banner15

Tokgöz: Koleksiyonerlik maziye sahip çıkmaktır

Topladığı eserlerin mana yönüyle münasebet kurmayı ihmal etmeyen Sami Tokgöz ile koleksiyonu ve koleksiyonculuğu üzerine hasbıhal ettik

Tokgöz: Koleksiyonerlik maziye sahip çıkmaktır

İbrahim Ethem Gören | Dünya Bülteni/ Kültür Servisi

Sami Tokgöz gönlünü öz sanatlarımıza kaptırmış olan bir iş adamı, koleksiyoner, sanatkâr hamisi. Koleksiyonerliğe hat sanatı ile başlayan Tokgöz bir müddet sonra epeyce eser biriktirmiş ve akabinde yazıların tezhiplenmesi ihtiyacı ortaya çıkmış. Muhatabımızın tezhip sevdasının serencamı böylelikle başlamış. Hat ve tezhibi, yazma kitap, resim, tesbih, halı ve kilim koleksiyonları takip etmiş. Topladığı eserlerin mana yönüyle münasebet kurmayı ihmal etmeyen Sami Tokgöz ile koleksiyonu ve koleksiyonculuğu üzerine hasbıhal ettik.

İbrahim Ethem Gören: Mülakata başlamazdan önce insan ve medeniyet ilişkisine değinelim istersiniz… Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Sami Tokgöz: Medeniyetleri kuran insanlardır. İnsan ne kadar medeni ise medeniyetler de o kadar olgun, estetik ve toplumun mana ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde oluşur. İnsan nakıs ise beşer eliyle kurulan medeniyetler de mutlaka noksandır.

Eskimez güzelliklere dair merak gönlünüze ne zaman düştü?

Fakirin çocukluk döneminden başlamak üzere mütemadiyen eskiye, yahut eskimez olan şeye merakı olmuştur. Bizim gelenek ve geleneklerimize ait ne varsa hepsine gizliden gizliye hayranlık duyar ve şöyle düşünürdüm: “Acaba bunları meydana getiren insanlar, bunları oluştururken neler düşündüler. Acaba sevinçle mi yoksa hüzünle mi bunları meydana getirdiler. Biz bunlardan ne anlamalıyız?” Bu ve benzeri sorulan benim hep gündemimde olmuştur.

SİGARALARI KURTLAR YEMİŞ!

Toplamaya ne zaman başladınız?

İlkokula yeni gittiğim sıralarda bir şeyler toplama gayreti içerisinde oldum. O günkü şartlarda yapabileceğim şey cep harçlıklarımla ancak küçük bir koleksiyon olabilirdi. O günlerde yurt dışından gelen bir yakınımın beraberinde getirdiği sigara paketi dikkatimi çekmişti. O dönemlerde Türkiye’de böylesi süslü, göze hitap edebilen ambalajlı sigaralar yoktu. Ben aslında hayatım boyunca denemek adına da olsa hiç sigara içmedim. Lakin ilk koleksiyonumu sigara paketleri ile yaptım. Yurt dışına her gidip gelene mutlaka değişik sigara çeşitlerinden siparişler verirdim. Zamanla koskoca bir kutuyu dolduracak kadar koleksiyonum olmuştu. Üzerlerine tir tir titrerdim. Zaman zaman çıkarır, onları dizer, hayran hayran bakar, tekrar kutusuna yerleştirirdim. Günün birinde her zamanki gibi paketlerimi incelediğim esnada “hafiflediğini” hissettim. Yanımda oturan anneme heyecanla “Acaba sigaralarımı kurtlar mı yedi?” şeklinde bir sual ettiğimi hatırlıyorum. Annemin kurtçukların tütünü yemeyeceğini zan ettiğini söyledi ve ekledi: “Bunları büyük kurtlar yemiş olmalı!” Böylelikle koleksiyonumdaki sigaraları ağabeylerimin hafiflettiğini anlamış oldum.

Ailenizde sanatla ilgilenenler var mı?

Ağabeylerimin elleri ince işlere çok yatkındı. Eğer çalışmış olsalardı iyi birer hattat veya müzehhip olabilirlerdi. Jilet ile sigara paketlerini açıp içini boşalttıktan sonra kâğıtla doldurup tekrar aynı işçilikle kapatmışlardı. İlk kez şevkim kırılmış, böylelikle koleksiyonerlikten de vazgeçmiştim.

Kitaplarla aranız nasıldı? Çocukluğunuzda çok kitap hatmettiniz mi?_

Kitapları oldum olası çok severim. İlkokul dördüncü sınıfa giderken öğretmenimizin Kemalettin Tuğcu’nun ‘Korkunç Yıllar’ adlı hikâyesini sınıfta okuması çok hoşuma gitmişti. Ondan sonra Kemalettin Tuğcu’nun birçok kitabını okudum.

