banner15

Şerif Eskin'le Tanpınar'da Bergson etkisi üzerine - Cihan Aktaş

Zaman ve Hafızanın Kıyısında kitabıyla Tanpınar’ın edebiyat, estetik ve düşünce dünyasında Bergson Felsefesi'ni inceleyen Şerif Eskin'le kitabını konuştuk

Şerif Eskin'le Tanpınar'da Bergson etkisi üzerine - Cihan Aktaş

Cihan Aktaş/ Dünya Bülteni

Şerif Eskin’in Zaman ve Hafızanın Kıyısında başlığıyla Dergâh Yayınları’ndan çıkan kitabı, birçok sebeple bana önemli geliyor. Titiz bir çalışmayla ve severek yazdığına tanık olduğum kitabın çeşitli temalarının taslak aşamasında ilk okuyucularından biri olmam sadece ilk sebep. Alıştığımız mekânların hızla yaşadığı değişim ve ayrıntıların kaybı, çoğumuzu mekân ve hafıza üzerine düşündürüyor kuşkusuz. Eskin, kitabının alt başlığında da ifade edildiği üzere, zaman, mekân ve hafıza arasındaki etkileşimi “Tanpınar’ın Edebiyat, Estetik ve Düşünce Dünyasında Bergson Felsefesi” bağlamında irdeliyor. Bergson felsefesinin Tanpınar ve kuşağı üzerindeki etkisinin sebepleri gibi önemsediğim bir soruya da cevap arıyor kitap.

Birkaç yıldır Ahmet Hamdi Tanpınar akademik çalışmalarda olduğu kadar edebiyatta da yeniden keşfediliyor ve çeşitli çalışmalara ilham kaynağı oluyor. Bu keşif çabaları ve ilham arayışı ihtiyacının toplumsal hafızamız üzerindeki katı baskıların kalkmakta oluşuyla bir ilgisi kurulabilir mi? Kitabını okurken düştüğüm sorular üzerinden Eskin’le aşağıdaki söyleşiyi gerçekleştirdik. İlgiyle okuyacağınızı umuyorum.

Cihan Aktaş: Neden Ahmet Hamdi Tanpınar?

Şerif Eskin: Tanpınar, kendisiyle beraber birçok kimseyi okutan, kendi sesiyle birlikte çok farklı isimlerin seslerini size duyuran bir yazar: Onun metinlerinde kimi zaman Fuzuli'yi, Nailî'yi, Valéry'yi, Baudelaire'i; kimi zaman Bergson'u, Sartre'ı, Camus'yü, Ahmet Cevdet Paşa'yı, Keçecizade İzzet Molla'yı; kimi zaman da Freud'u, Bachelard'ı işitirsiniz. Ve elbette Mahur'un, Ferahfeza'nın bestekârları Eyyûbi Bekir Ağa ve Dede Efendi'yle Wagner'i, Debussy'yi peş peşe duyar ve dinlersiniz. Bazen de kendinizi birdenbire bir mimarla söyleşirken bulabilirsiniz. Beni en çok etkileyen ve çalışmaya sevk eden buydu. Samimi olmak gerekirse; Tanpınar'ın büyüsüne kapılanlardanım. Hikâye böyle başlamakla beraber, ilk başlardaki hayranlık yerini zamanla eleştirel mesafeye bıraktı. Öte yandan Tanpınar'ın anlatısı doğrudan doğruya bizim anlatımızdı. Onu tartışmakla tüketemiyor oluşumuzun, hatta tartıştıkça daha çok tartışma gereği duyuyor oluşumuzun asıl sebebi de budur: Tanpınar'ı konuştuğumuzu sanıyorken aslında kendimizi konuşuruz farkında olsak da olmasak da...

Tanpınar bugünden geriye bakıldığında Türkçe'de eşsiz, benzersiz ve biricik gibi görünüyor. Böyle olmaması gerekir tabii. Gerçi Baudelaire sanatçının annesiz-babasız, bir şekilde yetim kişi olduğunu söyler. Sen okumaların sırasında nasıl bir kanaate ulaştın? Hangi Türk yazar ve düşünürlerden etkilendi Tanpınar?

Baudelaire'in imasını bireysel özgünlük kaygısı doğrultusunda modernist bir kendi-başınalık veya yersiz-yurtsuzluk olarak anlarsak, evet Tanpınar da yetim ve öksüzdür. Çünkü alabildiğine moderndir. Fakat bir de şu var ki Tanpınar'ın kendinden hemen önceki nesillerle paylaştığı ortak kader olarak sahici bir “babasızlık” durumu söz konusu. Kendisi bunu şu şekilde ifade eder: “Cesaret edebilseydim, Tanzimat’tan beri bir nevi Oedipus kompleksi, yani bilmeyerek babasını öldürmüş adamın kompleksi içinde yaşıyoruz, derdim.” İmparatorluğun son döneminde yaşanan kopuşla evlatlar babasız kalmıştır. 19. asrın romanlarına baktığımızda da babasız, mirasyedi kahramanlar sıkça karşımıza çıkar. Diğer yandan eserlerinde yer yer trajik bir hissiyatla öne çıkan “anne hasreti” mefhumundan bahsetmek gerekir. Tüm bunların yarattığı haletiruhiye Tanpınar'ın trajedilerini inşa eden yapıtaşlarıdır. Birinci soruya verdiğim cevapta saydığım isimlerin (yerli yabancı fark etmez) neredeyse hepsinin yazarımız üzerinde bir etkisinden bahsedebiliriz. Tabi Bergson, Freud, Valéry ve kısmen varoluşçular bunlar arasında ön plana çıkacak en önemli kimseler. Ancak şair ve deneme yazarı kimliğini bir kenara bırakırsak, romancı Tanpınar'ın en çok etkilendiği ve anlatılarında örtülü olarak sıkça selam gönderdiği isim Proust'tur. Hele ki tamamlayamadığı son romanı Aydaki Kadın neredeyse tamamıyla proustien keşif arzusu üzerine kuruludur. Proust'un Bergson parantezindeki isimlerden biri olduğunu da burada hemen hatırlamak gerek. Benjamin, Bergson'un Madde ve Hafıza'sını anarken şöyle diyordu: "Madde ve Hafıza deneyimin özünü durée içinde öyle tanımlar ki, okur kendi kendine şöyle demek zorunda kalır: Yalnızca şair böyle bir deneyimin uygun öznesi olabilir. Bergson’un deneyim kuramını deneyen gerçekten de bir şair [Proust] oldu." Sorunuza binaen pek fazla yerli isim sayamıyorum ama benim şimdilik söyleyebileceklerim bu kadar. 

Türk yazar ve düşünürlerden etkilenmediği söylenebilir mi yani? O takdirde bunu nasıl izah etmek gerekir?

Söylediklerim Tanpınar’ın yerli yazar ve düşünürlerden etkilenmediği anlamına gelmemeli. Yukarıda saydığımız isimlerin yanında Yahya Kemal gibi yakın çevresinden bazı isimlerin etkisini belirtmeye dahi gerek yoktur. Burada yerli/yabancı gibi bir ayrım yapmayı da aslında doğru bulmuyorum. Bir tasnif yapacaksak, klasik/modern şeklinde olmalı. Tanpınar moderndi. Klasikle kurduğu veya kurmaya çalıştığı bağ da modern bir çabanın, modern bir tavrın, modern bir hatırlama arzusunun uzantısıdır. 1957’de verdiği bir söyleşideki Yahya Kemal referanslı şu ifadesi önemlidir: “Garplı mânasında edebiyat biraz da hatırlama ve bir çeşit dedikodudur.” Edebiyat bir hafıza, yazma ise bir hatırlama edimidir Tanpınar için. Söz gelimi Şeyh Galip’le yahut Eyyûbi Bekir Ağa’yla Tanpınar’ın metinlerinde karşılaşırız. Evet, bir etkilenme de vardır onlarla; fakat herşeyden evvel onlar artık birer anıdır, anımsanmaya çalışılmaktadırlar. İşte Tanpınar’ı Tanpınar yapan bu hatırlama ve rüya tasavvurunu o, Batılı ilhamlarından öğrenmiştir; Bergson, Proust ve Valéry’den. Vurgulamak istediğim nokta burası. Zaten modern Osmanlı-Türkiye edebiyatı Tanpınar’ın eser vermeye başladığı dönemlerde emekleme çağını henüz atlatmıştı; etkide bulunabilecek fazla kimse de yoktu. Modern referanslar o yüzden genel itibariyle yabancıdır.

Diğer yandan Sartre ve Camus’de felsefi karşılığını bulan bir huzursuzluk, tekinsizlik haletiruhiyesi bahse konu hatırlama arzusuna eşlik eder; bir yanıyla da varoluşçuların etkisi altındadır.

Huzur’daki meşhur tiratlardan birinde şu itiraf yer alır: “Debussy'yi, Wagner'i sevmek ve Mahur Beste'yi yaşamak, bu bizim talihimizdi.” Tanpınar’ın klasik ve modern yahut Doğu ile Batı arasında salınan sarkacını bu ifadeden hareketle değerlendirmek gerekir.

Acaba Tanpınar günü birinde senin gibi bir araştırmacının, eserlerindeki Bergson etkisinin dozajını kurcalayacağını aklına getirmiş olabilir mi?

