Türkler Bu Nankör Hayvanlarda Ne Buluyor?

17. yüzyılda İstanbul’da kediler için evler inşa edildiğini, bu soylu kedi ailelerine hizmet etmek, onların yiyeceklerini vermek ve bakımlarını yapmak için hizmetkârlar ve maaşlı görevliler çalıştırıldığını biliyor muydunuz? Fransa elçilik heyetiyle 1639’da İstanbul’a gelen Sieur Clausier du Loir bu konuda bakın daha neler anlatıyor.

Türkler Bu Nankör Hayvanlarda Ne Buluyor?

“Halkın kullandığı hamamlar kubbeli iki büyük binadan ibarettir. İlk binada mermerden çok güzel bir çeşme vardır ve köşelerden birinde yıkananların çamaşırlarını kurutmaya yarayan bir soba bulunmaktadır. Elbiseleri koymak için, duvarların dibinde boydan boya üzerlerinde güzel örtü veya kilim bulunan oturaklar sıralıdır. Buraya girince hemen soyunulmaz, vücudun gösterilmesinin ayıp olduğu bölgeyi örtmek için Fota veya Pechtemal (peştamal) adını verdikleri mavi ve beyaz çizgili önlüğü bir hamam görevlisi getirdikten sonra elbiseler çıkartılır. Sonra terlemek için daha sıcak olan bir yere gidilir ve ikinci binaya girince sizi büyük bir mermer masa beklemektedir. Buraya uzandığınız zaman bir erkek görevli kollarınızı ve bacaklarınızı bir taraftan diğerine ovup, masaj yapıp sinirleri ve kasları gevşetir. Bundan sonra sizi sırt üstü çevirir, omuzları sırtı hafifçe ovup damaları ve ayakları rahatlatır. Sonra da sizi küçük bir odaya bırakır. Burada iki musluktan biri sıcak diğer soğuk olmak üzere aynı kurnaya su akmaktadır. İstediğinize göre her ikisini de ayarlayabiliyorsunuz. Görevli burada sizin bütün vücudunuzu sabunla köpürtür, elindeki deve kılından yapılmış sert bir lifle ovmaktan ziyade kaşağılayarak yıkar. Bir sünger taşıyla ayaklardaki nasırları temizleyip yumuşatır. Kafa ve koltuk altlarındaki kılları tıraş eder. Diğer yerlerdeki kılları kesmeniz için de size bir tıraş aleti verir. Her yeriniz yıkanıp temizlendikten sonra, önlük (peştamal) değiştirilir ve elbiselerinizi giymeniz için ilk yere geri gelirsiniz.”

Bu satırlar Fransız entelektüel Sieur Clausier du Loir tarafından kaleme alınmış. Sieur du Loir, 1639 yılında Fransa devleti adına Osmanlı İmparatorluğu’na gönderilen Jean de La Haye Ventelay’nin elçilik heyetiyle birlikte İstanbul’a gelir. Etrafını dikkatle inceler ve Fransa’ya gönderdiği mektuplarında İstanbul ve Türkler hakkındaki gözlemlerini en ince ayrıntılarına kadar yazar. Yukarıdaki satırlar da 28 Ocak 1640’ta Dijon Parlemento Başkanına yazdığı mektuptan alıntı.

Sieur du Loir’un mektuplarından İstanbul ve özellikle Üsküdar hakkında önemli ayrıntılara ulaşmak mümkün. Gündelik hayat, yemek adabı, giyim kuşam, Türklerin özellikleri ve oynadıkları oyunlar, asayiş gibi konularda önemli bilgiler barındıran bu mektuplardan Prof. Dr. Mustafa Daş’ın VIII. Uluslararası Üsküdar Sempozyumu’nda (21-23 Kasım 2014) sunduğu tebliğ sayesinde haberdar oluyoruz. Mustafa Daş tebliğinde bu Fransız entelektüelinin ülkesine gönderdiği mektuplarda paylaştığı bilgileri ayrıntılarıyla aktarmış. Tebliğden, söz konusu mektupların o dönemde Les Voyages du Sieur du Loir adıyla kitap haline getirildiğini de öğreniyoruz. Bu kitabın Mustafa Daş tarafından Türkçeye çevrilerek Du Loir Seyahatnamesi adıyla yayınlandığını da ekleyelim.

Doğudan gelen gemilerin son durağı

Üsküdar’ın doğudan gelen gemilerin son durağı olduğuna dikkat çeken Sieur du Loir, 5 Ağustos 1640 tarihinde yazdığı mektupta Türklerin en büyük özelliklerinin dürüstlük ve tevazu olduğuna dikkat çeker. Bu özellikler pazar ve alışveriş de dahil Türklerin hayatının her alanına yansımıştır. “Bir satıcının dükkânındaki bir ürünün diğer dükkânda daha ucuza bulunabileceğini hiç düşünmemek gerekir. İki ecu’lük (o dönemde Avrupa’da kullanılan bir para birimi) bir mal başka bir yerde asla beş altına satılmaz. Dükkâna girildiğinde yapılması gereken şey hangi malı beğenmeye karar vermek olacaktır.”

Mektuplarda Türklerin her zaman “namuslu” biçimde giyindikleri belirtilir. Bazen renkleri değişse de giysilerin ne dar ne uygunsuzdur. Türklerin yemek yeme adabı da oldukça ilgi çekici gelir Sieur du Loir’a. Yazdıklarından o dönemde Üsküdarlıların sofrada tunç, bakır, porselen ve toprak kaplar kullandıklarını öğreniyoruz. Gündelik hayata dair ilginç bir ayrıntı da şöyle: “Gerekli olduğu zamanlar yemek yedikleri gibi gerektiği zaman da eğlenmek için oyun oynarlar. Her yerde olduğu gibi oyunda ve oyunun sonunda da düzgün davranırlar. Bundan dolayı kazanma hırsı olmaksızın satranç, domino, dama ve bir tür trick-track (tavla) oynarlar.”

