banner39

22.08.2012, 11:26

Kürt sorunu ve dinî yapılar

Son dönemde, Şemdinli'de başlayıp, G. Antep'te devam eden olaylar zinciri, Kürt sorununda gelinen dönemecin ne kadar zorlu olduğunu ortaya koymaktadır. On yıllardır biriken ve ertelenen sorunlar yumağı ve ihmaller... Sorunun çözülmesini zorlaştırmaya ve engellemeye matuf iç ve dış müdahaleler de eklenince daha büyük çıkmazlara dönüşüyor.

Kürt sorununun barışçı bir şekilde çözümünde kararlı irade, geri adım atmama, dirayet ve adalet en temel kurallardır. Bunun yanısıra olayların doğru okunabilmesi ve stratejik hatalara olabildiğince düşülmemesi de esastır. Üzerinde yaşadığımız coğrafya; İsveç, İsviçre, Belçika gibi koordinatları, tanım aralıkları uzun zamandır belirlenmiş, rahat bir coğrafya değildir. Dahası, ülkeyi idare edenlerin boyuna stratejik hatalar yapma veya fırsatlar kaçırma lüksü olmayan ve bunu uzun vadede faturasının ağır olduğu bir coğrafyada yaşamaktayız.

Osmanlı İmparatorluğu'nda 19. Yüzyıl'daki batılılaşma ve modernleşme süreci, Osmanlı'nın en batısından ve Rumeli bölgelerinden başlayıp, sonraki dönemlerde daha doğuya doğru gelişme gösterdi. Zira Osmanlı Rumelisi İslam dünyasının batıya uzanan, mızrağın ucunu oluşturuyordu. Rönesans ve Yeniçağ'da yükselen Batı Avrupa'nın karşısında güç kaybeden Osmanlı'nın duraklama ve gerileme dönemi de haliyle buradan başladı. Bu yüzden, Osmanlı'nın en doğu ve güney bölgeleri uzun zaman bu sürecin uzağında kalıp, bundan masûn kaldı. Özellikle Osmanlı'nın Kürdistan bölgesi batılılaşma ve modernleşmenin tahrip edici etkisinden en ziyade korunmuş mıntıkasını oluşturuyordu. 17. Yüzyıl'da bile zaman içerisinde Osmanlı'nın batı bölgelerinde, Diyâr-ı Rûm'da İstanbul, Edirne, Bursa gibi merkezlerde ilmin, ilmi faaliyetlerin azalmasından, çeşitli ilim dallarının kaybolmasından yakınan Kâtip Çelebî "Mizânu'l-Hakk Fi İhtiyâri'l-Ehakk" adlı eserinde şunları söyler:

"Bununla, Rum'da sevk-i ilme kesâd gelüp ehli inkıraza karîb olmağla, bâzı kenârda, Ekrâd diyârında yer yer kanûn üzre şuğul eden tâliblerin mübtedîleri Rûm'a gelüp azîm tafra satar oldu." (Kâtip Çelebî, Mizânu'l-Hakk,Yazma Nüsha, King Saud University Library, Vrk. 5b; Matbû Nüsha, Matbaa-i Ebuzziyâ,1306:11)

