banner39

Türkiye'de Ali Şeriati

Herkes meşrebince tanıdığı Ali Şeriati'nin bir yönünü, bir dönemini anlatır. Okuyanlar da aslında kendi tarihsellikleri içinde kendi Şeriati tasavvurlarını inşa ederler.

Kültür Sanat 19.04.2013, 10:54 19.04.2013, 11:04
Türkiye'de Ali Şeriati

Asım Öz - Dünya Bülteni / Kültür Servisi

Ali Şeriati, düşünceleri bakımından İslamcılığın şimdiki zamanına değil geçmiş zamanına aittir. Türkiye'de seksenli yıllarda okunup geçilmiştir fakat bir dizge oluşturamamıştır. Şeriati'nin düşünsel yolculuğunu anlama/anlamlandırma serüveni kadar onun algılanma biçimleri de önemlidir. Seksenli ve doksanlı yıllarda parça parça yayımlanan kitapları ve bunların ilanları upuzun bir romanın parçalarından biri olabilir.

Şeriati'nin, yazıları, konuşmaları, araştırmaları, mektupları okunduğunda anlattıkları yalnızca onun başından geçmiş olanları değil aynı zamanda kişiliklerin zihin dünyasının yeniden kurulması çabası olarak da okunabilir. Şeriati'yi anlatan çeşitli kişilerin anlattıklarına bakıldığında bir bütünlükten değil, herkesin bakışına göre değişen ve bundan dolayı da tam bir tasvire ulaşmanın güçlüğü hemen fark edilir. Nitekim bir bakışa göre onun Ali Şiası ve Safevi Şiası kitabındaki Şiilik telakkisi tarihsel mirası ihmal edilebilir olarak görmesinden dolayı onaylanmaz. Buna karşın Şeriati'nin bu kitabındaki görüşleri değerli bularak tercüme eden ve bu perspektifin yaygınlık kazanmasının hayırlı olacağını düşünenlerin değişik bir bakışı yeşerttiği öne sürülebilir.

Yaklaşım Farklılıkları

Kim bilir? Belki Ali Şeriati figürünü onca gizli, gizemli kılan etmenlerden biri de bu tavır ayrımlılıklarıdır. Denilebilir ki, parça parça birçok Şeriati var ortada. Bunları tek bir Şeriati imgesinde birleştirebilmenin imkânı yok gibi. Aslında aydın ya da entelektüel çevreyle olağan çevre arsındaki tipik çelişkilerin, gerginliğin yaşandığını gösteren pek çok nokta var Şeriati'nin yaşamında. Elbette ruhu saran, sarsan her çelişkinin söylenmesi kolay değil, kendisinin söyledikleri dışında. Öte yandan değişik kişilerin anlattıklarının pek çelişmediği bilakis birbirini tamamladığı da savlanabilir. Herkes meşrebince tanıdığı Şeriati'nin bir yönünü, bir dönemini anlatır. Okuyanlar da aslında kendi tarihsellikleri içinde kendi Şeriati tasavvurlarını inşa ederler. Bütün bunları yan yana getirince Şeriati'nin çelişkili bütünselliği belki de tedirgin ediciliği ortaya çıkar. Sempozyumlar, biyografi olma vasfını taşıyan kitaplar, tematik incelemeler daha da olaylaştırır okurun ve yazarın işini.

Ortaya konulan Şeriati resimlerinden birini geçtiğimiz aylarda, Hamza Türkmen Haksöz dergisinin 261. sayısında belirgin kıldı. Sanırım yazının başlığı Şeriati'nin yeniden gündeme geldiği siyasi bağlama işaret etmesinden dolayı "Ali Şeriati Nasıl Davranırdı?" olarak konulmuş. Yazı bir yönüyle 17-18 Kasım 2012'de Fecr Yayınları tarafından Üsküdar Bağlarbaşı Kültür Merkezi'nde düzenlenen Ali Şeriati Sempozyumunun bağlamına işaret ediyor: "Ali Şeriati'nin birikim ve tecrübesinin ilk defa böyle bir sempozyumla ele alınıp müzakereye açılması oldukça önemliydi ve manidardı.

