banner15

Zeki Kuşoğlu: Sanat koruyucu hekimliktir!

İbrahim Ethem Gören sanat adamı, “Hocaların hocası” Prof. Dr. Zeki Kuşoğlu ile Kadıköy’deki atölyesinde sanat ve estetik güzellikler üzerine sohbet etti

Zeki Kuşoğlu: Sanat koruyucu hekimliktir!

İbrahim Ethem Gören / Dünya Bülteni

Sanat adamı. “Hocaların hocası” Prof. Dr. Zeki Kuşoğlu ile Kadıköy’deki atölyesinde sanat ve estetik güzellikler üzerine sohbet ettik.

Kuşoğlu, Üstad Necmeddin Okyay ve İbrahim Edhem Efendi gibi hezarfen bir şahsiyet. Prof. Kuşoğlu'nun akademisyenlik ve yazarlık kimliğinin yanında çalışmalarının ağırlıklı merkezini sedef ve maden kakmalarla, altın oyma ve gümüş kakmalar teşkil ediyor. Sedef oyma/kakma, taş işçiliği, mermer ve alçı çalışmaları, gümüş oygu, gümüş kalemişi, altın madalya, mühür ve mücevher tasarımı Kuşoğlu Hoca'nın eser ürettiği sanat ve zanaat nevilerinden bazılarını teşkil ediyor.

İnsan neyle mutlu olur?’ şeklindeki bir sualle başlayalım dilerseniz…

İnsanın mutlu olması Türk İslam felsefesinde yatar. Enaniyet insana sıkıntı getirir, başka bir şey getirmez. Zaten bugün görüyorsunuz her yerde. Güzel bir fıkra vardır, anlatayım.

Buyurunuz hocam.

Adamın biri çok önemli kişi kimdir diye cemiyetinde araştırmaya başlamış. Oraya buraya soruyor. İşte bizim ülkenin en önemli adamı kimdir, şudur, budur falan filan. Birisi diyor ki "Git şu dergâhın kapısında dur, oraya çok önemli adamlar gelirler. Beldemizin en önemli kişisi kimdir, en âlim kişisi kimdir diye sor, sana cevap verirler."

Gidiyor, dergâhın kapısında duruyor ve ilk girenden başlıyor sormaya. "Efendim" diyor, "en âlim kişiniz kim?" diyor. O da böyle işaret ediyor, arkayı gösteriyor. İkinci gelene de aynı şeyi soruyor, o da arkasını gösteriyor. Böyle devam ediyor. En sonunda en son girene soruyor. "En âlim kişiniz kim efendim, bilmek istiyorum" deyince diyor ki "Onlar benden önce girdiler".

Tevazua işaret var burada…

Tabii ki tevazua ve kemâlâta... Kemâlât, olgunluk vb. şeyler unutulduğu zaman insanı sıkıntıya sokuyor. Mesela “Sözün fıdda ise sükûtun olsun zeheb.” Denmiş. Mesela, “Kemal ehli kemâlâtı sükut ile buldu hep.2 denmiş.

SÜKÛT İÇE DOĞRU BİR DÜŞÜNCEDİR

Sizce sükût nedir?

Sükût, içe dönük bir düşüncedir, bir tasavvurdur, bir felsefedir. Ama kendini yok sayma noktasıdır. Ama biz bugün buyum, şuyum, şunu yaptım, bunu yaptım diyoruz ve benim gibiler de onu demek mecburiyetinde kalıyor ki bu bana da çok ağır geliyor aslında. Benimle ilgili kanaatler başkalarına sorulsa daha isabetli olur zannımca. Benim kanaatim odur. Ama böyle bir olay da ortada yok. Siz mecbur kalıyorsunuz, ben mecbur kalıyorum. Neyse...

Madalyon heykeltıraşlığı ile meşgulsünüz. Biraz açar mısınız bu sanat dalını?

Tanzimat’a gidelim isterseniz biraz.

Tabii ki…
Tanzimat hareketiyle batılılaşmak Türkiye’de belli bir yola giriyor. Fakat biz bunları alırken de hep işin daha kolay taraflarına biraz eğilmişiz. Madalya heykeltıraşlığı adını verdiğim bu yapı Türkiye’de çok az, nadiren ve çok az da başarılı olarak uygulanmıştır. Bir iki kişinin girişimleriyle olmuştur. Sonra da tekrar zaten bitmiştir. Batıda bunlar kurumlarda öğretilir. Yani güzel sanatlar kurumlarında öğretilir. Heykeltıraşlık gibidir. Bunun adına da ben madalya heykeltıraşlığı diyorum.

MADALYA HEYKELTRAŞLIĞI TTEKNİKLE SANATIN BİRLEŞTİĞİ BİR DALDIR

Bu, teknikle sanatın birleştirildiği bir daldır. Çünkü içinde safha safha teknik uygulamalar girer. İşte çelik kalıpların hazırlanması, onların aşındırılması, vb. gibi daha pek çok mesele…

Pek çok meseleye neler dâhil?