Okurluktan kitap toplamaya yönelişiniz nasıl oldu?

Kendiliğinden… Kitap okuma alışkanlığıyla birlikte kitap toplamaya da başladım. Ortaokulu bitirinceye kadar, Kemalettin Tuğcu ve Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi yazarların pek çok kitabını okumuştum. Daha sonra değişik görüşlerden ve akımlardan pek çok kitap okumaya çalıştım. Okuduğum kitaplardan üniversite son sınıfa kadar iyi bir koleksiyonum olmuştu. Üniversite yıllarında yine okuma merakı ile elime geçen bir kitap vasıtası ile Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi Hazretleri ile tanışma şerefine nail oldum.

Kitapların arasından tasavvufa geçtik! Mehmed Zahid Kotku (ra) ile temasınızın sizde ne tür etkileri oldu?

Kendileriyle ünsiyet kurduktan sonra bendenizi yeniden inşa ettiler. Dünya görüşümü, ahirete bakışımı, inancımı, itikadımı, velhasıl bana ait dünya ve ahrete dair ne varsa hepsini Sevgili Peygamberimizin (sav) “Çocuklarınıza asil insanlar gibi muamele ediniz” hadisi şerifindeki gibi oluşturma azim ve gayretini gösterdiler. Biz hayatımızın her safhasında, attığımız her adımda hep kendilerinin manevi rehberliğine müracaat ettik. Bu bağlamda her hayırlı ve bereketli işte hep kendilerinin manevi tesirini benliğimizde hissettik.

Buradan hat sanatı koleksiyonu merakınıza geçelim isterseniz…

Hayhay… Hikayesi şöyledir… Bir gün, üç arkadaş olarak kara yolu ile bir arkadaşımızın çok lüks bir aracı ile Allah bize umre yapmayı nasib etti. Mezkûr umre seferimiz önceki hac ve umrelerden daha farklı idi. Oldukça iyi bir arabayla yolculuk yaptık. Yolda manevi ziyaretler yapma şerefine nail olduk. Mekke-i Mükerreme’ye gelince de o günlerde yeni yapılmış olan Hilton otelinin 27’inci katındaki bir suiti fevkalade uygun bir fiyata kiraladık. Hem de odamızın penceresinden Kâbe-i Muazzama tabiri caizse biblo gibi görünüyordu. Hülasa, her anından saniye saniye zevk aldığımız bir umre ziyareti gerçekleştiriyorduk. Bir gün ikindi namazından sonra Kabe-i Muazzama’nın hemen yakındaki münhal bir yere oturduk.Hava latifti, dostlar uyumluydu, sağlık ve sıhhatimiz yerindeydi., Bunların hepsinde Hocamızın emeğinin olduğunu düşündüm. Kendileri için umreler, haclar tavaflar da yapmış olsak, özel bir şeyler yapmak istedim.

HÜSEYİN ÖKSÜZ: YAZIYI İKİ HAFTADA BİR HATIRLATINIZ!

Eskiden beri hoşuma giden hat yazılarını dergilerden, gazetelerden, takvimlerden keserek çerçeveletir, onlara hayran hayran bakardım. Bu sanattan hiç anlamasam da, Hocamın ismi-şerifini en güzel bir şekilde yazdırmaya niyet ettim. Yanımda bulunan arkadaşım Cüneyt Belviranlı’ya tanıdığı iyi bir hattat olup olmadığını sordum. O da Konya’da hattat Hüseyin Öksüz Bey’in olduğunu söyledi.

Umre seferimizden dönünce ilk ziyaretimizi Hüseyin Öksüz Hoca’ya yaptık. Cüneyt Hoca bizi tanıştırdı, meramımızı anlattı. Hüseyin Hoca her zamanki çelebi hali ile “hoca efendi”nin ismini nasıl yazdırmak istediğimi sordu. Ben de bildiğim kadarıyla tarif ettim. Hoca küçük bir not kâğıdına bir şeyler karaladı ve sümenin altına koydu. Bana da “Bunu bana haftada veya 15 günde bir hatırlatın” şeklinde tembih etti. Ben de görgüsüzlük olmasın diye iki ay sonra gittim hocaya. Gittim ama ortada ne yazı var, ne kâğıt, ne de kalem! “Yazı için gelmiştim” deyince, “Ben size dememiş miydim haftada veya 15 günde bir hatırlatın diye” cevabını aldım. Sümen altındaki kâğıt ilk günkü gibi duruyordu. Ben artık Hüseyin Öksüz Hoca’ya haftada bir uğramaya başladım. Her ziyaretimde Hüseyin Hoca’m eski hattatlara ait yazıların kalıplarını, örneklerini, fotokopilerini getirir, bana da kendi üslubu ile “Sami Ağabey, bu filanca hattatımızın celi bir yazısı, bu Hamit Hoca’mızın bir yazısı, bu Halim Efendi’nin bir yazısı” diye bilgi verir, ben de heyecanla levhaları incelerdim.