Anlaşılmak ve keşfedilmek söz konusu ise eğer; her yazar fazlasıyla çocuksudur. Bu bağlamda bakacak olursak elbette Tanpınar da eserlerinin derinliklerine inilmesini arzu ederdi. Bergsoncu köklerine inilmesini hayal eder miydi? Evet, bence hayal de etmiştir. Nitekim kimi ipuçlarını aşikâr bir şekilde ortalık yere bıraktığı düşüncesindeyim, okumalarım esnasında bunu gördüm. 

Bu konuda çelişkili bilgiler var galiba. Yer yer Bergson’u çok da yakından okumadığını belirttiği oluyor. Bunu bir gün Besim Dellaloğlu ile de konuşmuştuk.

Tanpınar Dergâh mecmuası etrafında geçirdiği dönemi –ki entelektüel ve sanatsal meselelere gözünü açtığı çağıdır– “Bergson felsefesinin ortada yüzdüğü bir devirdeydik.” diye tanımlar sonraki yıllarda. Bergson felsefesi bu muhit içerisinde alabildiğine kamusallaşmıştı. Bergson’u yakın okumalardan evvel bu kamusallıkla tanımıştı. O yüzden bir çelişki olmadığını düşünüyorum. Kitapta da zaten bu noktayı detaylarıyla irdelemeye çalışmıştım.

O dönemde maziye bir tür bağlılığı olan yazar ve düşünürlerde Bergson etkisi de açık. Dellaloğlu bu etkiyi, Bergson felsefesinin, “hafızamızı ve kimliğimizi koruyarak, aynı zamanda geçmişle de hesaplaşarak modern olabilir miyiz?” diye soran aydın çevreye “evet” cevabının imkânını sunmasına bağlıyor; sen de atıfta bulunuyorsun zaten. Bu etkiyi nasıl izah ediyorsun? Niçin benzeri başka bir filozof, mesela Heidegger değil de Bergson?

Dergâh ve Mihrab mecmuaları etrafında toplanan aydınların tek referansı Bergson değildi. William James, Émile Boutroux ve Théodule Ribot gibi isimler de o dönem aynı doğrultuda alımlanmaktaydı. Ortak özellikleri ise determinizme ve pozitivizme muhalif başka bir varlık tasavvuru geliştirmiş olmalarıdır; Dergâh muhitindeki aydınları söz konusu isimlere yönelten de pozitivist ve determinist tasavvurlara karşı olan muhalefetti. O dönem dünya çapında başka da pek fazla güçlü isim yoktu bu karşı cepheye referans olabilecek. Bir diğer önemli etken de aydınların büyük oranda Fransız düşüncesinden etkileniyor olmalarıdır, çünkü onlar için Batı’ya açılan kapı Fransız diliydi. Buna paralel olarak Alman filozoflar mesela fazla tanınır değildi. Heidegger özelinde bakacak olursak da şu karşımıza çıkar ki ona şöhretini kazandıran Varlık ve Zaman 1927’de yayımlanmıştı, yani henüz kendisi ortada yoktu. Bu tarih Dergâh dergisinin yayın hayatından sonrasına tekabül etmekte.

Zeynep Direk Türk Bergsonculuğunun etkileyici oranda kurucu bir güce sahip olamadığını yazıyor “Türkiye’de Felsefenin Kuruluşu” başlıklı Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek kitabında yer alan sempozyum bildirisinde. Direk’e göre Bergsonculuk adına bütün yapılan Aydınlanma’dan ilham alan Türk modernleşmesinin manevi zenginliğimize karşı işlediği suçu Batılı bir biçimde dile getirerek, Batı ile ilişkinin sancılı tarihinin yarattığı iç sarsıntıyı bir içsellik yasına dönüştürmek olmuştur. Bu yetersizliği nelerle izah ediyorsun? Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bir konuşmasında dile getirdiği “Türkçe’de felsefe yapılmaz” şeklindeki kanaatinin bir haklılık payı var mıdır bu tıkanmada?

Bir yeterlilik veya yetersizlik durumunu tartışabilmek için, önce Türkiye’de herhangi bir felsefe ekolünün devamlılığından, yeterliliğinden veya başarısından söz edebilmek mümkün mü bunu tartışmak gerekir.

