Ticanilik ve bir siyer

Kemal Pilavoğlu farklı konularda yazılar yazmış bunlar daha sonra kitaplaşmıştır. Onun ilk kaleme aldığı kitaplar arasında Muhammed Aleyhisselâm’ın Ahlâkı ve Âdetleri adını taşıyan bir siyer de yer alır

Ticanilik ve bir siyer

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Çok partili hayata geçilirken çokça gündeme gelen yapılardan biri olarak Ticanilik hakkında bugün kayda değer bilgiler ve yorumlar yok denecek kadar az. Yine aynı şekilde 1960 sonrası süreçte Kim mecmuasında(14-20 Eylül 1966) yayımlanan Said Nursi karşıtı sözlerin kendisine ait olmadığını Yeni İstiklâl'de açıklayan Kemal Pilavoğlu hakkında da doğru dürüst bir çalışma yapılmış değildir. Ticani tarikatı hakkında verilen malumatta tarikata yakın isimlerin çıkarmış olduğu dini ahlaki siyasi meseleleri ele alan İlâhi Işık gazetesinden hiç söz edilmiyor oluşu manidardır.

"TİCANİ TARİKATININ ESASLARI"

Tarikatın çokça konuşulmaya başlandığı yıllarda Sebilürreşad dergisinde "Ticari Tarikatının Esasları" başlıklı bir yazı yayımlanmıştır. Muhtemelen üç kısım halinde yayımlanan yazı esasında tek bir yazının üçe bölünmüş halidir. Yazının isimsiz olarak neşredilmiş olması da dikkat çekmektedir. Sebilürreşad'ın dördüncü cildinin 89. sayısının 218-219. sayfalarında yayımlanan yazının son kısımları Ticaniliğin Türkiye safahatını anlamak bakımından kayada değer bilgiler ihtiva ediyor. Zaten yazının başlığı derginin kapağına taşınırken altına "Bu tarikatın Ankara'daki Şubesi" başlığı da ilave edilmiş. Şunu da söylemem lazım: Sebilürreşad'ta yazılar İslam Ansiklopedisinin Ticanilik maddesinin kaynakçasında yer almıyor.

Bu yazının son kısmı şöyle: "Ankara'da bu tarikatı Pilâvoğlu Kemal adında biri telkin etmekte olduğu söylenmektedir. Alınan haberlere göre Kemal Pilâvoğlu Lise tahsilini ikmal etmeden Hukuk Fakültesine girmiş, onu da ikinci sınıfa kadar takip ettikten sonra bırakmıştır. Genç yaşında Kemal tarikatçılığa Ruhan mütemayil bulunuyormuş. Hattâ Ankara'da Nakşi tarikatında tanınmış bir zat olan Şeyh Sait Efendiye arasıra mülâzemet edermiş. Tahsilini bıraktıktan sonra bir aralık İstanbula gelmiş ve burada Mekke'den gelmiş [T]icani şeyhlerinden birisi ile görüşmüş ve tarikatı ondan almıştır. Ankara'da bu tarikatı gizli ve âşikar yağmağa başlayan Kemal Pilâvoğlu kısa zamanda birçok kimseleri tarikatına sokmuş. Ankara kazalarının köylerinde ve Eskişehir'den Afyona doğru köylerde bir çok kimseleri kendine bağlamıştır.

Halktan kendisine bağlananlar birçok şeyler anlatmaktadırlar. Buna mensup olanlar sigara içmeyi terk etmişler, fena yollarda gidenler, içki içenler uslanmışlar ve serseri bir hayat yaşıyanlar ailesine faydalı olmağa başlamışlardır. Bunlar içinde şeyhe bağlananlar çoktur. Hattâ bir gün köyden gelen bir talip Kemal'in evine gelmiş, kapı açılmadığı için; köylü kocuğunu kapının önüne sererek iki rikât namaz kılmış, kapının eşiğini ve halkalarını öpmüş, üzerine de yüzünü gözünü sürmüş ve dua ettikten sonra ayrılıp gitmiştir.

Ancak Kemal Pilâvoğlu'nun taliplerine neler telkin ettiği açıklanmamaktadır. Bunların fırsat buldukları yerlerde zikir yaptıkları ve bazı evrat okudukları söylenir. Ancak Fas taraflarında mevcudiyeti anlaşılan bu Ticani tarikatındaki şartların hepsine bunların riayet edip etmedikleri malûm değildir."

Kemal Pilavoğlu farklı konularda yazılar yazmış bunlar daha sonra kitaplaşmıştır. Onun ilk kaleme aldığı kitaplar arasında Muhammed Aleyhisselâm'ın Ahlâkı ve Âdetleri adını taşıyan bir siyer de yer alır. Kitabında Hz. Peygamber'in ahlak ve adetlerinden bahsedeceğini, her insanın ancak bunu bildiği ve tatbik ettiği kadar insanlığa örnek olacağını belirtir. Bu kitap 1949 yılında Bürhaneddin Erenler Matbaası'nda basılmıştır. Kitabın her kısmın şiirle bitmiş olması dikkat çekmektedir. Kitapta yer alan şairler arasında Tevfik Fikret'in de bulunmuş olması bana manidar geldi.

Daha çok ahlakın vurgulandığı eserin önsözünün girişinde ahlaksızlık ferdi ve içtimai hayatı felakete sürükleyen manevi mikrop olarak tanımlanmakta ve şöyle devam edilmektedir: "Hiçbir ferd, hiçbir içtimai varlık bu mikroptan kurtulmadıkça saadet ve selamete iremez. Daimi elem ve ıstırap içinde yaşar ve er geç mukadder olan felakete sürüklenir. O halde bu manevi mikroba bütün hassasiyetimizle davranmak insanlık davasında bulunan her insana düşen en kudsi bir vazifedir.

İşte İslâmlık da bu ahlâksızlığın en büyük düşmanı olmuş insanları Ahlâkan örnek yetiştirmeğe çalışmıştır. İslâmiyet'in temeli de ahlâktır. Aklâksızın dini yoktur."

SİYERDE ÖNE ÇIKANLAR

Ahlakın temelini din olarak gören Pilavoğlu din olmaksızın ahlak mefhumunun hayalde kalacağını ifade etmektedir. Bununla birlikte Kant gibi filozofların ahlakın temelini vicdan olarak görmelerini eleştirir. Fakat Pilavoğlu buna itirazını din içinden değil, yine batılı bir isimden Gustave Le Bon'dan yapar. Onun ahlakın vicdana dayandıkça hayalden ibaret kalacağını ancak dine dayanmakla hakikate erebileceğini söylemekle hakikatin tercümanlığını yaptığını ileri sürer ve şunları dile getirir: " O halde ahlâkı tutan kap dindir. Kap kırılmasiyle suyun zayi olması bir olduğu gibi dinin kalkmasıyla da ahlakın zayi olması birdir. Din insanları polisin göremiyeceği ve giremeyeceği yerlere kadar girerek her türlü kötülükten alıkoyar, dine istinat etmeyen ahlâk ise şüphesiz hayalde kalır."

Kitabın ahlak, doğruluk ve merhamet konularını işleyen bölümlerinden ziyade modern zamanlarda önemli tartışma konuları arasında yer alan kadın meselesi çerçevesindeki kısımları Müslüman zihnin savunmacı karakterini tartışmak bakımından oldukça önemli. Oryantalist literatürün ilmi olmayan kanadının söylediklerinin tersinden Batı için kurgulandığını görebiliriz bu satırlarda. Birkaç satır aktarmak yararlı olabilir bu konuda: "Eski Yunanlılar kadına hiçbir hak ve hürriyet tanımazlardı. Kadın kocasının vesayeti altında yaşardı. Mirastan, alış verişten mahrum, evin canlı bir malı addolunurdu.

Roma'nın ilk devirlerinde kadın hür değildi, doğuşundan ölüşüne kadar kocasına hâkimiyeti altında yaşardı, hayat ve mematı da onun elinde idi.

Kadın evde iplik büker, çocuklara nezaret eder, evin idaresine bakardı. Romalı kızın terbiyesine dikkat edilmez, daima cahil kalırdı. Bu hal asırlarca devam etti.

(...)

İşte bütün dünyada kadınlık hukuktan mahrumken, ona bir hak, hürriyet vermezken, o bir mal gibi alınıp satılırken, Kur'an kadınlığa bir hak ve hürriyet tanıdı. Ve ona en lûtufkâr ve nazikâne muamele yapılmasını ileri sürdü."

Kadınlığın İslamiyet'in intişarına kadar hak ve hürriyetten mahrum addedilmesi, İslamiyet'le kadınların hak ve hürriyete kavuştuğu şeklindeki bu satırlar bir bakıma yirminci yüzyılda yazılan kadın konulu kitapların ana temasını oluşturur. Pilavoğlu, İslamiyet'in zuhurundan evvel kadının mevkiinin yok hükmünde olduğu kızların diri diri toprağa gömülmesi üzerinden genelleyerek düşüncelerini şöyle aktarır: " Müslümanlık kadını düştüğü zelil mevkiden kurtarmış, kendisini hür ve asil bir mevkie yükseltmiştir. Bu din tetkik edilirse kadın bütün muamelâtında hür olup erkekle müsavidir."

SAVUNMACI ÜSLUP

Ardından savunmacı üslup devreye girer. Şahitlik ve miras hukuku konularında görülür bu durum. Çok eşlilikte ise şu açıklamaları yapar Pilavoğlu: "İşte Resulullah'ın yaşadığı devirlerde birçok kadınla evlenmek âdet hükmünde idi. Arabistan'da bir insan istediği kadar kadın alabilirdi. Kur'an bu hudutsuz evlenmeğe bir nihayet verdi. Nisa süresinin üçüncü âyetinde ancak adalet gözetmek şartile dörde kadar evlenebileceğini beyanla buna hat koydu. Görülüyor ki bu hududa da bir şart vardır. Şart olmazsa bu evlilik mümkün değildir.