HAT SANATI MERAKI GÖNMÜLE KOR GİBİ DÜŞTÜ!

Öksüz Hoca hezarfen bir şahsiyet. Ziyaretlerinizde geleneksel sanatlarımızın diğer nevilerine dair paragraflar açar mıydı?

Hem de nasıl… Öksüz Hoca, zamanla fakiri ebrularla, birbirinden kıymetli, Osmanlı yapımı, hakiki usta işi teşbihlerle bizi tanıştırmaya başladı. Bu arada bende derin bir hikâyesi olan Bakkal Arif Efendi’nin çok güzel bir kıtasını da göstermişti. Ben de bir vakit sonra bir yerde hattan konuşulurken Hüseyin Hocamıza -ki diğerleri hattan anlamıyordu elhamdülillah- “Hocam, Arabacı Arif Efendi de sizin çok sevdiğiniz hattatlarımızdan değil mi?’” deyince, hoca muzipçe bir gülümseme ve hafif bir öksürük ile “Evet Sami Ağabey’” dedi. Herkes dağıldıktan sonra kulağıma yavaşça “o “Arabacı” değil Bakkal Arif Efendi olacaktı” dedi. Bende bu hadiseden sonra hat sanatımıza karşı daha da derin bir ilgi uyandı. Sevgi, merak, aşk… Bunlar bendeniz için hiç de mübalağası olmayan duygulardır.

Hat sanatının başkenti İstanbul… İstanbul’daki sanatkarlarla nasıl temas kurdunuz?

Meratla, hat merakıyla… Hat merakı gönlüme kor gibi düştü. Hatlayatıp hatla kalkmaya başladım. Bu merak saiki ile İstanbul’da pek çok hattat arkadaşlar ile tanışma imkânı buldum. Onlarla oturup sohbet etmek, kadim üstadların yazıları hakkındaki değerlendirmelerini dinlemek benim için paha biçilmez bir birikim oluşturdu.

Sanırım 25-30 yıl öncesinden bahsediyorsunuz. O yıllarda hat sanatına ilgi nasıldı?

Tabi o dönemlerde kamuoyunda hat sanatına karşı ilgi oldukça zayıftı. Hatta koleksiyonerlik boyutunda birkaç kişinin dışında bu sanata ilgi gösteren yoktu. Hal böyle olunca kadim hattatlarımıza ait pek çok yazıyı çok uygun şekilde temin etmek de mümkündü. O dönemlerde öyle eserler gördüm ki; şimdi onların hemen hepsi ya bir müzede, ya da bir koleksiyonerdedir. O yıllarda Ahmet Karahisari’nin levhalarını, Şeyh Hamdullah Efendi’nin kıt’a ve Kur’an-ı Kerim’lerini, Hafız Osman’ın eserlerini, Kazasker İzzet Efendi’nin, Yesarizade’nin, İmad’ın ve daha pek çok hattatımızın eserlerini gördük. Bunlardan bazılarını da koleksiyonumuza kazandırmaya gayret ettik.

HATTIN SULTANLARI

İstanbul’a gelip de cep harçlıklarımızla almış olduğumuz pek çok yazılar vardır. Bu hâl zamanla bende bir tutkuya dönüştü. Hattatlarımızın hepsi benim için “hattın sultanları” idi. Lakin nedendir bilinmez ama merhum Sami Efendi üstadımızın yazıları bendenizi hep çileden çıkarmış, kendinden geçirmiştir.

Hat sanatına tutku derecesinde bağlı olan kimleri tanıdınız?

Hattın mecnunu Medineli Ahmed Ziya Kurucu Ağabeyimizi tanıdım. Ben onun kadar yazılara aşk ve şevkle bağlı olan birini görmedim. Ziya Kurucu Ağabey hat sanatının mecnunudur. Demek ki böylesi bir keyfiyet kişiden kişiye sirayet eden bir vakıaymış. Ben de Ziya Bey gibi hattın karasevdalı aşığı oldum. Ziya Ağabey’in Konya’ya gelişlerinde, İstanbul’da, Medine-i Tahire’de ne zaman görüşsek hep yazıdan konu açılır, kendilerini saatlerce, zevkle, bıkmadan usanmadan dinlerdik.

Tasavvufta “Meczûbînle fazla oturup kalkmayın, kendi halini size yıkıverir” şeklinde bir öğüt vardır. Bizde de Ziya Ağabeyimiz sayesinde “hattın sultanları”nın eserlerine karşı büyük bir iştiyak oluştu.

Bir hat eserini gördüğünüzde nasıl bir halat-i ruhiye içerisine girersiniz?