Düşüncenin bir alt kolu ya da düşünme biçimlerinden biri olarak, bir görme biçimi olarak felsefe; süreklilik, devamlılık, gelenek meselesidir. Dil darbesi gibi bir hadisenin yaşandığı bir ortamda ne kadar bir devamlılıktan bahsedilebilir ki… İsmail Kara’nın Bir Felsefe Dili Kurmak adlı önemli çalışmasına bakıldığında Cumhuriyet arefesinde felsefe dili inşası noktasında nasıl muazzam bir çabanın söz konusu olduğunu görürüz. Dil darbesiyle kaçınılmaz bir inkıta yaşandı. Türkiye Bergsonizm hareketi felsefede belki kurucu bir role sahip olamadı; nitekim Zeynep Direk’in makalesinden anlaşılacağı üzere kanonun dışına da itilmişti. Önemli bir etkendir bu. Fakat Türkiye’de Bergsonizm, felsefenin dışında, asıl edebiyat üzerinden kendisine alan açtı. Sadece Tanpınar değil, Yahya Kemal ve Necip Fazıl gibi isimlerde de ciddi anlamda bir Bergson etkisi vardır. İ. Hakkı Baltacıoğlu, M. Şekip Tunç gibi Dergâh hareketinin felsefeci isimleri bugün düşünce tarihine birer dipnot olmaktan öteye gidemezken saydığım kalem erbabı üzerinden Fransız filozofun hayaleti hâlâ aramızda dolaşmaktadır. Böyle olması ne bir tesadüf ne de bir eksilmedir; çünkü çok uzun asırlar boyunca bizde tefekkürün asıl mecraı edebiyat olmuştur. Osmanlı’nın klasik metinlerinde böyleydi, modernleşme süreci ve sonrasında da böyle olmuştur. Cumhuriyet tarihinde iz bırakmış, kurucu etkide bulunmuş, düşüncenin yükünü sırtlanmış kimselerin çoğunlukla edebiyat erbabı olmaları boşuna değil elbette.

Konumuzun biraz dışına taşıyor ama şunu da söylemeden geçmemek lazım; düşünce için, tefekkür için illa felsefe yapmak mı gerekir? Bunun dışında bir tefekkür mekânı yok mudur? Bugünkü Türkçe’yle felsefe yapılmaz derken bir kısırlaşmadan bahsetmek isteniyor. Peki, daha öncesinde, kısırlaşmadan evvel, hani o “şaşaalı” günlerde neden felsefe yapılmaya ihtiyaç duyulmadı? Hâlbuki tefekkür bütün görkemiyle vardı o zamanlar! Demek istediğim şu ki meseleyi felsefe yapıp yapamamaya indirgemek, bizatihi Avrupa-merkezci bir yaklaşımdır. “Bizde niye roman yoktu?”, “Bizde niye felsefe yoktu?” gibi sorular masum değildir. Oryantalist kurguların içselleştirilmesi sonucu tebarüz etmiş yanlış sorulardır bunlar.

Bergson felsefesinde önemli yer tutan “süre”, “adet” gibi kavramların Tanpınar tarafından bir hayli rahat bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Bu kullanım tarzı romanları yayımlandığında, dönemin Bergsoncu eğilimi göz önünde bulundurulduğunda hele, hiç mi dikkat çekmemiş?

Öteden beri zaten hep söylenegelmiştir Tanpınar’daki Bergsonist kavramsal çerçeve. Yani dikkat çekmişti, evet. Fakat buna dair sistematik incelemeler eksik kalmıştı.

Asıl önemli olan nokta şu ki “Bergonist süre” [durée] hakkında hep konuşulagelmiş ancak hafıza hep göz ardı edilmiş. Tanpınar’ı asıl besleyen Bergson’un hafıza hakkındaki tezleridir. Nitekim Bergson’un asıl zaman olarak belirttiği saf süreyi mümkün kılan, yani ona yekpâre, parçalanamaz akış imkânını sağlayan hafızadır.

Saf süreye ilişkin Bochensky’den alıntıladığın şu tarif çok hoş: “Asla var değildir fakat daima olmaktadır.” Umudu, sınavı, cehdi çok güzel anlatan bir cümle. Hazıra konulmuş herhangi bir şeyin ne kadar kıymet biçilirse biçilsin bizim insanlığımız açısından gerçekte bir tür yokluk anlamına geleceğini düşündüm okurken. Sonra Kur’an’daki “akletme” vurgusunu hatırladım. Biraz kişiselleştirerek sormak istiyorum. Düşünceli bir toplum muyuz? Tanpınar bugün yaşasaydı toplumumuzu “olmak” açısından nasıl değerlendirirdi?