Önemli olan boyut, Ali Şeriati isminin, emperyalizmin işbirlikçisi despotik bir rejim içinde hem zulüm ve sömürü ile mücadele edip özgürlük mücadelesini bayraklaştırması; hem özünden uzaklaşmış bir dindarlığı vahyî ve fıtrî olanı arama serüveni içinde ayağa kaldırmak ve aslıyla buluşturmak eylemine önderlik oluşturmasıdır. Manidar olan boyut ise Ali Şeriati'yi yeniden anmak, tarihî süreç içinde düşünce gelişimini,İran'daki toplumsal dönüşüme katkılarını ve bugüne taşıyabileceğimiz sahih tespitlerini müzakereli bir sempozyumda yeniden gündemleştirmek için sürgünlere, hapislere maruz kaldığı İran'da değil de Türkiye'de bir imkânın bulunabilmesidir." Şeriati üzerinden hem İran'daki mevcut zihinsel yapı hem de onun mezarının bulunduğu Suriye'de yaşananlara dikkat çeken Türkmen'in yazısında yetmişli yıllardan itibaren yaşanan İslami dönüşüm sürecinin seyri de belli temalar ışığında özetleniyor.

Ali Şeriati algılarının çatışmalı doğasını fark edebileceğimiz mühim noktalardan birinin onun Şiilik içerisinde yapmış olduğu ayırım olduğunu ifade etmiştim. Bu bağlamda Hamza Türkmen'le İsmail Kara'nın geçtiğimiz aylarda yayımlanan bir yazısında ortaya koymuş olduğu yaklaşım tarzının farklılıklarını anmak önemli. Hamza Türkmen bu minvaldeki düşüncelerini şöyle açıklıyor: "İnkılâptan bu yana 33 yıl geçti. Bugünkü İran devleti ve mevcut hükümeti, büyük ölçüde İran İslam İnkılâbının başında şiarlaştırılan üst İslami değerlerden vazgeçmiş durumda. 33 yıllık geçiş süreci tevhide, Kur'an'ın muhkem esaslarına ve ümmetin vahdetine değil; İran ulusçuluğuna ve usuli olmayan Şiiliğe çalışmıştır. Bugün İran'daki dinî hayat, resmi Şiiliğin veya Safevi Şiiliğinin kuşatması ve dayatması altına girmiştir. "Al Şia / Ali Şiası" ezilmiş,"Kara Şia / Safevi Şiası" yükseltilmiştir."

İsmail Kara Derin Tarih dergisinin 10. sayısında kaleme aldığı " Osmanlı Tarihi bizim Neyimiz Olur?" başlıklı yazısının son kısmına düştüğü "mühim notta" tarihin bütün kuvvet ve zaaflarıyla taşınması gerektiğine işaret babında Ali Şeriati'nin yapmış olduğu ayırımı da sorunsallaştırır: "Bu dar ve daraltıcı tarih anlayışını Akçura ile, Batıcı-milliyetçi-Türkçü düşünce ile sınırlı görmek elbette yanlış ve yanıltıcıdır. İslâmcı çizgiden giderek daha fazla insanın ağzında dolaşan, çokça kitap ve yazıda tesadüf edilen 'Emevi İslâmı'da böyle bir tarihsizlik (ve talihsizlik) ürünü. Çünkü bu tavsifin içinde sadece Emevilerden küçük bir kesit yok. Abbasileri, Osmanlıları; Arabı, Türkü, Acemi de içine alan bütün bir İslâm tarihi var.

Büyük bir tasfiye, ciddi bir kafa daralması. Dışarda tuttuğu tek bölge, İslâm tarihinden ve İslâm öncesinden koparılarak yeniden tanımlanan ve kurgulanan asr-ı saadet. Nitekim, II. Meşrutiyet yıllarında ilmiye mensupları arasında bile Emevilerle başlayıp 1908'e kadar gelen uzun İslâm tarihini istibdat, yani dinen gayrimeşru yönetim ve dönem olarak gören çokça metne sahibiz.( Okuyucularımız arasında Ali Şeriati'nin Ali Şiası-Safevi Şiası ayırımını hatırlayan var mıdır acaba? Bu da modern İslâmcı Şiî düşüncede tarihsizliğe ve talihsizliğe giden bir başka yol." Şunu da söylemeliyim burada: Şeriati'nin 'Emevî İslâm'ı' kavramsallaştırmasına dair Mehmet Said Çekmegil'in ardından da Hikmet Zeyveli'nin eleştirileri olmuştu.

Türkiye İslâmcılığının Şeriati ile Tanışması

Şeriati'nin Türkiye İslamcılığı ile hangi vasatta, nasıl bir etkileşim içerisinde olduğunu onun eserlerinin tercüme edilmeye başlandığı yıllardan itibaren oluşan farkındalığın bir bölümünü aktarıyor Türkmen'in yazısı. Bu hatırlama süreci aynı zamanda kafaları da karıştırır aslında. Ben de bu hatırlama sürecini Dünyada Ali Şeriati( 1998) kitabından mülhem Türkiye'de Ali Şeriati olarak adlandırmayı uygun buldum. Ki son yıllarda kaleme alınan bazı yazılar bahsettiğim kitabın sunuşunda yer alan "Onun pek çok eseri ve konuşmaları Türkçeye çevrilmesine rağmen, ne yazık ki hakkında hiçbir ciddi ve doyurucu makale kaleme alınmadı" şeklindeki ifadelerin geçerliliğini yitirmesine sebep olması bakımından önemlidir.

Şeriati'nin eserlerinin çevrilmeye başlandığı yıllarda Türkiye'nin büyük kentlerinde – o yılların tabiriyle- şuurlu hale gelen, İslami harekete dahil olan belli bir seviyede öğrenim görmekte /görmüş olan genç bir kitle veya çevreler vardır. Altmış sonrası Türkiye İslâmcılığının ilk nesli diyebileceğimiz neslin çoğunluğunun henüz bürokrasi tarafından yutulmadığı zamanlardır sözü edilen.( Günümüzde o yılların özlemini çeken yok desek doğru söylemiş olmayız herhalde) Dolayısıyla büyük kentlerde yaşayanların belirgin kıldığı İslami hareketliliği fark etmek, belirlemek bugünkünden daha kolay. Çünkü bugün İslamcı olarak andığımız oluşumların o yıllardaki muhalefet yönleri daha kesin, keskin görünüyordu. Okumuş yazmışların hemen hepsi bugünkünün tersine iktidara ve TC'ye mesafeleriyle kimliklerini ortaya koyuyorlardı. Devrimci önermelerle yaşandığı, yaşanmaya çalışıldığı yıllardı. Değişmek, değiştirmek, yetiştirmek yetişmek arzusu baskındı. Manzara-i umumiyye'ye bakılırsa buradan bir ideolojik dizge kalmadı pek, bazı duyarlılıklardan öte.

Tekrar Türkmen'in yazısına dönecek olursak; Şeriati'nin İslamcılığın belirmeye başladığı güçlü umut döneminde Türkiyeli okurla buluştuğunu ifade edebiliriz: "1970'li yıllarda gençtik ve İslami rüştümüzü oluşturma gayreti içindeydik. O dönemde İran halkını Alevi bilirdik. Üniversite kampuslarında yurt binalarında Şah'a karşı sosyalistlerin camlara yapıştırdığı pullamalar vardı. Sonra İran'da ayaklanma haberleri gündeme düştü. O zamanın Türkiye'sinde siyah-beyaz televizyon vardı. Bir de baktık ki yürüyenler arasında oldukça tesettürlü ve Allahu Ekber diyen insanlar vardı. Ekrandan gördüğümüz tablo karşısında şok olmuştuk. Niçin? Çünkü onların nidaları, Türkiye'de bilinçlenme sürecine adım attığımız o yıllarda bizim de nidalarımızdı ve onlar bizim özlemlerimizden bir parçayı tanıklaştırıyordu. İran toplumu bizim için yeni bir alandı ve öğrenecektik.

Biz 1980'li yıllarda Sünni kökenli akademisyen Hamdi Algar'dan şunu öğrenmiştik: 'Ali Şeriati, İran İslâm İnkılâbı'nın ideologudur.' Bu vurgu biz Türkiyeli Müslümanlar için oldukça önemliydi. Zira ö dönemde Şeriati, bizler için devrimin arka planını öğreten ve teorik zeminini gösteren en önemli kişiydi.

