Türkiye - Polonya sergisinin ardından

“Uzak Komşu Yakın Anılar: Türkiye-Polonya İlişkilerinin 600 Yılı” sergisinde ağırlıklı olarak Polonya Ulusal Müzesi ve Topkapı Sarayı Müzesi’nin arşivlerinden toplanıp bir araya getirilen ferman, ahidname ve resim gibi belgeler ve yazma eserler, kılıç ve zırh gibi savaş aletleri, halı, çadır ve daha pek çok eser büyük bir özenle sergi severlerin dikkatine sunuldu

Türkiye - Polonya sergisinin ardından

Hümeyra Neyyire/ Dünya Bülteni

Sakıp Sabancı Müzesi’nde 7 Mart-15 Haziran 2014 tarihleri arasında “Uzak Komşu Yakın Anılar: Türkiye-Polonya İlişkilerinin 600 Yılı” isimli bir sergi düzenlendi. Leh ve Türk halklarının bilhassa on beşinci yüzyıldan itibaren kaderlerinin kesişmesiyle başlayan ve bugüne dek devam eden yakın ilişkileri bu sergide ticaret, savaş, barış ve kültürel etkileşim bağlamında ele alınmış. Ağırlıklı olarak Polonya Ulusal Müzesi ve Topkapı Sarayı Müzesi’nin arşivlerinden toplanıp bir araya getirilen ferman, ahidname ve resim gibi belgeler ve yazma eserler, kılıç ve zırh gibi savaş aletleri, halı, çadır ve daha pek çok eser büyük bir özenle sergi severlerin dikkatine sunulmuş.

Yüzlerce yıl Türkler ve Polonyalılar aralarında derin bağlar oluşmuş iki milletti. Öyle ki; Polonya 1795’te Avrupa devletleri arasında paylaşıldığında Osmanlı devleti bu yeni durumu tanımak istememiş ve Polonya’dan artık elçi gelmemesine rağmen saray protokolünde Polonya elçisinin yerini korumayı sürdürmüştü. Hatta elçiler listesinde adı zikredildiğinde “Yolda!” denilmesi, Osmanlı devletinin Polonya’nın haritadan silinmesini resmen tanımadığının bir işaretiydi.

Coğrafi uzaklığa rağmen ortak geçmişe sahip, bazen savaş bazen barış üzerine kurulu iki ülke ilişkileri, ilk defa 1999’da Kültür Bakanlığı’nca düzenlenen “Savaş ve Barış: 15-19. Yüzyıl Osmanlı-Lehistan İlişkileri” başlıklı sergide ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştı. O serginin de organizatörü olan Nazan Ölçer böyle bir çalışmaya öncülük ederken, Polonya ve Türkiye’deki eserleri bir araya getirmenin güçlüklerini dile getirmişti. Buna rağmen belki de ilk olmanın verdiği heyecanla oldukça kuşatıcı, derinlikli ve çok yönlü bir sergi ortaya çıktığı hazırlanan sergi kataloğundan anlaşılıyor.

Bu defa, iki ülke arasında 15. yüzyılda Çelebi Mehmed ile Kral Jagello arasında bir arabuluculuk ile başladığı kabul edilen ilişkinin 600. yılı münasebetiyle Sabancı Müzesi bu ilişkiyi yeniden gündemimize taşıdı. Serginin dikkat çekici görsel malzemeleri arasında sultan ve kral portreleri, ahidnameler, ticaret beratları, mektuplar, hatıratlar, şehir panoramaları ve savaş resimleri yer alıyor.

Bunun yanı sıra, iki ülke arasında sıkı bir ticaret bağı ve kültürel alış veriş olduğunu gösteren Bursa ipeğinden dokuma pek çok örtü, Polonyalı din adamlarının Osmanlı dokuması ayin cüppeleri, doğulu zanaatkarların tekniğiyle Polonya atölyelerinde üretilen kraliyet halıları ve duvar askıları serginin göz alıcı eserlerini oluşturuyor.

Ayrıca serginin önemli parçalarından biri bir zamanlar namı “Osmanlı çadırları ülkesi”ne çıkan Polonya’dan getirilen çadırdır. Kimi savaş ganimeti olarak, kimi de görüşmeler, av partileri, toplantı ve ziyafetler, askeri seferler için satın alınarak Polonya’ya getirilen “doğu yapımı” çadırlar ise iki ülkenin iç içe geçen kültür ve sanat dünyalarının güzel bir temsili olarak sergilenmektedir.

Bu dikkat çekici, tarihi belge niteliğindeki eserlere sergiyi gezenleri bilgilendirmek amacıyla hazırlanan sergi yazıları eşlik ediyor. Ancak titizlikle seçilip bir araya getirilen bu değerli koleksiyonu tamamlaması beklenen yazılar yer yer yanıltıcı olabiliyor.