İşte 40 tonluk, 50 tonluk, 200 tonluk preslerde basılması, ki en arkaik dönem Lidya paraları da böyle basılırmış. Bir erkek kalıp, bir dişi kalıp, bunun ikisinin ortasına madeni koyarsınız, üstüne büyük çekiçlerle vurursunuz ve iki yüzünde de bir tarafında harfler, bir tarafında da portre olan paralar çıkarmış. Portre batıda uzakta o portredir, bizdekilerde de hayvan figürleri falan vardır. Yani ilk şekilleri budur ve bunlar batıda meşhur insanların, önemli günlerin, önemli zaman dilimlerinin ve sairenin anılması için veyahut memleketine faydalı olmuş, yararlı olmuş insanları ödüllendirmek için madalyalar yapmışlardır.

Bizde durum nasıl?

Bizde bunlar batıdaki kişilere yaptırılarak arada sırada kullanılmıştır, kurumlaşmamıştır dediğim gibi. Bakın bir resim dersleri verilir, akademilerimizde veya fakültelerimizde ama böyle bir dal yoktur. Seramik verilir ama ona yakın olmasına rağmen böyle bir dal yoktur.

Niye yoktur?

Evet, niye yoktur? Onu da anlayamayız.

Siz nasıl girdiniz böyle bir hizmete?

Benim işin içine girmemdeki sebep Türkiye’nin bilmediği bir şeydi. Onu da Allah'a şükür birkaç arkadaşımızın çalışmasıyla bilindi. İstiklal madalyasını yapan kişinin madalyasını yapmak istemişler. Türkiye nümizmatik Derneği. Ve Türkiye’de teklif ettikleri sanatkârlar buna ya mazeret ya bilgi ya zamansızlık vs. sebebiyle evet dememişler. Benden de arkadaşlarıma rica için bunu söylediler. Yurt dışında da temaslarında da demek bir kopukluk olmuş ki olmamış. Bunun üzerine ben bir deneyeyim bakalım dedim. İşte sınama, yanılma, bozma, düzeltme vs. aşamalarından sonra Allah’a şükür biz bunları başardık. O başarının üzerine millî şehidimiz Kemal Bey’in madalyasını yapmaya karar verdim. Onu yaptıktan sonra hadi bir de Osmanlı arması yapayım dedim. Ki Osmanlı armasını yapış sebebimi de size söyleyeyim.

Buyurunuz efendim.

Ben gençliğimde bu Osmanlı armasının yine Avrupai bir şeydir, oradan bir geliştir diye düşündüğüm için yapmadım. Fakat Osmanoğlu ailesinden Ömer Nami Osmanoğlu işte Fransa'dan gelip beni arayıp bulup evimize misafir olduğunda benden iki tane Sultan Abdülhamid Han tuğrasını altın oymamı istediler. Birisi kendi yakası için bir de eşine kolye için. Ve bunları yaparken aramızda sohbet geçti. Armadan söz edildi. Ve arma da bizim ailemizde şöyle konuşulurdu diye bana anlatıldı.

Sultan Abdülmecid dönemine gidiyoruz. Tanzimat fermanı yılları… Sultan Aziz o zaman veliaht. Ona diyor ki “Batıdakiler gibi bizde de bir arma olsun.” Sultan Aziz çiziyor. Fakat ne hikmetse Abdülmecid döneminde olmuyor, uygulanamıyor. Ondan sonra da Sultan Aziz padişah oluyor. Onun zamanında da uygulanmıyor. Yani böyle bir unutkanlık oluyor, bir şey oluyor. Ama Sultan Hamid döneminde ona getirip bir tane hazırlanmış arma gösteriyorlar. Ki bunun belgesi de devlet arşivlerinde var.Onun üzerine irade ile Sultan Hamid Han “Bundan sonra bu da kullanılsın” diyor ve ondan sonra bütün bu gördüğünüz Osmanlı arması Sultan Hamid’le başlıyor.

Ondan sonra da ben Osmanlı armasını yaptık altın, gümüş ve bronz malzemelerle madalya olarak yaptım. Hadi böyle başlamışken dedik ve paramın, bütün kazancımın onlara aktarılması vesilesiyle de altın, gümüş, bronz olarak 10 altın, 30 gümüş, 60 adet de bakır olmak üzere toplam 100 adet madalya yapmaya karar verdim. Fakat her padişaha gelirken sayılar azaldı. Özellikle altın ve gümüşlerde. Çünkü param bitti. Altın fiyatları da yükseldi. En son on padişaha kadar geldim.

Kimleri çalıştınız?

Kanuni Sultan Süleyman’ı çalıştım. Fakat Kanuni Sultan Süleyman’ın ancak iki tane altın madalyasını yapabildim. Ondan sonra diğer 26 padişah kaldı.

BİZİM İNSANIMIZ SANATA ŞAŞI BAKIYOR

Kamuoyu çalışmalarınızdan ne kadar haberdar oldu?

Bunları göstermek ve tanıtmak şansım da olmadı. Çünkü bizim insanımız sanata şaşı bakıyor. Her türlü şeyi alıyor. Otomobilini değiştiriyor, yazlığını değiştiriyor, mobilyasını değiştiriyor, her şeyini değiştiriyor. Ve her değiştirdiğinde de daha kötüsünü getirip yerine koyuyor. Böyle de bir zevksizlik ve cehalet hâkim bu toplumda. Onun için benim yaptığımın da anlaşıldığını zannetmiyorum. Veya belki ben doğru yapmıyorum, bilmiyorum. Böyle işte. Benim de sanatımın da macerası bu.
Atölyenizin duvarlarında birbirinden âlâ gravürler görüyoruz…

Gravür çalışmalarım dünyada birçok önemli kişilerin beğenisini kazanmıştır. Mesela Alman hükümeti benim bu işimi, hükümet demeyelim Wolfsburg şehrinin yetkilileri benim bu işimi çok beğenmişlerdi. Beni ve dört kişilik ailemi iki ay boyunca Wolfburg şatosunda misafir ettiler. Şatonun en önemli salonlarında, benim bu işlerim sergilendi. İki ay sonunda benden tek talepleri ben bu gravürü nasıl yapıyorum onu öğrenmek oldu. Ve ben bu gravürleri yaptım. Onlara bir tane hediye ettim, müzelerine koydular ve bizi böyle misafir ettiler. Ki düşünürseniz yani çok hesaplı bir millet olduğunu herkes bilir Almanların.

SANAT ALLAH’IN KULLARINA LÜTFETTİĞİ ORTAK DİLİN ADIDIR

Acaba bunu sizden niçin talep ettiler?

Tedrisatınızdan geçmiş olmak için herhalde. Bunun eğitimini almak için... Çünkü bir ölçüde okullarda onlara güzel sanatın ne olduğu öğreniliyor. Benim bir sözüm vardır. Sanat Allah’ın kullarına lütfettiği ortak dilin adıdır. Peki buradan ne anlayacağız? Rusya'ya gittik. Rusça bilmiyoruz. Ermitaj Müzesi’ne gittik ve ünlü galerilerine gittik. Biz oradaki işlerin güzelliklerini beğeniriz. Çünkü bu ortak dildir. Aynı şey Japonya’ya gidin. Japonca da bilmezsiniz ama oradaki sanat eserleri sizi etkiler. Bu ortak dildir.

BAŞKASININ AYAK İZİNE BASANIN KENDİ AYAK İZİ OLMAZ

İşte benim yaptığım da lezzetleri bizden olan ama dünyanın ortak dili. Başkasının ayak izine basanın kendi ayak izi olmaz. Biz yıllardır müesseselerimizde gibi sanat yapıyoruz maalesef. Kendimizi aşmadığımız müddetçe bir yere varmayacağız. Bir Türk resminin, bir Türk heykeltıraşının, bir şunun, bir bunun varlığı tartışılıyor. Ama bu eleştirmenlerin de hiçbir tanesi bir gün benim kapıma gelip çalışmadılar. Ne yapıyorum diye bana soru sormadılar. Onlar da kendileri bilir tabi.

Acaba burada bir ayrımcılık yapılıyor mu? Yani Türk-İslâm sanatlarına olan ilgiyle acaba su hücresine bilmem neye olan ilgi daha mı farklı?

Bir on yıl öncesine göre, yirmi yıla göre çok değişti İstanbul’da. Ama acaba hâlâ çok dar bir alanı mı kapsıyor bu sanatın yayılması? Ortak dil deyince aklıma geldi ama. Türkiye bazında bakacak olursak...
Sanatın ne olup ne olmadığını çok iyi algılamadığımız için yurt dışındaki sanat hareketlerini takip ettiğiniz zaman mutlaka etkileniyorsunuz. Şu soruyu sormuyor benim sanatkârım: İngiliz bunu yapmış, Fransız bunu yapmış, Çin sanatçısı bunu yapmış. Ben ne yaparım? Bu soruyu sormak yerine oradan bir şey, oradan bir şey kaparak benzerini yaparak, ikinci, üçüncü ad olmayı tercih ediyor.
Ayak izi meselesi...

Evet. Karda yürürken başkasının ayak izine bastığınız zaman kendi ayak iziniz çıkar mı ortaya?

Çıkmaz. Kaldı ki biz hat sanatıyla dünyanın daha onlarca yılda ulaşamayacağı bir yere gelmişiz. Ama onu da anlamadığımız için ki hattatlarımız da tabi bu işin klasik yolundan geldikleri için, çağdaş sanattaki yerlerini bilmedikleri için, bu ülkenin bu yönlü sanat tarihçileri de yetişmedikleri için, eleştirmenleri de yetişmediği için, kim bilir benim bu sözlerimi duyan olur mu? Ki onlar dahi bazı televizyon kanallarına dahi bakmazlar. Duyup ne düşündüklerini bilmiyorum. Ama kafanızı ne kadar kuma gömeceksiniz? Çıkın da dünyada neler olup bitiyor bir bakın. Bilmiyorum. Bu şeyden kurtulması lazım bu ülkenin insanlarının.

ANLAMAM NE SAĞ NE SOL; İNSANIN İNSANA HİZMETİDİR TEK YOL

Ben yıllar önce şunu söylemiştim, o dönemde öğrenci hareketleri başlamış, sağ sol diye de böyle isimler konulmuştu O zaman da şunu demiştim. “Anlamam ne sağ ne sol. İnsanın insana hizmetidir tek yol.” Siz kendinizi dünyaya tanıtma yollarını aramıyorsanız siz işte şucu bucu olursunuz. Fakat güncel bir şey söyleyeyim:

Buyurunuz Zeki Bey…

Geçtiğimiz aylarda bir futbolcuya 222 milyon avro verildi. Bu ilmin, sanatın, kültürün gömüldüğü günün adı olmalıdır. Kaç yüz sanatkârın eserini satın alabilirsin o parayla? Kaç ilim adamının ilim yapması için alt yapı oluşturursun? Ne bileyim, o kadar çok misal verebilirsin ki. Bir futbolcuya bu parayı vermek işte o zaman medeniyetin, kültürün, sanatın üstüne kabir taşını dikmek demektir. Bundan sonra kimse bir şey yapmasın, etmesin. Sırf kendi için bir şey yapsın artık. Yok, çünkü sanat yok, kültür yok, medeniyet yok, hiçbir şey yok. Ve dünya buna da hiç sesini çıkarmadı biliyor musunuz?

Ne kadar acayip. Kaç yüz profesörün aldığı maaşı alıyor. Bir arada alıyor bu insan ya hu. Nedir Allah aşkına bu? Olacak şey mi? Bütün dünyanın ayağa kalkması lazımdı ama yok, kimsenin umurunda değil. Çünkü demek ki onların yaptığı sanat sanat değil, kültür kültür değil, ilim ilim değil. Ben kalemimi kırıyorum demesi lazım. Yok. Zaten beni duysalar ben kırdım kalemimi ama onlarda yok.

Geleneksel Türk İslam sanatı ilginiz nasıl başladı? Sonra bu nasıl devam etti? Kimlerin tedrisatından geçtiniz? Hangi hocalardan dersler aldınız? Ve hangi alanlarda bu dersleri tamamladınız?

Bir şeyleri hissediyorduk ama ne olup bittiğini bilmiyorduk buradaki öğrenciliğimizde. Ben Tatbiki Güzel Sanatlar’da, yani bugün Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okudum. Oranın ilk mezunlarındanım. O arada da hatta ilk yaptığımız çalışmalar da Oğuz atlıları üzerine de bir çalışmaydı. Oradan devlet bursu kazanıp yurt dışına gittik. Sonradan öğrencisi olduğum akademide iki öğrenci alınacak, iki kişi ancaktı. Bunun için de imtihan yaptılar. Hâlbuki ben doğrudan doğruya girmem lazımdı eğer başka ülkeden gelmiş olsaydım. Ben orada kalktım bir tuğra çizdim. Ama bu çizdiğim tuğra o manada tuğra değil. Fakat tuğranın kompozisyon yapısını serbest şekillendirme dediğim bir şekilde kalemle böyle böyle serperek yaptım. Ondan sonra her bölüm için kazananların isimlerini okudular. Grafik tasarım bölümü içinde benim adım geçmedi. Çok hayret ettim. Üzüldüm. Başım önümde duruyordum. Derken bir baktım ismim okundu benim. Girdim profesörler odasına. Üç tane ünlü profesör. Şöyle geçmiş aralarında: Seramik hocası diyormuş ki “Bu seramiğe gelsin. Bunun çizgileri ona yatkın.” Grafik hocası da diyormuş ki “Grafiğe gelsin.” Resim hocası Carl Oscar Blase denen zat da beni yanına almak istemiş. Dokumante’yi takip edenler Carl Oscar Blase ismini bilirler. Bana sordular “Hangisini tercih edersin?” Ben dedim ki benim böyle bir tercih hakkım yok. “Ben grafik tasarım için gelmiştim.” Ki grafik bölümünün başında Hans Hilman denen dünyanın en önemli grafikerlerinden biri vardı. Ve biz hocayla beraber çalışmaya başladık.

Bu arada da işte altı ay geçtikten sonra hocalarım bana iş teklif ettiler. Ben haftanın 3 günü oraya gidiyorum, 3 günü de kendi stüdyolarına gidiyorum.

Stüdyoda neler yapıyordunuz?

Stüdyoda işte fotoğraflar çekiyoruz, yazı tasarımları yapıyoruz, desen çizimleri yapıyoruz. Bunların hepsi de benim elimden geçiyor. Hatta şunu da söyleyeyim. Bir doktor, top fakültesi mezunu 900 mark alırken hocalarım bana 1750 mark net maaş veriyorlardı. Evlerinde kalıyordum. Arabalarını kullanıyordum. Yazlıklarında da yazın keyif çatıyordum. Böyle imkânlar verdiler. Ve ondan sonra da Almanya çapında bir yarışma oldu. Halk Yüksek Okulları Yarışması. Bizdeki şuna benzetilir o.

Neye benzetilir?

Köy enstitüleri benzeri. Çok önemli bir yapıdır. Yani oraya gidenler kendilerine başka bir yol çizerler. Onlar için bir yarışma açılmıştı, afiş yarışması. Ve ben bunun birincisi oldum. Hatta oradan aldığım parayla burada gelip bir daire satın almıştım. Yani iyi de para vermişlerdi bana.

ZEKİ, SEN BİZE DOĞUNUN SICAKLIĞINI GETİRDİN

Hocam bana şunu söyledi. “Zeki “dedi “Sen bize doğunun sıcaklığını getirdin.” Çünkü yaptığım afişte Türk mavisi ve al renk vardı. Bu iki renkten bir düzenleme yapmıştım. Bütün Hessen eyaletine de afişler donatıldı falan filan. Yani oradaki incelemelerim bana kendimizi araştırmamız gerektiği fikrini verdi. Onun için “Gittim batıya döndüm doğuya” dedim ve ilk işim ki bana orada yine hocalarım çok büyük paralar teklif ettiler. Ve ben kabul etmedim. Dedim ki memleketime döneceğim ve orada çalışacağım.

Orada kazandığım müsabakalar, yaptığım piyasa işler falan filan. Onları bir tarafa bıraktım ve ben geldim.

Geldiğinizde ne buldunuz?

Geldim de ne oldu? Kendi okuluma almadılar. Ben o okul için hoca olarak, yani mezun olup geleceğim kendi okulumda hoca olacaktım. Program buydu. Beni dışında bıraktılar. Sebepleri de çok. Anlatmaya değmez.

Sonra…

Sonra, 1095 lira 95 kuruşla hocalığa başladım.

Nerede?

Eğitim Enstitüsü’nde başladım. Onu dahi almam o kadar çok zor oldu ki, uzun macera… Bir gün belki hayat hikâyemi yazarken üniversite denilen gayya kuyusu diye de bir çalışma yapıyorum. Üniversitelilerimizin hali de perişan o manada. Benden, senden, ondan, bundan adam kayırmaktan, ilmin haysiyeti yerlerde sürüm sürüm sünüyor.

Yaptığınız ilk eser neydi hocam? Geleneksel anlamda ilk eser?

Yaptığım ilk eser? Şöyle bir hafızamı şey etmem lazım. Karagöz gölge oyunları kursuna başladım ilk defa 1971 yılında. Karagöz gölge oyunları da Taksim Gümüşsuyu'nda Kültür Bakanlığı’nın binasında yapılıyor. O zamanın da son ve ünlü hocalarından Ragıp Tuğtekin, bizim Karagöz hocamızdı. Derken, kulakları çınlasın İlhami Turan hocam vardı, Tatbiki Güzel Sanatlar’dan. Ömrü uzun olsun, hayattadır. O arada onunla böyle bir sohbet halindeyken Uğur Derman Bey geldi oraya. Benim ilgilerimden, şunlardan bunlardan bahsedince Uğur Bey dedi ki “Bana da bir uğrayın.” Ve bir gün o Karagöz kursuna gittim. Oradan çıkınca Uğur Bey’in Gümüşsuyu’ndaki eczanesine uğradım. O zaman eczahanesi vardı, eczane değil. Kelimeyi nasıl güdük hale soktuk o da ayrı bir mevzudur.
Uğur Bey’le orada sohbetimiz, kaynaşmamız oldu. O arada da Uğur Bey’in, Karagöz kurslarında deve derisinden Karagöz figürleri yapıyoruz. Uğur Bey’in hanımı, Çiçek Hanım’ın yakasında bir tane altın oygu gördüm, tuğraydı. Çok hoşuma gitti. “Uğur Bey kim yaptı?2 dedim. O da kendi hocasının oğlu, yani Necmettin Okyay'’n oğlu olan deniz albayı abimizden bahsetti.

RİKKAT KUNT HANIM’DAN TEZHİP SANATININ İNCELİKLERİNİ ÖĞRENDİM

Hangi oğlu?

Nebih Okyay. Dedim ki “Ben de eşime yaptırmak isterim.” Telefon etti. “Bir kardeşimiz gelecek. Size bir sipariş verecek Nebih abi” dedi. Onun, Kapalıçarşı yanında; Tavukpazarı’nda bir yeri vardı. Albay emeklisi… Ziyaret esnasında eline bakmaya başladım Nebih Bey’in, nasıl oyuyor altını. Eşim için talep ettiğim siparişi birkaç gün sonra almaya gittiğimde kendisine şöyle bir teklif yaptım. Dedim ki “Usta ben de yapabilir miyim?” “Oğlum bu bakarak, görerek olacak şey değil” falan dedi. “Bir deneriz usta” dedim. Gittim bir tane silik Mecidiye buldum. Üstüne bir tane "maşallah kâne” çizdi. Onu verdi bana. Ki o da uzun hikâye ama ve ben onu kestim, götürdüm. “Allah Allah, olmuş” dedi.
Sonra o güne kadar yapılmamış bazı şeyleri de ekledim. Hatta yaptığım çalışmalarımdan birini Rikkat Kunt hocam da görmüş. Tabii ben o arada yalnız Uğur Bey’le değil, Rikkat hocamla, Muhsin Demironat hocamla, Süheyl Ünver hocamla hep devamlı görüşüyordum. Davet ediyorlar, gidiyorum, bakıyorum, ediyorum ama özellikle devamlı olarak cumartesi, pazar günleri Rikkat Kunt hocamın Beylerbeyi’ndeki evine gidip tezhip öğreniyorum. Yani esas öğrendiğim şey tezhipti o yıllarda.
Hasan Çelebi dostumuzdan da, o da sağolsun, ondan da biraz meşk etmeye başladım hat noktasında. İşte hattı, tezhipti, minyatürdü… Zaten minyatür benim konuma çok yakın olduğu için ressam olmam hasebiyle minyatürde bir kabiliyetim vardı.

Ne yapıyordunuz Çelebi Hoca’yla?

Çelebi Hocam “Önce rika yazalım.” Dedi. “Rika yazmayalım. Ben sülüs istiyorum” dedim. Öyle yapalım, böyle yapalım falan. Gönüllü, gönülsüz sülüste bana biraz istekli oldu. Öyle bir çalışmalarımız oldu. Ben bunu yazılarım bozulmaması için öğreniyordum. “Daha önce sizinle konuştuğumuzda hangi sanat dalını icra ederseniz edin hat, tezhip, minyatürü bilmeniz gerekir. İcra ettiğiniz sanat dalının da tekniğini bilmeniz lazım. O teknikle o bilgileri birleştirdiğiniz zaman yaptığınız iş keyifli olur.” demiştim. İşin özü bu.

Derken işte onu mu yapalım, bunu mu yapalım? Kafamda şu vardır, esas bunların sebebi şu: Elhamdülillah Rabbim bize bir takım yetenekler vermiş. Ancak ben bütün yaptıklarımı bu yetenekliliğimden dolayı ben yaparım kastıyla yapmadım. Türkiye’de olmasını istediğim bir şey var.

Nedir o?

Geleneksel Türk Güzel Sanatları Fakültesi. Ama aynı zamanda çağdaşını da beraber yapan. Bugün böyle bir fakülte yok.

‘ASRIN İDRAKİNE SÖYLEKTMELİYİZ İSLÂM’I’

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde güzel çalışmalar var, başka üniversiteler de var bu anlamda…

Klasik çalışmalar yapılıyor. Yani çok iyi hattatlarımız var, müzehhiplerimiz var, çinicimiz var, onumuz var, bunumuz var. Ama kompozisyon, anatomi asrın idrakine nasıl söyleteceğiz. Hani Mehmet Akif Bey diyor ya “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”

Bugün sanatın neresindeyiz, bunu alıp nereye nasıl götürürüz, bunların bilinmesi lazım. Oradaki eksiklikler bu. Yoksa elleri çok iyi, bunları gayet iyi yapıyorlar ama... O “ama”yı bir bahsi diğer olarak bir tarafa koymamız lazım.

Netice itibariyle aklımdan geçen şey, hocalar ölüyor, bilenleri kalmıyor, ben ne kadar sanat dalını öğrenirsem o kadar kazançlı olurum. Günün birinde biri çıkar da “Ya hoca senin dediğini kuralım, gel” dedikleri zaman ben kabiliyetli gençleri alacağım, bölümlere koyacağım, o bölümde gümüş kakma dalında işte Ahmet, Mehmet veya Ayşe onlar orada… Ben o dersi verirken öğrencilere, onlar da aynı zamanda derse girecekler. Derken bir müddet sonra o konunun hocası olacaklar. Sedef kakma için aynı şey. Sedef kakmayı öğreteceğim. Hem aldığımız gençler, yani güzel sanatlar mezunu, ona da istekli olan gençler gelecekler. Hem onu öğrenecekler.

Zaten işin ameli tarafında artık kimse yok. Gümüş kakma yapan sanatçı var mı akademisyen olarak? Yok. Dolayısıyla bunlar hepsi gruplaştırılarak öğretilecekti. Onun için bu 17-18 sanat dalını öğrendim, birkaç kişiye de öğrettim.

MESUT DİKEL KABİLİYETLİ BİR DELİKANLI

Kimlere öğrettiniz?

Mesut Dikel bunlardan biri. Mesut kabiliyetli bir delikanlı, istikrarlı bir delikanlı. Ben “delikanlı “diyorum tabi Mesut da ellisine geldi galiba. Benim öğrencilerim hepsi benim çocuğumdur. Şu anda yaklaşık 8 bin kadar buna ilgi duyan, işte internet adresinde bir şeyler soran, bir şeyler öğrenmek isteyen insanlar var. Yani ben öğrencilerimle hiç irtibatımı kesmem. Her zaman bana ulaşırlar. Buraları onlar için aldım ben aslında. Geliyorlar. “Hocam nasılsın?” diyorlar. Hatırımızı soruyorlar. Torunumu getiriyorlar. Yani bana mesela bazılarına “hocaların hocası” diyorlar ya ben buna biraz gülüyorum. Yani üniversitede hocasınız, sizin yetiştirdiğiniz üniversitedeki çocuklar 3-4 sene sonra hoca oluyor. Hocaların hocası böyle olunmaz. Siz öğrencinizin çocuğunu ve onun çocuğunu okutuyorsanız hocaların hocası olursunuz. Yoksa hocaların hocası öyle olunmaz.

Ben böyle bir şansa sahip oldum. Üniversiteye başladığım zaman benden yaşça daha büyük öğrencilerim oldu. 13-14 yaşında çocukları vardı. Ve ben o çocukları üniversitede okuttum. Sonra da onların çocuklarını okuttum. Yani böyle ikinci bir insan var mıdır, orasını bilmiyorum.
Az önce hayalinizdeki üniversiteden bahsettiniz. Bu konuyla ilgili somut bir çalışmanı oldu mu?
Oldu ama hâlâ hayalimdeki üniversiteyi kurduramadım.

Ne olmuştu?

İhsan Doğramacı Bey, -rahmet olsun- Yıldız Sarayı’ndaki sergimi Ekmeleddin İhsanoğlu ile birlikte ziyaret etmişti. O zaman IRCICA’nın başındaydı. Üçümüz bir araya geldik. Ekmeleddin Bey benim bu hayallerimden bahsetti İhsan Bey’e. İhsan Bey de “Gel Ankara'da kur” dedi. “Olmaz İhsan Bey” dedim. “Süleymaniye Kütüphanesi’ni Ankara'ya nasıl taşırım? Süleymaniye Camii’ni nasıl taşırım? Topkapı Sarayı’nı nasıl? Benim burada haftada bir iki gün çocukları alıp oralara götürüp oradaki eserleri göstermem lazım.” dedim.

Ankara bu bakımdan çok fakir bir belde. O zaman mümkün değil. Biz buradan yetiştireceğiz, oralara göndereceğiz olacak. Sonra Güzel Sanatlar Enstitülerini kurmak lazım. Türkiye’de hâlâ bu tip araştırma kurumları yok maalesef. Dedim ya zaten öldü sanat.

Sanat nasıl öldü?

Bir futbolcuya 222 milyon avroyu verdin mi sanat için “Veleddallin, âmin” olur. Yok artık sanatla iştigal, kültürden, ilimden bahsetmek abesle iştigal.

Hocam geleneksel İslâm-Türk sanatlarında hoca ve talebe münasebetleri sizce nasıl olmalıdır?
Bizim geleneksel hoca öğrenci münasebetlerimiz belli. Fakat bize gelene kadar çocuk çok farklı yetişiyor. Yani ben bu sistemi beğenmiyorum. Hoca babadan da öte, anneden de öte, hoca doğulur, hoca olunmaz. Doğulur. Yok, kulağını çekmişin bilmem ne olmuş, git hocayı şikâyet et! Olmaz böyle şey. Bitirdik Türkiye’yi.

“HOCAM TEESSSÜF EDERİM BANA 50 VERMİŞSİNİZ!”

Bir gün üniversitede şöyle bir deneme yaptım. Çok kabiliyetli bir öğrencim vardı. Öyle güzel işler yapıyordu ki. İstiyordum ki kendime araştırma görevlisi alayım onu. Çok güzel bir iş yaptı. Ben o işe 50 verdim. Notları okumuşlar. Geldi. “Hocam teessüf ederim” dedi. “O notu nasıl verdiniz bana. Ben daha yüksek bekliyordum.” Dedi. Ben başım önümde dinliyorum onu. Anlattı. “Bitti mi?” dedim. “Hocam ben buna layık değilim. Notum çok daha yüksek olmalı” dedi. “Kaç?” dedim. “Hocam en azından 80 olmalıydı” dedi. “Hadi git” dedim 90 verdim. 50’den 90’a çıkardım notunu. Ama ben ondan başka şey bekliyordum.

Ne bekliyordunuz?

“Hocam acaba maddi bir hata mı oldu? Yanlışım nerede hocam? Özür dilerim. Bilmek istiyorum. Ben talebeyim daha yetişiyorum.” demeliydi. Yani bir şeyi öğrenmenin yolları o kadar çok ki. Bana gelip doğrudan doğruya “Ben o notu hak etmedim hocam. Nasıl bana bunu verirsiniz?” demesi yanlış öğrencinin. Orada ben onu sınadım. Onun davranışları farklı olsaydı ben ne yapar, yapar onu kendime araştırma görevlisi alırdım.

Sistem o kadar bozuktu ki bir tane araştırma görevlisi alamadım. Ya hu kardeşim, güzel sanatların değerlendirilmesi farklı olur. Sen kalkıyorsun İngilizce veya yabancı dili baraj koyuyorsun ben o zaman Filolojiden mi öğrenci alacağım? Benim öğrencim barajı geçemiyor. Filolojiden geçiyor. Onun da sanat tarafı düşük. Sanatı almamış, eğitimi yık. Bir kere sorun ya hu. Öğrenin. Nedir, nasıl bir bünyeniz var? Ben tıpçılara “Sanat koruyucu hekimliktir” diye konferans veriyorum.

“Sanat koruyucu hekimliktir” ibaresini açar mısınız?

SANAT KORUYUCU HEKİMLİKTİR

Tabii ki. Evet, sanat koruyucu hekimliktir. Bugün anarşinin en büyük sebeplerinden biri sanatı devre dışı bıraktığımız içindir. Sanatın ne olduğunu bilmiyoruz. Sanat resim yapar, heykel yapar, şunu yapar, bunu yapar diye değerlendirilecek bir şey değil. İnsanın huzur ve mutluluğu için mesleğinin yanında olması gerekendir sanat, vitamindir yani. Sen bunun idrakinde değilsen sanatı şunu yapar, bunu yapar, ben çocuğa resim yaparsa not vereyim, yapamazsa kırık vereyim diye bakmam ki o çocuğa. O çocuğun hayal dünyasını geliştirmeliyim.

İLKOKUL ÇAĞINDAKİ ÇOCUKLARIN HAYALLERİNİ YOK EDİYORUZ

Bakın, çok iyi doktorlarımız var. Özellikle cerrah olarak. Keser, biçer falan. Dünyada da ünlüler. Ama buluşlarımız yok. Çünkü biz ilkokuldan itibaren bütün hepsinin hayallerini yok ederiz. Bitti.

SANAT İNSANLARIN HAYALLERİNİ GELİŞTİRİR

İnsanın hayalini geliştiren şey sanattır. Niye demişler “İnsan hayat ettiği müddetçe yaşar?” Emekli olanlar bunalımda. Garibim gidiyor. Emekli polisler perişan. Emekli askerler perişan. Emekli doktorlar perişan. Doktorlar biraz devam ettiriyorlar işte orada burada falan filan. Ne hallerdeyiz? Acınası haller. Kahveler dolup taşıyor.

HASAN KAFE ÜNİVERSİTESİ!

Bizim orada, üniversitenin yakınında bir kahve var. Adını Hasan Kafe Üniversitesi koydum. Öğrenciler derslere girmiyorlar sabah saat 10:00; gece 24:00 oradalar. Sanki mecburmuş gibi geliyorlar o kahvehanede oyun oynuyorlar. Düşünebiliyor musunuz? Ya o anneleri, babaları bunlar için mi bu çocukları buraya gönderdiler? Gerçi ben orada bir kütüphane de kurmuştum zamanında. Bir kütüphane kurdum. Bir müddet sonra kitaplar çalındı gitti, “Olsun dedim çalınsın!”

BİLMEZ Kİ SORSUN, SORMAZ Kİ BİLSİN!

Biz nereye gidiyoruz Allah aşkına? Sanatı resim ve heykel olarak görenler problemli insanlardır. Sorsunlar öğrensinler. Bilmez ki sorsun. Sormaz ki bilsin. Bilse sorardı. Sorsa bilirdi. Maalesef acı acı durumlar.

Teşekkür ediyorum nazik ilginiz için Zeki Bey.

Eyvallah!

Güncelleme Tarihi: 06 Ocak 2018, 00:59
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner10

banner12