'Yeni' Gerçek Hayat üzerine

Daha yedi sayısı yayımlanan yeni Gerçek Hayat için çok keskin hükümler vermek doğru olmaz. Ancak genel olarak derginin böyle devam edeceği yönünde yaygın bir kanaatin var olduğu da açık. Fakat derginin yeni hali hem haber dergiciliğini hem de İslâmcı olarak anılan çevreler arasında yaşanan tartışmaları masaya yatırmak bakımından bir vesile olarak görülebilir.

'Yeni' Gerçek Hayat üzerine

Asım Öz/Dünya Bülteni/Kültür Servisi

1 Kasım 2015 genel seçimlerin ortaya koyduğu tablonun ardından Gerçek Hayat dergisinde bir değişim yaşandı. Belki bu daha evvel gerçekleşmişti fakat “Türkiye’nin en yerli dergisi” mottosuyla yayımlanan 788. sayısı 30 Kasım 2015’te çıktı. Hem yayın grubu açısından hem de farklı bir dergi hüviyetine büründüğü için hiç çekinmeden “yeni” Gerçek Hayat ifadesine başvurulabilir.30 Ekim 2000 tarihinde “Filistin’de Şafak Söküyor” manşetiyle ilk sayısı yayımlanan Gerçek Hayat’ın sayıları incelendiğinde, kuruluşunda hedeflenenlerin zaman içerisinde geliştirilerek kimi zaman da değiştirilerek günümüze uzanan bir yayıncılık çizgisi izlediği fark edilecektir. Derginin zaman zaman yayın yönetmeni, yazar kadrosu ve derginin mutfağındakilerin kimliğine bağlı olarak dalgalı/gelgitli halini kavramak açısından gerçeğe sadakatten yerliliğin en’li haline geçiş kuşbakışı hatırlanabilir.

KISA TARİHÇE VE TEKİLLEŞME

İslamcı çevrede hemen herkesin bildiği, bir yerde yolunun kesiştiği” Gerçek Hayat ilk yıllarında “yerliler” başlıklı bölümü dâhil olmak üzere romantik tınılı genç radikalizmin sesini bulduğu bir yayın organıdır. 28 Şubat 1997 sonrasındaki duygusal anaforda, genç kuşak okuryazarlar açısından gerçek bir okul işlevi gören ama aynı zamanda bu dönemde belirginlik kazanan yeni İslâmcı yönelimin patikası olan derginin serüveni başlı başına ele alınmayı hak eder. Derginin dönemlerinin daha iyi kavranması noktasında 2009 sonrasında uzun süre derginin genel yayın yönetmenliğini sürdüren Ali Ayçil’in şu açıklamaları bir nebze de olsa katkı sunabilir:

Derginin ilk sayısı çıktığında Türkiye 28 Şubat sürecinden yeni çıkmıştı. Bir koalisyon hükümeti vardı. Erbakan ve onun siyasi kadrosu bir şekilde siyasetin kenarına itilmişti. AK Parti’nin kurulma çalışmaları vardı. Müslümanlar post modern darbenin ağır yükü altında eziliyordu. O tarihlerde dergi hem Türkiye’de Müslümanların sesi hem de İslam dünyasında Ümmetin sesi olmak iddiasıyla yola çıkmıştı. Bunun içi iyi dolduruldu. O dönemin genç Müslüman entelektüellerin çoğu Gerçek Hayat’ta yazı yazdı. O dönemlerde internet henüz yok denecek kadar etkisizdi. AK Parti siyasetin merkezinde değildi. Aradan geçen yıllar içinde matbu dergilerin yerini dijital dergiler almaya başladı. Gençler artık her şeyi sosyal ağ üzerinden takip ediyor. Gerçek Hayat dergisinde yazanlarda farklı kadrolara geçti. Türkiye’de büyük bir değişim yaşandı. Bugün bu ortama rağmen Gerçek Hayat dergisine benzeyen yayınlar çıktıysa da tutunamadı.”

Adını İbrahim Kiras’ın şiir kitabına borçlu olan Gerçek Hayat için, 2000’lerde genel olarak yeni İslâmcı kuşaklarda ve kanaat önderliğinde yaşanan kırılmaların fark edilebileceği yegâne dergidir denilse abartılmış olmayacaktır. “Müslümanların sabrına güvenen” AKP’nin siyasî kültürünün dergisi olarak da görenler olacaktır dergiyi. Fakat ben buna pek katılmıyorum, olsa olsa bir yansıtma işlevi oldu derginin belli konularda. 28 Şubat kırılmasının beslediği tepkisellik arkında İsmet Özel’in Türklükle alakalı yazılarından Avrupa Birliği tartışmalarına, 2007 kırılmasından Mavi Marmara ve sonrasına uzanan bir dizi gelişme bu çerçevede zikrolunabilir. Keza bu yıllarda dönemin genel seyrinin de etkisiyle haberden ziyade kültür sanat dergisi hüviyeti öne çıkan derginin, AKP’ye şu ya da bu ölçüde muhalif ve muvafık tüm İslâmcıların uğrak yeri olduğu da göz ardı edilemez. Derginin adının, marka değerinin yüksek olmasından dolayı, dergi projesinden gurur duyanlar genel manada İslâmcı çevreleri yerden yere vururken dahi derginin adının sunduğu sembolik sermayeye yaslanmayı yahut ondan destek almayı hiç ihmal etmediler.