Tanpınar bugün yaşasaydı eminim ki bir köşeye çekilip gülerek olan biteni izlerdi. Onun örtük kehanetlerinin bir bir gerçekleştiğini düşünüyorum. Tanpınar’ın hep geçmişi yazdığı sanılır ama aksine onun eserlerini gelecek kurgusu olarak okumak gerekir; yüzü geleceğe dönüktü. Gün gelecek ve Cumhuriyet otoritesi eliyle toplumun sıfırlanmaya çalışılan hafızası gayriiradî olarak, istemdışı olarak canlanacaktı. Tıpkı Mümtaz’ın, Selim’in, Sabri Hoca’nın istemdışı anımsamaları gibi toplum da istemdışı hafızanın aniden sökün eden anımsamalarıyla sarsılacaktır. Ve öyle de oldu. Bugün toplum olarak mütemadiyen, bastırdığımızı, unuttuğumuzu sandığımız şeyleri bir bir hatırlıyoruz; son dönemdeki tartışmalara baktığımızda hesaplaşmaların uzak veya yakın geçmişte yaşanmış olan hadiseler üzerinden yürütüldüğünü rahatlıkla görebiliriz mesela. Bunun sonuçları da geniş çaplı oluyor hâliyle; tarih kanonu, edebiyat kanonu, düşünce kanonu bu hafıza sarsıntılarının etkisiyle dekonstrüksiyona uğratılmaya çalışılıyor sonradan gelenler, yani öncekilerin unutmaya çalıştıklarını hatırlayanlar tarafından. Evet, saf süre olarak zaman, asla var değildir, fakat daima olmaya devam etmektedir, bu oluşun yatağı da hafızadır. Türkiye, hafızası canlandıkça Tanpınar’ın tasavvurundaki oluşa doğru akmaya devam edecektir.

Çoklarının aksine ben Tanpınar’ın romanları arasında en çok Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile Mahur Beste’yi severim. Saatleri Ayarlama Enstitüsü çeşitli hikâyeleri ve ayrıntılarıyla döne döne okumaya çağırır. Aklıma pek çok soru geliyor bu kitapla ilgili olarak. Bunlardan biri Hayri İrdal’ın ilk ustası Nuri Efendi’de zamanın saatin mekânından kopartılıp içsel bir deneyim olarak ele alınmasıyla ilgili. (sf. 89). Buna karşılık Nuri Efendi’nin herkesi saatli kılma çabası biraz çelişkili değil mi? Yani zamanı mekanik saate göre idrak gerçek saf saate dönük deneyimin aleyhine olmaz mı?

Saatleri Ayarlama Enstitüsüikili karşıtlıklar üzerinden inşa edilmiş bir eser. Mübarek’in karşısında Laik Saat’i, Muvakkit Nuri Efendi’nin karşısında da Asım Efendi’yi görürüz mesela. Bu kutuplardan biri mekanik zaman tasavvurunun, diğeriyse ruhsal zaman tasavvurunun temsiliyetini yüklenir. Yani Muvakkit Nuri Efendi’nin saatten anladığı zaten metametiksel/fiziksel/mekanik bir uzamsallık değil, spiritüel bir aidiyettir. Dolayısıyla bir çelişki değil, aksine saf sürenin temsiliyetinden bahsetmek gerekir. Nitekim Nuri Efendi’den duyduğumuz “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!” sözlerinde zaman ve mekânın ancak insanla varlık kazanıyor olması, Bergson’un gerçek zamanın ancak bilinçli bir ben’in sezgisine varabileceği bir süre olduğu şeklindeki görüşüyle örtüşme içerisindedir.

“Sürenin Kesintisiz Akışında Daimi Oluş, Değişim ve Devamlılık” bölümünde Tanpınar için önemli olanın “hem değişme, hem de kendisi kalma” olduğunu belirtmişsin. Bu her görüşten insan için önemli değil midir? Yani bir muhafazakâr gibi bir devrimci de değişirken aynı zamanda kendisi kalmak istemez mi?

Sorunuza soruyla mukabele etmek durumundayım; değişerek kendisi kalmak isteyen bir özne neden devrimi arzulasın ki?

Elinde olmadığı için. Devrim birikenler nedeniyle ister istemez kendiliğinden gelir. Kaldı ki geçmişin yığıldığı an olarak şimdi nasıl geçmişten bağımsız düşünülemiyorsa, devrim de geçmişi yok sayarak var olmaz.

Söylediklerinizi devrimin (revolüsyon) doğasına aykırı buluyorum. Geçmişi yok saymadan, onun şimdi içerisindeki idare hakkını kendisine teslim etme bilinci tekâmül (evolüsyon) ile mümkündür. Tekâmül, tarihsel seyri içerisine bırakıldığında devrimi kendinde mündemiç kılacaktır zaten.

“İmgelem kuran”, “tekrarlar yapan”… Hafıza biçimleri üzerine ne kadar konuşsak az. Sadece şunu sormak istiyorum. İstediğimiz için unutabilir miyiz? Bergson bize ne söyler?

Ne istediğimiz için unutabilir ne de istediğimiz için hatırlayabiliriz. Her iki edim de geçmiş üzerinde bir tasarrufa sahip olmayı gerektirir ancak bu hiç de sanıldığı kadar kolay değildir. Bergson bize geçmişle ilişki biçimimize dair yanılgılarımızı göstermişti. Geçmişle ilişki kurmak istediğimizde bugünden geçmişe gittiğimizi sanıyorduk, Bergson gösterdi ki biz bugünden geçmişe gitmeyiz, aksine geçmiş bizatihi bugüne doğru akar.

Sorunuza iddialı bir cevap Bergson değil de Proust’tadır aslında. Ondaki istemli anımsama / istemdışı anımsama ayrımına bakarsak; bize asıl ilham veren hatırlama biçimi, irademiz dışında olan, istemdışı anımsamamızdır. İstemli anımsamayı Proust sıkıcı bulur. Nitekim mekanik bir edimdir. Bizi doğrudan doğruya geçmişe yerleştirecek olansa irade dışı hafıza sıçramalarıdır. Sırf istiyor olduğumuz için hatırlayamayız.

Tanpınar’ın Bergson düşüncesini yorumlarken ona kattığı nitelikler üzerine neler düşünüyorsun? Öne çıkan, seni etkileyen hangileri?

Tanpınar’ı bu ilişkisellikte özgün kılan şey bir refleksiyonu, bir felsefeyi, sistematik metinlerin ağır kuramsal atmosferinden kurtarıp onu edebiyatta, estetikte, düşüncede deneyimlenebilir kılmış olmasıdır. Felsefi sezgiyi sanatsal sezgiyle mezcetmeyi başarmıştır diyebiliriz aynı zamanda. Ancak hiçbir zaman estet tavrını da kaybetmemiş, bir didaktizme düşmemiştir.

Bergson’un düşüncesini yorumlayış süreci bu şekilde gerçekleştiğinden, kendi rengini de rahatlıkla verebilmiştir felsefi referansların sunumuna. Daha açık söyleyelim; bir felsefe nasıl şair duyarlılığıyla alımlanır yahut bir felsefe nasıl şiirselleştirilerek yeniden-sunulur sorusunun en kayda değer pratik cevaplarından birini vermiştir Tanpınar.

Carel Bertram’ın Türk Evini Hayal Etmek kitabında dile getirdiği “hatırlamayı unutma” geldi aklıma seni dinlerken. Örneği de mimarlık tarihimizde “İkinci Milli Üslup” olarak bilinen dönemin ortaya koyduğu binalar ve şehircilik. İkinci Milli Üslup başarısız oldu, çünkü eski hatıraları onlara modern anlamlar vererek canlandırma mücadelesi gibi görünse de bunu gerçekleştirememişti. “Çünkü hafıza ve eski binalar arasındaki duygusal bağı çözmüştü” diyor Bertram. Bu akımın önemli ismi, biliyorsun Sedat Hakkı Eldem.

Bu akım Tanpınar’ın önemli eserlerini yazdığı yıllarda bir hayli etkiliydi. Huzur’daki mekân irdelemelerinde bir rolü var mıdır dersin?

Bu olguyla Tanpınar’ın mekânsal keşifleri arasında bir ilinti kurulabileceğini sanmıyorum. Bir tarafta yitik zamanın peşinde bir kâşifin kendiliğinden, istemdışı anımsama arzusu; diğer yanda ise bir ulus inşasının alt kategorik süreçlerinden biri uyarınca hayal edilmiş bir cemaatsel hafıza kurgusu etrafında mekânın biçimlendirilme arzusu… Bana öyle geliyor ki niyet ve tavırlar bir defa birbirlerine tamamen tezat oluşturmakta; biri var olmuş olanın kendi hatırı adına hatırlanması ya da kendini hatırlatması ve bu yolla devam etmesini işaret ederken diğeri bir ulusal hafıza icadı sürecinin güdümlü projesini temsil ediyor. İcat edilmiş bir hafızanın geçmişle duygusal bağ kurması da elbette mümkün olamazdı; Bertram’ın tespiti olağanüstü.

Söyleşimizin başında “Tanpınar'ı konuştuğumuzu sanıyorken aslında kendimizi konuşuruz farkında olsak da olmasak da” demiştin. Bunu başarabildiğimizi düşünüyor musun? Konuşabilen, daha doğrusu birbirini dinleme yoluyla bir söyleşi gerçekleştirebilen bir toplum muyuz?

Ne yaparsak yapalım başkasını değil kendimizi dinleyeceğiz önünde sonunda. O yüzden zaman zaman kendimizi bir başkası olarak görmek yararlı olabilir.

Besim Dellaloğlu Bir Tanpınar Fetişizmi kitabında Tanpınar’ın bugünden bakıldığında “muhafazakâr” olarak görülmesini “Rönesans entelektüeli” olmasına bağlıyordu. Yani “bugün için, yarın için geçmişe tekrar bakmak”la ilgili bir kimlik bu. Tanpınar kendi dönemi içerisinde nasıl algılanıyordu peki?