Hat sanatı eserlerini ne zaman görsem dizlerim titrer, rengim sararır, dilim damağım kurur, gözlerim fal taşı gibi açılır, tüylerim diken diken olur ve kendi kendime konuşmaya başlarım. Belki dışarıdan bu halimi gören bir insan için mezkûr keyfiyet delilik alametidir, lakin benim için zevkin ve uhuvvetin zirvesidir.

Hat sanatıyla böyle bir yakınlık kurmuşken çağımızın pek çok hat sultanı ile de tanışma şerefine nail oldum.

Tezhip, hatla bütünleşen bir sanat. Bu kadar levhaya sahip olunca tezhipletilmesi gerekir. Tezhip sanatına aşinalığınız nasıl başladı?

Hat sanatına olan ilgim, kadim sanatın mütemmim cüzü sayılan tezhib sanatına karşı da ilgimizi kamçılamıştır. Zira yazı bir şahsı temsil ederse tezhib de onun elbisesi gibidir. Bu arada kendimi şanslı hissediyorum. Ülkemizin hatta dünyanın en iyi müzehhib ve müzehhibeleri ile tanışma lütfuna nail oldum.

Koleksiyonunuzda hat ve tezhip sanatlarının dışında halı-kilim, tesbih, resim ve gravür koleksiyonları da var. Bu hususta neler söylemek istersiniz?

Daha sonraki dönemlerde baktım ki öz sanatlarımızla ilgilenen hemen herkes öz sanatlarımızın başka şubeleriyle de hemhâl olmakta. Ben de böylelikle tesbih, halı-kilim ve ebru ile ilgilenmeye, bulduğum, beğendiğim eserleri satın almaya başladım. Son saydıklarıma Osmanlı cep ve duvar saatlerini, çakıları, kılıçları, kamaları, gravürleri de eklemeliyiz. En azından isimlerini andığım sanat eserlerini gördüğüm zaman sanat değerini haiz olup olmadığını anlayabilecek kadar malumat sahibi oldum çok şükür.

Koleksiyonlarınız ilgililer nezdinde nasıl makes buldu?

Öz sanatlarımız sayesinde yurt içinden ve yurt dışından pek çok şahısla tanışma imkânı buldum. Hatta Amerika’dan meşhur bir caz gurubu koleksiyonumu görmek için gelerek şahsıma özel bir konser de verdiler. Pek çok devlet adamı, bürokrat, milletvekili, müsteşar, parti lideri, tasavvuf büyüğü, iş adamı, gazeteci, televizyoncu ziyaretime geldi. İlgi alanlarıma dair pek çok verimli söyleşileri ve röportajlar yapıldı. Hatta Selçuk Üniversitesi Televizyonu hakkımda bir belgesel hazırladı. Gayet profesyonel ve etkili bir yapım olmuştu.

İbrahim Ethem Bey müsaadenizle şu hususu arz etmek isterim. Röportaj yapanların bu sanatla ilgili olmaları söyleşide ne soracaklarını veya neler sormaları gerektiğini bilmeleri mülakatların kalitesini artırmaktadır.

Gençlere, sanat ve estetik meraklılarına nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?

Koleksiyonerlik medeniyete ve maziye sahip çıkmaktır. Genç kardeşlerime tavsiyem şudur ki mutlaka gelenekli sanatlarımızı ve temsilcilerini tanısınlar; ellerinden geliyorsa bir ustanın önünde diz çökerek “Rabbi yessir”e başlasınlar. Böylelikle genç kardeşlerimiz öz sanatlarımızdaki güzellikleri, fark edebilecek bir ruh inceliğine sahip olabilirler.

Hali-vakti yerinde olanlar, maddi zenginliklere sahip olanlar öz sanatlarımıza yatırım yapsınlar, hat, ebru, minyatür, tezhip sanatçılarımızı desteklesinler. Yazımızı derleyip toplayacak olursak, beni ilk defa Hattat Hüseyin Öksüz Hoca ile tanıştıran Cüneyt Belviranlı dostumun bir tespiti nasıl koleksiyoner olduğuma dair naçizane en güzel cevaptır. Cüneyt kardeşim şöyle demişti: “Siz, üstadınız Mehmed Zahid Kotku’nun (ra) ismine rağbet ettiniz, Allah da size o dostunun hürmetine bu eserleri lütfetti.”

Hülasa şahsımla ilgili ne kadar güzellikler oluşmuş ise bunların hepsi gerçekten şeyhimiz Mehmed Zahid Kotku (ra) Hazretleri’nin himmeti ile olmuştur.

Dünya ve ahirette Allah cümlemizi sırat-ı müstakim üzere yaşayan zevat-ı muhteremlerden ayırmasın. (Âmin.)

İlginiz için teşekkür ederim.

Ben de alakanıza müteşekkirim.

Güncelleme Tarihi: 15 Nisan 2016, 11:34
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48