Bu hafta yeni döneminin yedinci, kronolojik olaraksa 794. sayısı çıktı derginin. Fakat ben evvela dergi sayfalarında geçen hafta yayımlanan bir söyleşiye dikkat çekeceğim. Zira Emeti Saruhan’ın Mustafa Özel’le gerçekleştirdiği söyleşi hayatımıza dair önemli gerçekleri gündeme taşıyordu. İslâmî finans kurumlarından kapitalizme, kalkınmacılıktan adalete değin pek çok mevzu ele alınıyordu bu konuşmada. Yaşamayı arzu ettiğimiz dünya ile yakıcı gerçeklerimiz arasındaki farkı fark ettirecek sorgulamaları barındırıyordu aynı zamanda. AKP’nin hem adalet hem kalkınma anlayışının imkânsız olduğunun altını çizen Özel, daha ziyade adalete ve kanaate sarılmanın vaktinin geldiği üzerinde duruyor. Öyle sanıyorum ki Özel, kapitalizmin felsefî tabiatını sorgulayan çizgi-dışı iktisatçıların yolundan giderek, iktisadî problemin değil manevî bir problemin olduğunu hatırlatmaya devam ediyor. Hem var olan durumun sorgulanması hem de geleceği düşünme bağlamındaki tespitlerinden şunlar dikkatimi çekti:

İslami bankası var diye bir fert veya toplum kanaatkâr yahut müslim olmuyor. Kanaatkâr olmaya niyetli ise, bazı kurumlar onun için hayatı kolaylaştırabiliyor. Biz bu bağlamda ne halde isek, finans sistemimiz de tam bize göredir.(…)

Hiçbir din otomatik bir ekonomik çözüm sunmaz. İslam insanlığın refah yahut kalkınma meselelerini çözecek bir program değildir. Din, Cenneti şimdi ve burada gerçekleştirme projesi hiç değildir. İnancı ne olursa olsun, adalet ve kanaat gibi temel kavramları ciddiye alacak bütün insanlarla ortak yürüme imkânlarına kafa yormalıyız.(…)

Paradan para kazanmanın asıl iktisadi faaliyet haline gelmesiyle dünya bir kumarhaneye dönüştü.”

İslâmî finans kurumlarının İslâmî olandan uzaklaşma yönünde tabii bir eğilim göstermeleri üzerine yatığı sorgulamalarla devam ediyor konuşma. Sadece murabahaya yönelinmiş olması dahi, finans kurumlarının konulmuş sınırları esnetmeye meyyal olduğunun teyit edilmesi demektir. Bununla birlikte, bu kurumlardaki insanların davranışının sırf kişisel zenginleşmeye dönük sinik bir çabanın ürünü olduğu söylenemez. Tabir caizse “laik düzende İslâm’ı yaşamak” iddiası diye bir şey de var.

Son kertede herkesin önemli olan tek şeyin ekonomi olduğuna inandığı bir zamanda bir şeyleri düşünmek için iyi bir başlangıç bu söyleşi. İslâmî finans kurumları bağlamında hatıralarına yaslanarak anlattığı “zalim gerçeklerse” kesinlikle göz ardı edilemez. Gelgelelim “umutsuzluk haram” fakat kapitalizme dair tüm meselenin sadece kanaat ekonomisi ve Donkişot üzerinden ele alınması da bir tıkanmayı işaret ediyor. Hayatın dönüm noktalarındaki insan manzaralarını resmeden hikâyeler silsilesinin bir parçasını oluşturan Huzursuz Bacak kitabına söyleşide olduğu kadar merkezî bir değer atfedilmesi de bence problemli. Yeni eşitsizliklerin aşılmasına dönük olarak gündeme getiriliyor bu. Gerçekleri anlatma noktasında Balzac’ın edebî katkısı yadsınamaz fakat bizim gene de Marks’ın tahlilleri olmaksızın var olan düzeni detaylı bir şekilde kavramamız ve bir çıkış yolu aramamız mümkün olmaz. Bu anlamda burada “iktisadî” bir riziko söz konusu değil mi?