Kendi döneminde kasıtlı olarak görmezden gelinmişti büyük ölçüde. Bu olguyu ifadesi de meşhurdur: “sükût suikasti”ne uğradım der. Besim Dellaloğlu’nun işaret ettiği nokta, “bugün için, yarın için geçmişe tekrar bakmak”iştiyakı da temel etken olmuştur bu sansürde.

Kitabının girişinde ölümünün üzerinden elli yılı aşkın bir süre geçtiği halde Tanpınar’ın hâlâ edebiyat tarihi ve edebiyat eleştirisi tarafından “tüketilememiş” bir yazar olduğunu belirtmiştin. Tanpınar eleştirileri bağlamında genel bir değerlendirme yapabilir misin acaba? Muhafazakârlık söylemlerinde adının yerli yersiz geçiyor olması karşısında duru bir cevaba ulaşma ihtiyacından söz edilebilir mi?

Tekrar tekrar aynı yere dönmemiz gerekiyor bu konuda bir şeyler söyleyebilmek adına. Tanpınar’ın bunca gündemde olmasını kendimize dair konuşma ihtiyacıyla alakalı buluyorum. Onun metinleri bize bu imkânı veriyor, hatta bizi kışkırtıyor. En esaslı denemelerinden birinin başlığı bu bağlamda manidardır: “Kendimizin Peşinde: Çok Mühim Bir Mesele”. Kendilik meselesi, ben bilinci, benlik kurgusu vs… Nasıl ifade ederseniz edin bizim dönüp dolaşıp tartıştığımız husus kimlik ve aidiyetler temeline dayanıyor. Onun yaslandığı felsefi zeminde, Bergson düşüncesinde, benlik, kaynağını hafızada bulur. Dolayısıyla “geçmiş”le bir irtibat ve hesaplaşma gereklidir. Ne var ki bizde “geçmiş” üstüne her türlü söylem, hesaplaşma tavrı içeriyor olsa bile, son yüzyılda ne idüğü belirsiz bir göndermeler yumağına dönüştürülen, fazlasıyla aşındırılmış bir kavram olan, “muhafazakârlık” etiketiyle yaftalanıyor. Adının muhafazakârlık tartışmalarında yerli yersiz geçiyor olması bundan. Her geçen gün artan çalışmaların bahsettiğiniz duru bir cevap arayışıyla alakasını kurmak ancak kısmen mümkün. Bunların dışında Tanpınar eleştirileriyle ilgili genel bir değerlendirme yapmak için henüz erken olduğunu düşünüyorum.

Tanpınar'ın muhafazakâr olmadığı hep vurgulanıyor olsa da bir tür nevzuhur muhafazakârlığı etkilediği söylenebilir. "Kemalist" muhafazakârlıkla hangi açılardan yakın veya uzak bir muhafazakârlıktır bu?

Evet, Türkiye’deki belli bir muhafazakârlık yorumunu etkilediği söylenebilir fakat düşüncelerinin etkide bulunduğunu ima ettiğimiz bu muhafazakârlık yorumcuları tarafından alımlanış biçimi de sorunlu olmuştur. Çok zaman nostaljik birer ağıt gibi okunmuştur eserleri. Çünkü muhazafakârlık biraz da “mazi cenneti”nin yitirilişine karşı konumlanma olarak algılanmıştır Türkiye’de. Bu yönüyle Tanpınar muhafazakâr değildir asla. Fakat modern bir tavır olarak, yüzü geleceğe dönük olan bir gelenek duyarlılığı şeklinde anlarsak muhafazakârlığı, sözgelimi T. S. Eliot’ta karşımıza çıkan bir tarihsel ve estetik süreklilik/devamlılık anlatısı biçiminde kavrarsak, bu özel bağlamıyla bir muhafazakârlıktan rahatlıkla bahsedebiliriz. Buradaki sohbetimizin sınırlarını çok çok aşacak bir meselede düğümleniyor aslında herşey; Türkiye’de ve Türkçe’de hâlâ muhafazakârlığın nasıl bir tasavvura gönderme yaptığı belli değil. Dahası çok zaman başka kavramların; dindar, Müslüman, milliyetçi, İslamcı vb. çok başka aidiyet temsillerinin yerine kullanıldığı da oluyor. Şu an gelinen durumda kavramın edindiği göndermeler birbirine o kadar zıt ki bir çıkarımda bulunmak için epey bir parantez açmak gerekiyor. Tanpınar’ın, tüm ideolojik yönelimlerle mesafesini, Kemalist muhafazakârlık da dâhil, bu nüansları göz önüne alarak değerlendirmek lazım.

Tanpınar'ın Kemalizm'le ilişkisinin kendi temel duyarlığı açısından netameli yanları olmamış mıdır?

Öncelikle Tanpınar dediğimiz zaman karşımızda “yekpâre” bir şahsiyet olmadığını artık kavramamız gerekiyor. Bir tarafta, bugün Divan Edebiyatı olarak andığımız Klasik Osmanlı Edebiyatı’nın eğitim müfredatından çıkarılmasını hararetle savunan, diğer tarafta ise bir vakit sonra bu edebiyat üzerine en esaslı estetik ve tarihsel muhakemeleri yapıp ona hakkını teslim ederek adeta günah çıkaran bir Tanpınar mevcut… Nitekim, onun hususi tabiriyle söylersek; “insiyakî” bir şekilde kendisinin asıl kaynağına yöneliyordu önünde sonunda. Ömrünün son yıllarında ise orta dönemindeki idealizminin aksine karamsarlığa ve nihilizme doğru kaydığını görüyoruz. Kemalizmle ideolojik ilişkisini bu değişkenleri göz önünde bulundurarak değerlendirmek lazım. Diğer yandan çokça karıştırılan bir durum da şudur; Tanpınar’ın Kemalistlerle ilişkisi, onun Kemalizmle ilişkisi olarak algılanmakta. Kemalistlerle kurduğu bağ Kemalizmle kurduğu bağ olarak yorumlanmakta garip bir şekilde. Nitekim o günün en sıkı sosyalistleriyle de iyi ilişkiler içerisindeydi. Böyle olması onu sosyalist yapmadığı gibi Kemalistler veya muhafazakârlarla ilişkileri onu Kemalist veya muhafazakâr yapmaz. Tabi şu da var ki o dönem herkes biraz Kemalistti.

Onun bu girift dünyasını anlamak için, ona dair önyargılarımızdan sıyrılıp, günlüklerinin son satırlarına göz atmak yeterli olacaktır. Orada, o günkü cemaatlerden ve düşünce kutuplarından hiç birine kendini tam olarak ait hissedemediğini açık şekilde belirtir.

Bugün Tanpınar adı geçtiğinde aklına hangi isimler geliyor? Tartıştığı olguları daha ileri noktaya taşıyan edebiyatçılarımız kimler?

Orhan Pamuk bu bağlamda aklıma ilk gelen isim olmuştur hep. Farklı idrak tonlarına sahip olsalar da, aralarında önemli bir zaviye farkı olsa da Pamuk, onun tartıştığı olguları başka uç noktalara taşımıştır diyebilirim. Bu konuda karşılaştırmalı bir inceleme yapmak niyetindeyim ayrıca.

Söyleşimiz sırasında zaman zaman değindik, ancak yine de şöyle bir soruyla bitirmek istiyorum: Tanpınar’ın bizden hatırlamamızı veya unutmamamızı beklediği neydi? Ve eğer yeteri kadar hatırlamıyorsak, bunu nasıl açıklayabiliriz?

Çok dikkatli yanıtlandırılması gereken bir soru sordunuz. Biraz tersten bakarak cevaplamaya çalışmak istiyorum. Mesela, “Tanpınar’ın hatırlamamızı istediği şuydu” gibi bir cümle kuramayız hiçbir zaman. Zira böyle bir iddia, tam da neyin hatırlanıp neyin unutulacağını buyuran ve Tanpınar’ın da alttan alta didiştiği otoriter ulusal hafıza kurgusuna yaraşır bir tavırdır. Onun bütün çabası bizatihi hatırlama erdeminin kendisini muhterem kılmak üzereydi; neyin hatırlanıp neyin unutulması gerektiğine dair bir telkinde bulunmak değildi. Romanlarındaki hatırlama deneyimlerine baktığımızda da istemdışı/gayriiradî şekilde, kendiliğinden sökün eden anımsamaların sahici bir hafıza edimi olarak temayüz ettiğini görürüz. Yani sözü hafızanın kendisine bırakmak gerek. O zaten hatırlanması gerekeni hatırlatacaktır. Eğer yeteri kadar hatırlayamıyorsak bu, -Tanpınar’ın hususi kelimesiyle söyleyelim- “murakabe” eksikliğindendir.

Şerif Eskin kimdir?

2009 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Ardından aynı bölümde yüksek lisans çalışmasını tamamladı. Bir süre çeşitli yayın projelerinde editörlük yaptı. 2012 yılında Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Halen İstanbul Üniversitesi’nde “Cumhuriyet Türkiyesi’nde Ulusal Hafıza ve Milli Kimlik Politikaları Bağlamında Edebiyat Faaliyetleri” konulu doktorasını sürdüren Eskin, araştırmalarında edebiyat ve felsefe, edebiyat-ideoloji-iktidar, edebiyat ve görsellik, edebiyat ve hafıza, edebiyat teorileri, modern Türkiye edebiyatı vb. alanlara yoğunlaşmaktadır.

Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2019, 12:46
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35