahbari söylemi İslâm toplumlarına ihraç etmeye çalışıyor. İran'ın ahlâk devrimini ihraç etmeye çalışması, İsnâaşeriye-Caferiye mezhebini ihraç etmeye çalışması bir şekilde anlaşılabilir, ancak bâtınî temellere dayalı Ahbariliği ihraç etmeye çalışması kabul edilemez." Sanıldığı gibi ne pahasına olursa olsun İran'ı savunmuyor Müftüoğlu. Fakat siyasi olarak özellikle de Suriye konusunda İran'ın politikalarının anlaşılabilir olduğunu ve bunun kesinlikle Baas diktatörlüğünü desteklemek anlamına gelmediğinin altını da ısrarla çiziyor.

ÇİTİ AŞMA İMKÂNI

Varolanı anlamayı ve yorumlamayı kendine uğraş edinen fakat mutlak olarak başkalık taşımayan kitap, Müftüoğlu'nun düşüncesinin evrildiği yeni gündem ve konuları hatırlamak bakımından kayda değer bir farklılığa sahip. Mesela Ilımlı İslâm, İslâmi bütünlük, neonurculuk gibi konuları önceki kitaplarında nasıl ele aldığı onu yakından takip edenlerin malumudur. Kitabında bunlara ilave olarak muhafazakârlık ve İslâmcılık kavramının yoğun olarak kullanıldığı göze çarpıyor yazılarda. Muhafazakârlık kavramı özelinde dile getirdiği yaklaşımlar muhafazakârlığın kötülüğü üzerinden yol almaktadır. Bu yönüyle egemen İslâmcı yorumun söylentileriyle paraleldir: "Müslümanlar olarak muhafazakâr, konformist bir gelenekle malûl olduğumuz için modern küresel sistemin oluşturduğu çitin içerisinde yaşıyoruz; her şeye, her yere, her olaya maalesef bu çitin içerisinden bakıyoruz. Çitin içerisinden görülebilecek yerleri görebiliyoruz. Çiti aşmak, kırmak, dışarı çıkmak, kendimize ait bir dünya, alan, iklim, bağlam oluşturmak gibi bir kaygımız yok. Bizlere dayatılan seküler paradigma içerisinde düşünüyor, bu paradigma doğrultusunda konuşuyor ve yazıyoruz."

İslâmcılığın konformist olmaması gerektiğini dile getirişindeki vurguda iktidar meselesi yoktur. Okuru yönlendirdiği esas mesele, sınırları çok da belirgin olmayan özgürlük kavramıdır: "Toplumlarımızın hâlen içerisinde bulundukları, bilinç ve algı bunalımından kurtulabilmeleri; sömürgeciliğin ve kültürel Oryantalizmin neden olduğu travmalarla hesaplaşabilmeleri için İslâmcılık mücadelesini bütün boyutlarıyla sahiplenmeleri ve güçlendirmeleri gerekir. İslâmcılığı siyasal ideoloji olarak yorumlamak, İslâmcı yönelişleri çarpıtmak anlamı taşır. İslâmcılık siyasal bir ideoloji değil, iktidar talebi değil, bir bilinç ve özgürlük mücadelesinin adıdır."

Bir başka yerde ise İslâmcılığın sadece politik bir ideoloji olarak telakki edilmesinin meydana getirdiği sıkıntılar üzerinde durur: "İslâmcılık düşüncesi, İslâm'ın bir bütün hâlinde tarihe kazandırılması, bir bütünlük içinde özgürleştirilmesi için her alanda yürütülmesi gereken bir mücadele biçimini içerir. İslâmcılık mücadelesini yalnızca politik bir ideoloji olarak algılayanlar, İslâmcılığı böyle takdim etmeye çalışanlar, kolonyalist etkiye maruz kaldıkları için böyle düşünüyorlar. İslâmcılığı politik bir klişe olarak görmek kadar büyük bir sapkınlık olamaz. İslâmcılık bir iktidar projesi değil, bir özgürlük projesidir."

"Düşüncesizleştirilen Toplumların Bağımsız Bir Gelecek İnşa Etmeleri Beklenemez" başlıklı metnin devamında İslâmcılık hakkındaki kanaatleri bir nebze daha sarih bir tanıma kavuşturur Müftüoğlu ve şunları ifade eder: "İslâmi ilgiyi, sorumluluğu yalnızca ahiret hayatıyla sınırlandırmak, Müslümanları dünyaya ilişkin sorumlulukları konusunda kayıtsızlığa sürüklüyor. Zulme, emperyalizme karşı, sömürgeciliğe ve ırkçılığa karşı teslimiyetçiliğe sevk ediyor. Bu noktada işaret edilmesi gereken İslâmcılık, her tür statükoculuğu, konformizmi, muhafazakârlığı reddeder, sürekli mücadele halinde olmayı ve direnişi önerir. İslâmcılık, sosyo-ekonomik ve politik bağımsızlığı, adaleti inşa etmek ister. İslâmcılık ibadet hayatıyla sınırlı bir din algısını tartışırken, İslâm'ı hayatın bütün boyutlarını kazandırmak üzere yeni bir bilince öncülük eder. Bağımsız, bilinçli, kararlı bir tercihin adı olan İslâmcılık, ulus-devlet dayatmalarından ve mukaddeslerinden özgürleşmek demektir."

Kitabın ilerleyen bölümlerinde karşımıza çıkan İslâmcılık tanımı, onun bu kavramı anlamlandırma biçimini oldukça iyi özetler: "Müslümanlar İslâmî, tevhidî bütünlükten sorumlu. İslâmcılık bir bütünlük mücadelesinin adıdır. İslâmi varoluşumuzu, bütünlük bilincini şiar edinerek gerçek kılabiliriz. İslâmcılık,İslâm'ın kaybettiğimiz, unuttuğumuz, savsakladığımız, ertelediğimiz, unuttuğumuz, uğruna mücadele etmekten imtina ettiğimiz boyutlarını yeniden hayata, topluma, tarihe kazandırmak; ilâhi iradeyi gerçek kılmak çabası ve mücadelesidir."

Teslimiyetçilik Kader Değildir, son dönemlerde Müftüoğlu'nun nelerle hemhal olduğunu, bizi varolanın ardındaki bir dünyaya, ideal bir dünyaya götüreceğini düşündüğü yorumlarını görebileceğimiz bir kitap...

Atasoy Müftüoğlu, Teslimiyetçilik Kader Değildir, Hece Yayınları, 2013.

banner53
Yorumlar (0)
28
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?