Şimdilik bu çerçevede 2010’da kaleme alınan şu satırları okumakla yetinelim: “Kapitalizmim her alanı kuşattığı bir dönemde kanaat ekonomisi önerisi çok sempatik duruyor. Ne var ki, kanaat ekonomisinin önerdiği hayata kanaat ederek yaşayabilmek için de bir çiftlik sahibi olmak gerekiyor.” Diğer taraftan Mustafa Özel’in Nihayet dergisindeki yazısı, Yeni Şafak Kitap’ın geçtiğimiz ayki kapak dosyası ve bir dizi gelişme dikkate alınacak olursa fikrî ve edebî düzlemde tekilleşmeye dair bir şeyler de düşünülebilir.

YENİ DÖNEM VE YERLİLİKTE CİDDİYET

Gerçek Hayat, yeni döneminin ilk sayısında okuyucularına kendi amacını tanıtırken, “Haftalık olarak yayınlanacak, güçlü haber dosyalarıyla, yazarlarıyla, “coğrafyamız” dediğimiz ve kimliğimizi şekillendiren Müslüman Orta Kuşak’taki her gelişmeyi sayfalarına taşımasıyla kendini öne çıkaran, size çok yakın bir dergi olacak” ifadelerine yer vermişti.

Belirli konulara belirli sayfaların ayrıldığı dergide haberler de belirlenen başlıklara göre sınıflandırılmış: Editör, gündem, aktüel, dünya, tarih, röportaj, soru-cevap, sinema, portre, kültür-sanat. Yazarların çoğunun yazdıkları bölüm belli olmadığı gibi gündem ve aktüel arasında nasıl bir ayırım yapıldığı da açık değil. Reklam sayfalarının azlığı derginin sadece haber dergileri dolayısıyla tüketici dergileri arasında ele alınmasının o kadar kolay olmadığını gösteriyor. Gerçek Hayat’ın birkaç ay önceki haliyle karşılaştırılamayacak derecede derli toplu bir dergiyle karşı karşıyayız. Ne var ki, genel yayın yönetmeni dâhil olmak üzere dergide Yeni Şafak yazarlarının ağırlıklı yer tutması da derginin müstakil bir kimlik kazanması noktasında önemli bir sorun olarak görülebilir. Dergide gazete dışından Cihan Aktaş, Hasanali Yıldırım, Ali Ayçil, Kemal Sayar, İbrahim Tığlı gibi isimler de var.

Daha yedi sayısı yayımlanan yeni Gerçek Hayat için çok keskin hükümler vermek doğru olmaz. Ancak genel olarak derginin böyle devam edeceği yönünde yaygın bir kanaatin var olduğu açık. Ayrıca dergilerin niteliğine dair yapılan değerlendirmelerin duruma bağlı olduğu da göz ardı edilemez. Çünkü hiçbir durumda ideal bir dergi fikri bütünlüklü olarak hayatiyet kazanamaz. Hem bu uygulanabilir değildir çoğu zaman. Buna göre kötü gibi gözüken bir dergi yeterince iyi niyet taşıyorsa, bazı durumlarda/bazı sayılarıyla başarılı bulunabilir. Bu noktada Gerçek Hayat’ın yeni hali hem haber dergiciliğini hem de İslâmcı olarak anılan çevreler arasında yaşanan tartışmaları masaya yatırmak bakımından bir vesile olarak görülebilir. Basında önemli bir yere sahip olmasına karşın dergi ve haber kavramlarını bir araya getirme sürecinde yaşanan zorluklardan dolayı haber dergiciliğinin kendine özgü sorunlarının olduğu açık. Ayrıca müstakil adalar olması beklenen yayın organlarının her birinin parti neferi gibi hareket etmesinin getirdiği son derece ciddi problemler var. Bu açıdan, şu soru üzerinde de durulabilir: Türkiye'nin bu mahallesinin ihtiyacı net bir biçimde popüler habercilik yapan bir dergi miydi? Hiç zannetmiyorum. Gerçek Hayat yeni döneminde bir düşünce biçiminin teorisine katkı sağlamaya yönelseydi daha faydalı olabilir. Tartışmalarda kavgacı, polemikten çekinmeyen ama esas olarak Türkiye'nin bir takım kronik fikrî meselelerine yönelen bir dergi. Mesela 30 yıldır Türkiye'nin toplumsal yapısı üzerine metin yayımlanmıyor. Neden? Türkiye'nin toplumsal yapısına ilişkin tartışmalar nihayete erdi mi? Müslümanların bu konuya güncel teorik ve sosyal gelişmeler çerçevesinde yaklaşımları yok mu? Kültür hegemonyası tartışmaları sadece haber dergiciliği ile nihayete erdirilebilir mi? Gerçek Hayat burada olgun dille bir rol alamaz mı? Gerçek Hayat mevcut haliyle gündeme aldıklarıyla aynı şeyleri farklı birçok mahfilde söyleyen yazar kadrosuyla hep bilinen şeyleri hep bilinen şekilde işlemekten görüntüsü vermemeli.. Son sayısındaki Slovaj Zizek değerlendirmesi bunun tipik örneği olarak okunabilir. Tam da ihtiyaç duyulan dönemde en ihtiyaç duyulmayan konseptle yayınlanmaya başlayan Gerçek Hayat'ın fikrî değil politik bir katkı yapmaya azmettiğine mi hükmetmeliyiz? Haberden kopmadan düşünce ve haber üretme çabasının dergisi olmak amaçlanamaz mı? Zira öteden beri derginin bağımsız bir platform olması yanında en çok vurgulanan özelliğinin yerlilik olmasından dolayı bu sorular üzerinde mutlaka düşünülmesi gerekir. Elbette bunları söylerken dergi içeriğinin kuyusunun dibinde yaşayan âlimlerle kotarılabileceğini söylüyor değilim. Sadece diğer kitle iletişim araçlarındaki/ajanslarındaki haberleri kendine göre hazırlayıp sunmanın ötesinde bir şeyler yapılabilmelidir diyorum. Dergilerin habercilik anlayışlarını değiştirerek tazelikten çok derinliğe öncelik vermeleri gerektiği düşüncesini hatırlatıyorum sadece. Hemen her sayıda sıklıkla gündeme getirilen “yerlilik” ise şaşırmış ve nereye gideceğini kestiremeyen bir Türkiye’ye seslenecek dergi için iyi bir slogandır. Türkiye’nin iktisadî, toplumsal ve siyasî sorunlarına yönelik duygudaşlığın kurucu ifadesi olarak okunabilir bu. Ancak yerlilik vurgusunun araçsal bir anlayıştan kaynaklanmadığının ispatı sadedinde yerlilikte ciddiyet diye bir hatırlatma da yersiz görülemez herhalde.