17. yüzyılda yaşayan bu Fransız entelektüelinin dikkatini çeken ve uzun uzun anlattığı konulardan biri de ev ziyaretleri. Komşular, akrabalar ve tanıdıklar arasında gerçekleşen bu ziyaretler kendisine pek çok açıdan farklı gelmiş. Türklerin misafirperverliği ve ağırlama biçimi bunların başında geliyor. Fakat ikramlar da oldukça etkilemiş kendisini. Çünkü o dönemde içecek olarak ikram edilen kahve ve limonata Avrupa’da bilinmiyor: “Ziyaret sırasında Türkler asla odalar arasında gezinmezler ve ziyaret bir seremoni haline dönüşür. Ev sahibi ziyarete gelen arkadaşına bir buhurdanlık getirttirir ve kokulu buharın kaçmaması için iki uşak onun üzerine özel bir örtü yerleştirir. Sonra misafire İran tarzında boyalı yapraklarla süslü tahta bir altlık üzerinde dopdolu bir porselen tasla şerbet ikram edilir. Limonlu bir içecek olan şerbet, limonun şekerle ezilmesinden sonra su katılarak yapılmasından elde edilir. Bu lezzetli hoş içecekten sonra, çok küçük bir fincan içinde cahue (kahve) getirilir. Kahve yanık bir sudur ve adını Mısır’dan gelen ve has buğday gibi iri taneli bir tohumun renginden almaktadır. Bu taneler suyun içinde kaynatılır. Önce dudakların ucuyla fincandan emilir ve üfleyerek içilir aynı içme hareketi birçok kez tekrarlanır.”

Gece dışarı çıkılmasına hoş bakılmaz

Sieur du Loir’un yazdıklarından yine o dönemde İstanbul’da gece sokağa çıkılmasına hoş bakılmadığı da öğreniyoruz: “Geceleyin hiç kimse gerekmedikçe sokağa çıkmaya cüret etmez. Kavşaklarda hiç kımıldamadan duran bir bekçi vardır.” Ayrıca asayişi sağlamak üzere gündüz zabitler etrafı kolaçan etmekte ve yine kadı sokakları dolaşarak görevlileri teftiş etmektedir. Çarşamba günleri ise veziriazam bizzat denetleme yapmaktadır. Sieur du Loir suçluların cezalandırılmasıyla ilgili şu gözlemlerini aktarır: “Sarhoş halde kavga ederlerken veya başka bir suç işlerken yakalanan erkeklere çok sert davranılır. Ufak suçla itham edilenler yine kıçlarından dövülürler fakat kadınlara göre daha sert ve daha fazla vurulur. Genelde bu suçlular yere yatırılıp falakaya bağlandıktan sonra karınlarına ve ayakaltlarına iki yüz, üç yüz sopa vurulur. Gündelik hayat için gerekli olan zahireyi yanlış ağırlıkta veya hatalı ölçekte veyahut ta aşırı fiyatla satanlar bir kapıya ya da bir duvara kulaklarından iki çiviyle çivilenirler.”

Fransız seyyahımızın oldukça etkilendiği başka bir konu da İstanbul halkının yardımseverliğidir. Bu yardımseverlik herkesi ve her şeyi kuşatır. Hatta ölüleri bile… İmaret adı verilen misafirhanelerde hangi dinden olursa olsun herkes ağırlanır. Zenginler borçlarından dolayı zindana düşen insanları kurtarır. Sadaka vermek konusunda herkes cömerttir. Hasta ziyareti büyük bir fazilet olarak görülür ve hatta bulaşıcı hastalık bile olsa bu İstanbul halkının gözünü korkutmaz. Yardımlarını büyük bir gizlilik içinde yaparlar.

Türklerin kedi sevgisi

Bütün bu özelliklerden hayranlıkla bahseden Sieur du Loir’a çok saçma gelen bir şey vardır. Bir türlü mantığını kavrayamaz: Türklerin kedilere olan ilgisi ve onlara gösterdikleri merhamet... İsterseniz bu konuda kendisine kulak verelim: “Ve şimdi yazacaklarıma eğer gülerseniz ve övüp durduklarımla alay ederseniz sizi mazur görürüm. Türkiye’nin şehirlerinde kediler için evler inşa edildiğini, bu soylu kedi ailelerine hizmet etmek, onların yiyeceklerini vermek ve bakımlarını yapmak için hizmetkârlar ve maaşlı görevliler çalıştırıldığını kim gülmeden okuyabilir? Ağır yüklerinden dolayı atları teskin etmelerinden ve de adil emirlerle taşımayacakları yükleri kurallara bağlamalarından dolayı Türkleri kınamıyorum. Fakat her halükarda halka açık meydanlarda kediler için ciğer ve diğer lezzetli etleri satan dükkânları görmeyi ve üst düzey adamların öğle yemeği saatlerinde bu etleri satın alarak kedilere vermelerini gerçekten gülünç buluyorum.”

Bu şaşkınlığının sebebini de açıkça dillendirir. Türkler bu nankör hayvanlarda ne buluyor olabilir? Bu soru elbette Hıristiyan dünyanın kediye bakışını yansıtmaktadır.

Kaynak: Dünya Bizim

Güncelleme Tarihi: 20 Haziran 2018, 18:59
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER