Yetmişli yıllarda İslâmcı kültür

Tebliğ ve Dâvet Yolunda Müslüman’ın Temel Kültürü adını taşıyan eserde yer eden konular, bugün konuştuğumuz anlamdaki İslâmcılığın yahut “İslâmcılık diye adlandırılan şeyin” aslında büyük ölçüde haklı olarak Müslüman Kardeşler geleneğinden, onun dolayımında doğduğuna işaret etmekte.

Yetmişli yıllarda İslâmcı kültür

Asım Öz - Dünya Bülteni / Kültür Servisi

Erken ve geç dönem düşünceleri arasında benzerlikler kadar farklılıklar da bulunan Yusuf el-Karadavî’nin pek çok eseri var.  Bunların önemli bir kısmı farklı tarihlerde  farklı saiklerle Türkçeye de tercüme edildi. İslâmcı gramerin belli boyutlarının oluşumuna kılavuzluk eden yönü olduysa da son yıllara kadar ikincil bir isim oldu Karadavî.  Günümüzde daha çok aktüel mevzularda dile getirdiği ve tartışmalara yol açan görüşleriyle/fetvalarıyla biliniyor ve bu görüşleri onun giderek medyatik tartışmalarda merkezi bir yer edinmesini sağlıyor.

 Çok sayıda kitap okudum ondan, belli oranda da yararlandım. Sanıyorum ondan okuduğum ilk kitap İslâmi Uyanışın Problemleri adını taşıyordu. Mavi kapaklı olan bu kitabı Risale Yayınları basmıştı. Bu kitabı okumamda büyük ölçüde şu kanaat tesirli olmuştu: “Sünni ulema içerisinde İhvan kökenli, mutedil söylemi dillendiren, İslâmi maslahatları ve emperyalizme karşı direnişi iç tartışmalardan daha fazla önceleyen bir tavra sahip” olduğuna dair yapılan yorumlar. Böylece neden söz ettiğimizi kolaylıkla kesinleyebiliriz. Fakat aradan geçen yıllarda birtakım farklılaşmaların olduğu da inkâr olunamaz. Başlangıcı ile şimdisi arasındaki farklılığın seyrini şimdilik takip etmemiz mümkün değil. Sadece şunu söyleyelim: Eserleri uzun zamandır Türkiye’de okunan Karadavî üstüne yazılan biyografilerden birinin tercümesinin yapılmamış olması da önemli bir eksiklik. Diğer yandan Karadavî’nin eserleri kronolojik bir yaklaşımla yayınlanmıyor, belli öncelikler dikkate alınarak yayınlanıyor. Büsbütün haksız da sayılmaz bu tercih.

Önce düşünce dünyasının oluşumu üzerinde durmalıyız. Fikri oluşumunda el-Ezher yanında Müslüman Kardeşler hareketi içinde bulunan arkadaşlarının büyük etkisi olmuştur.  Klasik dönem âlimlerinden İmam Gazali, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye en çok etkilendiği üç isim olarak dikkat çeker. Elbette Şatıbi, Suyuti gibi âlimlerin eserlerinden de istifade etmiştir.   Davet ve irşat çalışmalarının nasıl yapılması gerektiği konusunda ise Hasan el-Benna’nın tesiri altında kalmıştır.  Muhammed Reşid Rıza, Muhammed Şeltut, Muhammed Gazzali, Abdullah Draz ve Seyyit Kutub etkilendiği diğer isimlerdir.  Bazı eserlerinde bu isimlere doğrudan atıf yapmış olması hatta bir kısmını “Üstad” olarak anması bu etkinin büyük olduğu şeklinde bir izlenim uyandırır. Onun çalışmaları için şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Eserleri salt teolojik bir merakın ya da akademik bir kariyerin ürünü olarak addedilemez. Profesyonel bir yazarlığı tercih ettiği değil, belli ölçüde bir hareketin içinde yer aldığı ve onun parçası olduğu için yazdı Karadavî. Yani daha çok ruhsat temelli anlayışa (“eşyada aslolan ibahadır”, “iş daraldığında genişletilir”, “zaruretler mahzurları mubah kılar” vb.) katkı yapmaya dönüktür yazıları.  Aynı zamanda tek başına yürüttüğü bir araştırma değildir. Bu yönüyle pek çok teolojik gelenekle hatta İslamcılığın rüşdünü ispat etme gayreti  özdeşleşir. Zira bugünden bakıldığında büyük olarak addettiğimiz yazarlar, sadece yayınlamayı arzuladıkları için kitaplar/risaleler yazmamışlardı. Bilakis cemaatleri içinde özel sorulara cevap verme/bulma ihtiyacı duydukları için yazmışlardı.

Tebliğ ve Dâvet Yolunda Müslüman’ın Temel Kültürü adını taşıyan eserde yer eden konular, bugün konuştuğumuz anlamdaki İslâmcılığın yahut “İslâmcılık diye adlandırılan şeyin”  aslında büyük ölçüde haklı olarak Müslüman Kardeşler geleneğinden, onun dolayımında doğduğuna işaret etmekte. Zaten Karadavî “teçhizat” olarak da andığı kitabının sonunda İslâm âlemine yayılmış en büyük İslâmi hareket olarak Müslüman Kardeşler hareketini anmaktadır.  Öte yandan bu mesele hakkında düşünme geleneği olmayan çoğu ismin bile, İslâmcılık hakkında üç dört isim sayması istendiğinde Hasan el-Benna ile Seyyid Kutub isimlerini mutlaka anmak zorunda kalması da bunun çok çarpıcı bir başka örneğidir.

Aslında üzerine ucundan kenarından yazılan birkaç metin dışında ele alınmayan bir konunun eşiğine geldik. Tarihsel dönemlendirme yaparak,  net bir şekilde ifade gerekirse bu kitapta yer alan ve okunması tavsiye edilen kitap adlarının, 1960 sonrasında Müslüman Kardeşler tesirindeki bütün yönelimlerin ortaklaşa paylaştıkları geçişken bir listeyi belirgin kılan bir yanı var. Söz konusu kitaplar İslâmcılığın asla soyut bir şekilde ele alınamayacağını,  daima seçilmiş bazı metinler üzerinden ele alınması gerektiğini de gösterir.  Zaten bunlardan bağımsız olarak, bir totalite olarak İslâmcılığı bilme arzusu imkânsızdır.  Bu türden metinlerin belli düşüncelerin yaygınlık kazanma sürecinde oynadığı ayırt edici rolün ne olduğu mutlaka dikkate alınmalıdır. Görebildiğim kadarıyla bu metinlerin kayda değer bir bölümü Türkçeye tercüme edilmiş. Bu yüzden, Türkiye İslâmcılığında zaman zaman bu metinler aracılığıyla dile gelen boyutların varlığından hatta bu literatüre küçümsenemeyecek bir borcundan   söz edebiliriz.

Kavram formasyonunun belirlenmesine yardım eden; davetçi kültürünü dönüştürme hedefiyle kaleme alınan Karadavî’nin bu kitabı temelde 1977 yılında Medine İslâm Üniversitesinin gerçekleştirdiği  davet ve davetçiler konulu kongre için hazırlanan bir metne dayanmakta. İslâm kültürü, tarih kültürü, dil ve edebiyat kültürü, bilimsel kültür, aktüel kültür konularını davetçilere anlatmayı ve hazmettirmeyi önceleyen kitapta adı geçen yazarların kitaplarının önemli bir kısmın Türkçeye kazandırılmış olması dikkat çekmektedir. Abdullah Dıraz, Reşid Rıza, Muhammed Ebu Zehra, Muhammed İzzet Derveze, Subhi Salih, Mustafa Sıbai, Muhammed Gazali isimlerini anmak ilk elde yeterli olur kanaatindeyim. Öte yandan batıdan  eserleri çevrilen  yazarlar arasında yer alan Dale Carneige ile Alex Carrel’i özellikle zikretmeliyiz.

Eseri biraz daha yakından incelediğimiz zaman da, tartışmaların akışı içinde, fazla ayrıntıya girmeden belli meseleleri ısrarlı bir şekilde gündeme taşındığını görürüz.  Örneğin, İslâm’ın  düşünce sistemini bilmenin davetçi için olmazsa olmaz bir unsuru olduğunu gösteren kitabın girişinde ortaya konan “kökü sağlam, dalları yüksek” İslâm kültürü tanımı son derece önemlidir: “ İslâm kültürü derken, kaynağı İslâm olan, usul ve ilgili ilimlerini ondan alan kültürü kastediyoruz. Bu mantıki olarak da böyledir. İslâm’a dâvette bulunan bir dâvetçinin şunu bilmesi gerekir: İnsanları kendisine çağırdığım İslâm nedir? Dâvetçinin bilmesi gereken bilginin hakikat derecesinde derin olması, yüzeysel basit bir bilgi olmaması icap eder. Bu yüzden elde ettiği bilginin İslâm’ın asıl kaynaklarından ve temiz menbâından gelmesi; aşırı gidenlerin tahrifinden, bâtıl ehlinin bozmasından ve cahillerin yorumlarından uzak olması gerekir.(…)

Dâvetçinin sağlam bir zemine basması gerekir ki bu da ona onun İslâmi ilimleri tedris ederken tam bir şuur ve kavrayış içinde olmasıdır. Bu işi yaparken onun tadına vararak yapması gerekir. İşte bundan sonra elde ettiği ilimden insanlara şifa olan renkli bir içecek ortaya çıkar.”

Kur’an-ı Kerîm bilgisinden sünnet ve hadis literatürüne, tarihten sosyal meselelere uzanan kapsamlı bir okuma kültürünün zorunlu olduğunu ifade eder Karadavî. Bu esasında bir bakıma yetmiş sonrasındaki İslâmi neşriyatın temel kodlarını anlamayı mümkün kılar.  Temel eserlerin tercüme edilmesi sürecinde yaşanan  tartışmaları da yabana atmamak lazım. Anlayarak, tedebbür ederek bunun yanında tecvid kurallarını öğrenerek ilahi kelamı tertil üzere okumaya yapılan vurgu sürecinde Seyyid Kutub’un Kur’an’da Edebî Tasvir ile Kur’an’da Kıyamet Sahneleri eserlerinin  dâvetçileri muhatap alan  bir çalışmada zikredilmiş olması kayda değer.  Muasır tefsirlerden Tefsiru’l Menâr, Fizilali’l-Kur’an, et-Tefsiru’l-Hadis’i de anar Karadavî. Tefsir okuma sürecinde tefsirin özüne önem verilmesi gerektiğini açıklarken, Razi’nin  et-Tefsiru’l-Kebir’i hakkında söylenen “Onda tefsir dışında her şey vardır” sözünü zikretmiş olması, İslâmcılığın klasik kültüre  yaklaşırken  takip ettiği mesafeli yaklaşımı akla getirir.  Sert bir eleştiriye girişildiği görülmese de belli  temayülleri anlamayı sağlayan ipuçları verir okurun eline.   Siyer konusunda İsrailiyattan sakınılması gerektiğini örneklerle ortaya koyarken Muhammed Hasaneyn Heykel’in Hz. Muhammed’in Hayatı adlı eseri ile Muhammed Gazzali’nin Fıkhu’s-Sire’sini  eleştirel olmaları hasebiyle anar.   Daha da çoğaltabileceğimiz bu örnekler,Karadavî’nin genel olarak İslâmcılık içerisinde belli  bir yönelime dikkat kesildiğini yeterince kanıtlar bize.

 İslâm’ı başlı başına bir yol, bir hayat sistemi olarak algılamanın gerekliliğine vurgu yapan Karadavî, aslında çağdaş İslâmcı söylemin temel hareket noktaları üzerinde durmaktadır. Ayrıca, İslâm’ı sahih bir biçimde anlamak için, İslâm’dan bir şeyler eksiltme, ona fazlalıklar katma, içinde değişiklikler meydana getirme veyahut dengeleriyle oynama şeklindeki tehlikelerin farkında olunması gerektiğine özel olarak dikkat çekmektedir.  Saf ve temiz bir şekilde İslâm’ın anlatılması sürecinde Müslüman dünyanın değişik bölgelerinde farklı yazarlarca kaleme alınan eserlerden yararlanılmasının zaruri olduğuna vurgu yaparak şöyle devam ediyor Karadavî: “İslâm dünyasının çeşitli bölgelerinde Müslüman fikir adamlarının kaleme aldığı çağdaş eserlerden istifade etmek gerekir. Bu eserler, İslâm düşünce sistemini anlatan eserler olup çağdaş bir tarzda yazılmışlardır. Bilinmelidir ki insanların sözlerinden kabul edilecek olanlar da vardır terk edilecek olanlar da. Hatadan arî olan ancak Resûlüllah(sav)dır.”

Şimdi, Karadavî İslâm’ı tam bir biçimde, inanç ve düşüncede bütüncül olarak sunan ve davetçiler tarafından mutlaka okunması gereken eserler arasında nelere yer vermiş onlara bakalım. Tabii bunlara bakarken ağırlıklı olarak,  bu eserlerin Türkçeye intikal edenlerine dikkat çekeceğimi özellikle belirtmeliyim. Okur yazar katmanları arasında kök salan eserler şöyle sıralanabilir: İslâm’ın Anlaşılmasına Doğru, Faiz, Hicab (Mevdudi),  İslâmAkaidi(Hasan el-Benna ), İslâm Düşüncesi, İslâm’da Sosyal Adalet (Seyyid Kutub), İslâm Meydan Okuyor( Vahidüddin Han), Allah, er-Resûl (Said Havva), el-Erkânu’l-Erbaa, Ruhbanlık Değil Rabbanilik Gerçek Tasavvuf(Nedvi), İslâm’da İbadet, ( Yusuf el-Karadavî), Müslüman Ahlakı( Muhammed Gazali), Düsturül Ahlak fi’l Kur’an (Abdullah Draz), İslâm’da Yönetim Biçimi(Muhammed Esed), İslâm Sosyalizmi(Mustafa Sıbai), İslâm Ceza Hukuku( Abdülkadir Udeh), el-İslâm Akidetun ve’ş-Şeria (Muhammed Şeltut). Listede yer alan eserler özgün bir yaratımdan ziyade, önceden bilinenleri belli bir biçimde sunan zanaatkârlığın neticesi. Kuşkusuz bazıların diğerlerinden daha zanaatkârca olduğu açıktır. Bildiği kitapların en iyisini öneren Karadavî’nin söz konusu eserlerde bulunabilecek hata ve kusurların da göz ardı edilmemesi gerektiğini hatırlatması, eserlerin okunma sürecinde nelere dikkat edileceğine de ışık tutar aslında. Söz konusu listesiyle bu eserlerin Türkçeye karmaşık tercüme seyrini birlikte düşünmek yararlı olur kanaatindeyim. Yoğun ve yaygın okumaya geçiş sürecinde yaşananlar, yorum çatışmaları ise ayrıca ele alınması gereken konular. Fakat okunması için tavsiye ettiği eserler arasında Kutub’un Yoldaki İşaretler kitabının anılmaması ve Malik Bin Nebi’den hiçbir eserin bulunmaması dikkatli okurların gözünden kaçmayacaktır. Bunun yanında Mevdudi’nin Dört Terim eseri ile İslâm’da İhya Hareketleri’nin bulunmaması da dikkat çekmektedir.

Tebliği yaşanan güne taşıma, yayma, hâkim hâle getirme, toplumun bir ucundan diğer ucuna taşıma arzusu duyan gençler yetiştirmek amacıyla kaleme alınan eseri başka konuları öne çıkararak da okumak mümkün.  Kitapta bugün hâlâ tartışılan ciddi sorunlara da temas edilmiştir. Karadavî, İslâm tarihinin gerek batılılar gerekse Müslüman dünyadaki değişik akımlarca ele alınırken yapılan çarpıtmalara da temas ediyor. Sahabenin sağ ve sol olarak ikiye ayrılarak aralarında çekişme olduğu fikrini ortaya atan tasavvurların zalimce olduğunu belirttikten sonra sözü Arap milliyetçilerine getirir ve şöyle devam eder: “ Arap milliyetçileri ise İslâm tarihini tümüyle milliyetçi bir bakış açısından yorumlamışlardır. Onların nazarında İslâm, bir Arap uyanışı ve Arap dâhilerinin meydana çıkmasından başka bir şey değildir. Onlara göre İslâm’ın peygamberi de Arap toplumunu insanlığa bağışlayan milliyetçi bir kahramandır. Bundan sonra da onların tarih boyunca ortaya çıkmış İslâm kahramanlarını âlim ve bilim adamlarını Arap kahramanları ve İslâm medeniyetini de Arap medeniyeti diye isimlendirmelerine şaşmamak gerekir. Hâlbuki İslâm’ın ortaya çıkardığı medeniyet zatı itibariyle, hedef ve düşünceleriyle evrensel İslâm düşüncesinden başkası değildir ve bizzat İslâm’a hizmet eden unsurlardır. O İslâmî’dir, çünkü temelinde yer alan esaslar ve dayanakları İslâmî’dir. Bütün İslâm milletlerini de içine almıştır. Kapsadığı bütün alanlar itibariyle de İslâmî’dir ve bu da İslâm âleminin bütünüdür.

Evet… Arapların sahip olduğu fazileti inkâr edemeyiz. Çünkü onlar islâm toplumunu teşkil etmişler ve risâlet bayrağını ilk onlar taşımışlar. Son Nebi (sav) onlardan çıkmıştır. O ebedî kitap, onların dilleriyle inmiştir. Kur’an ve sünneti bütün dünyaya onlar tebliğ etmişlerdir. Kutsal yerler onların topraklarında tayin edilmiştir. Fakat bu anlatılanlar ayrı bir şey, tarihi tahrif etmek başka şeydir.”

Karadavî’nin okuma listesinde yer alan eserler nitelikleri ne olursa olsun, belli bir tarihsellikte İslâmcı kimliğin gelişmesine yardımcı olmuşlardır.

Yusuf el-Karadavî, Tebliğ ve Davet Müslümanın Temel Kültürü, Mütercim: Mehmet Akbaş, Nida Yayıncıları, 2010

Güncelleme Tarihi: 25 Eylül 2013, 15:12
banner53
YORUM EKLE

banner39