Şimdiye kadar ki soruşturmalarını İslâmcılık ve yerlilik ekseninde yapan derginin İslâmcılığın iki ucunu (“yerli” ve “evrenselci”) birleştiren bir arada oluşa zemin hazırlaması da umulabilir. Bu bağlamda son sayıda önemli değiniler var. Sözgelimi yerliliğe mesafeli yaklaşan çevrelerle yerli kültüre üstten bakan bir zihin yapısının sorunlarına dikkat çeken yaklaşımların aynı yayın organında yer alması bir başlangıç olarak görülebilir. Nitekim bu doğrultuda yapılan haberler fakat bunların ilk defa yapılıyor gibi yahut tamamen hafıza odaklı olması da sorunlu. Mesela İslâm dünyasından yapılan tercümeleri halen 1990’ların sorunlarıyla ele almak ne kadar doğru? Yahut tercümeler arasındaki zıtlıklar nasıl göz ardı edilebilir? Muhammed Arkoun, Nasr Hamid Ebu Zeyd’le 1960’ların “başka bir dünya” fikrini öne çıkaran müellifleri aynı zeminde ele alınabilir mi? İbn Teymiye ile modern müellifler aynı kategoride değerlendirilebilir mi? Yakın tarihe ilişkin kimi değerlendirmelerin (Seyyid Kutup, İslâmda Sosyal Adalet kitabının tercümesi bağlamında) sadece bir kişinin hatırladıkları üzerine bina edilmesi de sorunlu. Yoldaki İşaretler bağlamında kapağına yer verilen nüshanın (Düşün Yayıncılık) “sansürlü” bir nüsha olması da derginin görsel unsurlar noktasında daha dikkatli hareket etmesinin gerekliliğini hissettiriyor. Bu ve buna benzer pek çok husus tartışılabilir.

Elbette bunları söylerken hoşnutsuzluk duygusuna eşlik eden ve olmayan dergilere romantik özlem duymayı salık vermek gibi bir niyetim yok. Önümüzdeki sayılarda GerçekHayat’ın derinliğini artırarak yoluna devam etmesini diliyorum. Fakat kültürel alana dair tartışmaların arttığı süreçte kültürel kötümserlikten kurtulmanın başka yolları olmasa da patikaları üzerinde düşünme ameliyesi de terk edilmemelidir. “Türkiye’nin artık eski Türkiye olmadığını” (Yön) 1960’lardan bu yana çokça işitiyoruz ama “Kim bilir, belki gerçek bir fikrî mücadele şimdi başlamaktadır.”

 

Güncelleme Tarihi: 14 Ocak 2016, 11:06
banner53
YORUM EKLE

banner39