Onun söylemini en fazla da Türkiye'de vahye ve fıtrata dönüşü ifade eden ıslah ve tevhidî uyanış çabalarının ilk taşıyıcılarında ilgi uyandırdı.

ODTÜ'de öğrenim gören ve Ali Şeriati'nin İranlı takipçisi olan öğrencilerin 1978-79 yıllarında Ankara'da Kuran çalışmalarına yönelen Türkiyeli genç insanlarımıza aktardıkları görüşleri sayesinde ondan ilk defa Kuran çalışmalarına yönelenler haberdar oldu. Biz onun resmini ilk defa 1978'de Fatih Akıncılarının, Metin Yüksel ve arkadaşlarının İstanbul duvarlarına devrim öncesinde astıkları afişlerden hatırlıyoruz."

Sınırlı İlgi, Birkaç Metin ve "Keyifli" Şimdiki Zaman

Türkmen, daha sonra onun eserleri ile bunlar üzerine kaleme alınan önemli yazılardan biri olan "Göller Bölgesinde Bir Ada" yazarından ve bu okumaların İslâmcı literatüre dahil oluş sürecinden söz ediyor: "Sonra onun düşüncelerini Düşünce Yayınları'nın/Dergisi'nin Şubat 1980'de yayınladığı"İslam Sosyolojisi Üzerine" ve Eylül 1981'de yayınladığı "Ne Yapmalı" adlı eserlerini okuyarak tanımaya başladık. Cemil Meriç ise 1980'de basılan "Kırk Ambar" kitabında onun entelektüel yanını anlatmaya çalıştı.

1970'li yılların ortalarında dar da olsa Türkiye'de Müslüman gençlik ve okuyan kesim arasında gelenekçi-taassubi dindarlıktan, resmi ideolojiden ve siyasi vesayet sisteminden kopmaya; bilinç düzeyinde vahye ve fıtrata hicret etmeye çalışan bir uyanış hamlesi temayüz etmişti. "Kur'an'a Göre Dört Terim"den öğrendiğimiz usule göre kavramlarımızı doğru anlama ve usulud-din çalışmaları çok önemliydi. O dönemde Ali Şeriati bu gayretlerle paralelleşen ve ön açan bir aydın-dava adamı tipolojisi olarak Türkiye gündemine girdi. İnandığını tanıklaştırmaya çalışan gayretiyle, bizim gözümüzde o, takva ehli olmaya çalışan ve Kur'an'daki tüm müminlerin vasfı olarak kullanılan "âlim" sıfatını hak eden bir insandı. O kendi konumunu ve kendi gibi olanları "aydın" gibi ödünç kavramlarla izah etmeye çalışsa da bizim gözümüzde ahund değildi; hüccetullah, ayetullah veya ilahiyatçı değildi; ama âlimdi." Cemil Meriç'in Kırkambar kitabında yer alan yazısının 1980 yılının başında tekrar yayın hayatına başlayan Pınar dergisinin İslamcılığa yöneldiği günlere denk gelmesi de atlanmaması gereken bir husustur. Bu yazının Cemil Meriç tarafından kaleme alınma sebebini yahut sebeplerinden birini öğrenmek için Cevat Özkaya ile yapılan Cemil Meriç konulu söyleşiye bakılması fena olmaz.

Türkiye'deki İslami uyanışa ilişkin vurguların Türkmen'in yazısının değişik bölümlerinde tekrar edildiği kimi zaman Şeriati'ye dönük ufak eleştirilerin de ifade edildiği görülüyor: "1970'li yılların sonunda ve 1980'li yılların başında Türkiye'de Ali Şeriati'nin arınma, İslam'ı anlama, tevhidî dünya görüşünü idrak ve yaşamlaştırma, toplumsal ve fikrî dönüşümün-inkılâbın ölçülerini keşfetme çabası karşılık buldu. Dönüşüm çizgisini liberalizmin veya materyalist diyalektiğin ilerlemeci şemalarına göre değil; sünnetullaha ve Kur'an esaslarına göre yakalama gayreti çok önemliydi. Ve bu gayretler milli dindar entelektüellerimizde ve milli dindar gençlerimizde yeni bazı ufuklar açtı. Ayrıca Türkiye'deki tevhidî uyanış süreci açısından da Batı'yı daha iyi bilen ve İslami uyanış-bilinçlenme açısından benzer kaygılar taşıyan bir birikimle karşılaşmanın sevinci oluştu.