Adalet göstermek şartı da bu dört evlenmeği azaltmaktadır. Zira her Müslüman alacağına adalet gösteremez. Bu güçlük dolayısıyla taaddüdü zevcatın azalmasına sebebiyet vermiştir. Bu suretle Kuranı kerim bir zevcenin almasının hayırlı olduğunu diğerini güç şarta bağlayarak ancak âdetle caiz olabileceğini beyanla tahdit etmiştir. Netekim bir âyeti kerimede (Bir zevce ile kanaat etmek daha hayırlıdır) buyurulması da dini islâmın taaddüdü zevcatı emretmediğine delildir. Bu âyet ahlaka bakımından mümkün olursa bir zevcenin daha hayırlı olacağını beyanla bu sırrı duyurur." Bu bahsin Tevfik Fikret'in "Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer" mısraıyla neticelenmesi de manidar.

Tevekkül bahsinde söyledikleri esbaba tevessülle ilişkilendirilmiştir. Tevekkülün bu şekilde anlaşılmadığı takdirde halkı tembelliğe sürükleyeceğini ifade eden Pilavoğlu, bunun İslamiyet açısından doğru olmadığını hadislere dayanarak açıklar.

İnsan haklarından da söz açan Pilavoğlu insanlığa hakiki hizmetin zühd ve takva ile olacağını ifade ederken halk kavramını yoğun bir şekilde kullanır. Bütün peygamberlerin halka hizmeti esas aldıklarını söyledikten sonra "garazkâr Avrupalıların" Hz. Peygamber hakkında söylediği hükümdar gibi yaşama bühtanı ile dili döndüğünce hesaplaşır.

Pilavoğlu, cemiyette yaşayan fertlerin maddi alanda da kuvvetli olmasının elzem olduğu düşüncesindedir. Devam eden satırlarda ise fertleri tembel olan milletlerin er geç felakete sürükleneceklerini bundan dolayı peygamberin tembelleri, dilencileri sevmediğini insanları çalışmaya sevk ettiğinin altını çizer. Burada Tevfik Fikret'in şu şiiri nakledilir:

"Yükselmeyen düşer: ya terakkî, ya inhitat!

Yükselmeli, dokunmalı alnın semâlara;

Doymaz beşer dedikleri kuş i'tilâlara...

Uğraş, didin, düşün, ara. bul, koş, atıl, bağır;

Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!"

Yazarı düşünsel bakımdan belirleyici komumda olmasa da, modern zamanlarda Müslüman düşüncenin "melez" karakterini anlamak bakımından müşavere bahsi önemli kitabın. Bazı düşüncelerin İkinci dünya savaşının akabinde ifade ediliyor oluşu siyasal kontekst çerçevesinde de yorumlanmaya müsait. Yazar burada müşavereyi kâmil toplumun özü olarak ortaya koyuyor, müşaverenin anlam alanını genişleterek şöyle devam ediyor: "İnsanlık müşavereden uzaklaştıkça ezilmiş, müstebit zalimlerin elinde inlemiştir. Bütün dünya bugün bu rejimi kabul etmiş bütün hükûmet işlerini meşveretle görmektedir.Kur'an bize 1368 sene evvel(....) müşavereyi ileri sürmüştür. Esef olunur ki bu düstur suistimal edilerek saltanat işine dökülmüştür. Halbuki sultan kelimesi aslında kahrı cebrile tasallut manâsındadır. Şüphesiz islâmiyet ruhu cebri kahrile tasallutu kabul etmez.(...) İslâm dini(...) rejimlerin en fenası olan mutlakıyeti yıkmış meclis esasını kabul etmiştir. Şüphesiz ki bu usul rejimlerin en üstünü bir rejimdir.

Gerçek bu dünyada sözüm kanun diyen krallar padişahlar görülmüş isede cemiyet rüşdüne vasıl oldukça bunları yıkmış meşveret esasını ikame etmiştir."

Hz. Peygamberin hayatına ilişkin İlâhi Işık gazetesinde yayımlanan sonra kitaplaşan eserleri de bulunan müellifin Muhammed Aleyhisselâmın Ahlâkı ve Âdetleri yayımlandığı yıllar bakımından üzerinde durulması gereken bir eser.

Güncelleme Tarihi: 09 Kasım 2018, 16:10
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ugur
Ugur - 5 gün Önce

Cok büyük bir Allah dostu ömrü hapishanelerde geçti ama o Resulullah efendimin yolundan vazgecmedi Allah Rahmet eylesin

banner33

banner37