Mesela, iki ülke arasındaki ilişkilerin en somut belgesi olan antlaşmalar “ebedi” antlaşma ya da barış antlaşması olarak sunuluyor. O dönem için antlaşmaların mahiyetini bilmek belki de büyük ölçüde iki ülke ilişkilerinin mahiyetini bilmek demek. Fakat “ebedi” antlaşma ya da barış antlaşması ifadeleri yetersiz kalıyor. Oysa ki sergilenen fermanların, beratların ve ahitnamelerin hepsi farklı bir ilişki türüne işaret ediyor. En önemli husus ise, barış antlaşması ifadesi tarafların oturup karşılıklı ortak bir söze gelerek aralarında sağladıkları sulhu çağrıştırıyor. Fakat bu belgelerin bazılarının tek taraflı ahitnameler olduğunu, maddelerini barış karşılığı Osmanlı devletinin belirlediğini ve ahitnamenin geçerli olduğu süre boyunca Lehistan’ın Osmanlılara haraç ödediği bilgisini göz ardı etmek ilişkinin mahiyetini yanıltıcı bir zemine çekiyor.

Yine sergide yer alan bilgi panolarında 17. yüzyıl Polonya kralı meşhur III. Jan Sobieski “kral olmasaydı geleceğin meşhur bir Aydınlanma düşünürü olacaktı” şeklinde takdim edilmesine karşılık dönemin Osmanlı Sultanı IV. Mehmed’in “coğrafya, kozmografya ve haritacılığın da merakları arasında yer alması, dünyadan habersiz olmadığına işaret eder” sözleriyle tanıtılması, Osmanlı sultanlarının zımnen aslında dünyadan bîhaber olduğunu söylemekte, dengelerin farklı olduğu bir Osmanlı ve Lehistan algısı yaratmaktadır. Oysa ki sergide Sultan IV. Mehmed’e sunulduğu ve Osmanlı denizcilik tarihi üzerine yazılmış ilk eser olduğu belirtilen Katip Çelebi’nin Tuhfetü’l-kibar fi esfâri’l-bihâr kitabının isminin bilgi panosunda “deniz seferleri” değil, denizlerdeki sırlar anlamına gelen “esrar el-bihar” şeklinde yazılması Osmanlı kaynaklarından ne kadar habersiz olunduğunu düşündürmektedir.

Daha şaşırtıcı olan ise Osmanlıların 1521 Belgrad ve 1526 Mohaç’tan sonra Macaristan gibi Osmanlı’ya oldukça uzak fakat Habsburglara 15 günlük mesafede olan bir bölgede yaklaşık 160 yıl daha tutunmalarının sergide bir “mucize” olarak değerlendirilmesi. Bu başarıyı Osmanlı’nın askeri ve stratejik hamleleri ya da idarî/dini/sosyal yapısıyla açıklamak yerine Orta-Avrupa’daki ekonomik ve merkezi devlet örgütündeki zaaflar ve feodal parçalanmalar ile açıklamak tarihi Avrupa-merkezli okumanın bir neticesi olsa gerek. Osmanlı’nın tüm çabalarına rağmen askeri devrime ayak uyduramadığı, “faydasızlığı aşikar” olan timar sistemini lağvedemediği ve Köprülü reformlarının “eski düzenin orasını burasını onarmaktan öteye geçemediği” iddiası ile ‘160 yıl daha Macaristan’da kalan Osmanlı’ bilgisi çelişince çare bu durumu mucize olarak açıklamakta kalıyor.

600 yıllık ilişkinin Osmanlı dönemini kapsayan eserleri zengin ve bilgilendirici olmakla beraber sergide İstanbul’daki Polonyalıların köyü olarak bilinen Polonezköy’e, burada yaşayan Polonyalıların göç hikâyeleri ve Türkiye tecrübelerine yer verilmemesi hikayenin eksik kalmasına neden oluyor. Ancak Polonezköy hakkında bilgilenmek için hem eski hem de yeni serginin kataloglarındaki makaleler ilgilisine sunulmuş.

Keşke sergi bilgi panoları da sergi kataloğundaki yazılar kadar bilimsel ve tarafsız olabilseymiş.

Savaş ve Barış: 15-19. Yüzyıl Osmanlı - Lehistan İlişkileri. Yayın yönetmeni Selmin Kangal. Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü, 1999.  

Uzak Komşu Yakın Anılar: Türkiye-Polonya İlişkilerinin 600 Yılı. Editör Ayşen Anadol. SSM, 2014.

Güncelleme Tarihi: 02 Temmuz 2014, 10:53
YORUM EKLE

banner33

banner37