Ancak Ali Şeriati'nin, İslami uyanış ve modern Firavunlara, Karunlara, Hamanlara, Belamlara veya Samirilere ya da mele ve mütref takımına, müstekbirlere karşı direniş ruhu ile Avrupa'da elde ettiği entelektüel birikimi, bir sistematik çevresinde elde edilmiş değildi.

O, gelenekçiliğe karşı çıktı; ama Louis Massignon gibi emperyalizmin keşif kolu olan saptırıcıların etkisiyle Hallac-ı Mansur gibi batini çizgiden bir beklentisi oldu. Garplılaşmaya karşı çıkarken Batı paradigmasının mensubu olan aydınların kavramlarını ödünç olarak da olsa kullandı. "Öze Dönüş" terkibi buna örnektir. Ama savunduğu ve Avrupa'da yerellik bazında gündeme getirilen öze dönüş doğrultusu, sonunda onu ölçü ve kavram boyutuyla Kur'an'a ve Hz. Muhammed'in sahih ve mütevatir sünnetine yöneltti. Ayrıca bu samimi arayışı onu Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh'un ıslahat çizgisini önemsemeye sevk etmişti."
O yıllarda aydınlığa kavuşmak için Şeriati'yi okuyan okurlar bir yana bırakılırsa, iki binli yıllar Türkiye'sinde ona yönelen okurların daha çok öznel metinlerine ilgi duymuş olmaları da göz ardı edilmemesi gereken bir yönelimdir. Sözgelimi İslamcılığın epistemolojik temelini kurmaya çalışan İslam-Bilim'den ziyade Yalnızlık Sözleri'nin daha çok okunması son derece önemlidir değişen okur eğilimlerini anlamlandırmak için. Özel hayatın keşfedildiği vasatta Eşim Ali Şeriati metninin daha çok hatırlanması gibi. "İslami kapitalizmin" telaffuz edilmeye başlandığı vasatta "İslam sosyalizmi" bağlamında sadece Ebu Zer figürüne indirgenmiş okumalarla Şeriati tekrar tarih sahnesine dönüyor gibi olsa da yukarıda andığım kontekst değişimi şimdilik bunun güçlü bir ses olarak belirginleşmesine imkan tanımamaktadır.

Onun Türkiye'deki etkisinin Mevdudi ve İhvan yazarlarının etkisi ile karşılaştırılması gerekir. İzlenimlerime dayanarak bunun oldukça sınırlı olduğunu ifade edebilirim. Şeriati'nin İranlı ve Şii olması bu sınırlı etkinin sebeplerinden biri olarak anılmaya değerdir. Gelgelelim onun metinlerinin İran'da yasak olmasına karşın seksenli yıllarda Türkiye'de serbest olması ve bunun da İran yönetimince desteklenmesinin siyasi boyutları üzerinde durulması gerekir. Öte yandan Elbette Şeriati'nin Batı bilgisinin diğerlerine nazaran daha fazla olmasına karşın seksen sormasında neredeyse Şeriati ile eşsüremli olarak tercüme edilen gelenekçi ekole mensup yazarların "ideoloji dışılık" üzerinden daha geniş bir okur kitlesine hitap edebilmiş olmaları da dikkate alınmalıdır. Şeriati'deki ideolojik vurgu seksen sonrasının "ideolojisiz" olduğu vehmedilen vitrinli atmosferi içerisinde "göller bölgesinde bir ada" olarak kalmasına sebep olmuştur.

Kuşkusuz "keyifli şimdiki zaman" vaadinin doyuruculuğunun ötesinde, geçmişe ve bununla bağlantılı olarak geleceğe dolayısıyla y/akın tarihe bakmak isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir yazı Türkmen'in yazısı.

Az kalsın unutuyordum: Keyif sözcüğünün en çok kullanıldığı dönemde Şeriati okurlarını tedirgin edebilir mi? Bence Şeriati'nin "ahir zaman"daki yeni okurları daha çok narsisizm ile nihilizm karışımı ruhlar. O yüzden "tedirgin" olmak gerekiyor.

 

banner53
Yorumlar (0)
17
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?