17. Yüzyıl'ın ikinci yarısında Kâtip Çelebî diyâr-ı Rûm ile ilgili bu tarz yakınmalarda bulunurken, 19. Yüzyıl'a gelindiğinde Osmanlı'nın batı/Rumeli bölgelerinde asırlarca var olan sistem/nizâm ve medeniyet ağı önemli oranda çöküşe geçmiş durumdaydı. Kürdistan mıntıkası başta olmak üzere Osmanlı doğusu, uzun süren Osmanl-Safevî çatışmalarının neden olduğu büyük tahribata rağmen hâlâ büyük oranda İslâmî medeniyet ağını ve nizamını önemli ölçüde korumaktaydı. Hicâz, Şam, Bağdat, Musul, Halep, Urfa, Mardin, Diyarbekir, Bitlis, Van, Erzurum, Musul hattı arasındaki ilmi, ticari ve kültürel bağ ve iletişim hâlâ 13. Yüzyıl'daki tarzda devam etmekteydi. Bu anlamda, en önemli dinî kurumlar olan medreseler ve tasavvuf/tarikat ağı canlı ve güçlü bir biçimde varlığını sürdürmekteydi. Oysa ki 16. Yüzyıl'da ilim, kültür ve irfân anlamında Osmanlı coğrafyasını daha çok İstanbul ve Rumeli beslemekteydi. 19. Yüzyıl'da, Osmanlı Rumelisinde, Diyâr-ı Rum'da Osmanlı-İslâm müesseselerinin iyice zayıflaması ile doğu bölgeleri bunun yerini aldı, özellikle dini müeseseler (medreseler-tekkeler) bağlamında Kürdistan ön plana çıktı. Mevlâna Hâlid-i Şehrezorî Bağdâdî (Vefatı:1242/1827) ile birlikte, Kürdistan'da Nakşibendiliğin Hâlidiyye kolunun yükselişi, bununla birlikte medrese ve tekkenin güç birliği etmesi, dahası Mevlâna Hâlid ile birlikte bir ulemâ tarikatı haline gelen Nakşibendî-Hâlidîliğin medreseyle tekkeyi bünyesinde birleştirmesi, bu iki müesseseyi birlikte neredeyse bölgenin en ücra kırsal kesimlerine de yaymaları, bölge bazında, hatta Osmanlı coğrafyasının genelinde yeni ve büyük bir dinamizmin oluşumunu sağladı.

Kısa zamanda Halidiliğin oluşturduğu dinamizm, Osmanlı'nın batı bölgelerine de ihraç edilmiş, taşınmış oldu. Böylelikle Kürtler bu yüzyıldan itibaren zamanımıza değin dini kurumların ve dini hayatın batılılaşmanın, modernleşmenin ağır etkisine maruz kalan batı bölgelerine ihracını, taşınmasını, daha doğrusu batı bölgelerinde bu yıkıcı etkilere karşı oluşan direncin taze gücü oldular. Türkiye'deki Nakşibendi tarikatının en güçlü tarikat olması, tamamına yakınının Hâlidiyye koluna mensup olması bu sürecin en önemli göstergesidir. Yanısıra, yine bugün bile Türkiye'de tanınmış büyük ulemanın ekserisinin ya Kürt asıllı ya da Kürt medreselerinde okumuş olmaları da bunun en önemli kanıtıdır. Halen, bölgede devletin tek-parti döneminden başlayarak baskı ile sekülerleştirme süreci ve PKK'nın seküşlerleştirici/dinsizleştirici tüm etkisine karşın 60'tan fazla medresenin bir kısım tekkelerle birlikte hayatiyetini sürdürmesi de buna delildir.

İslam medeniyetine dayalı gelenek ve müesseseleri koruma ve sürdürme anlamında en büyük direnci, modernleşmenin geç etkisi sebebi ile Kürt bölgeleri gösterdi. 20. Yüzyıl'ın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması akabinde kurulan yeni batıcı ve jakoben cumhuriyet idaresi 1924'ten itibaren Türkiye'deki dini kurum ve müesseseler ile dinî hayata karşı acımasız ve amansız bir savaşıma girdi. Peş peşe İstiklâl Mahkemeleri ve idamları içeren kanlı uygulamalara kadar vardırıldığı gibi, gerek tek-parti döneminde, gerekse askeri darbe dönemlerinde ağırlaştırılan toplumdaki dinî yaşam ağır baskılara maruz kaldı. Batı bölgelerinde var olan direnç, 1940'lara gelindiğinde büyük oranda kırılmış ve sindirilmişti. Kürt bölgelerinde ise, Şeyh Said hadisesi bahanesi ile uygulanan Takrîr-i Sükûn Kanunu, İstiklâl Mahkemeleri, sürgünler ve Zilân Deresi hadiselerine karşın yer altına çekilerek de olsa Nakşî-Hâlidî dergâhlarını ve bunlara bağlı medreselerini sürdürdü. Halkın toplumsal yaşamdaki dindarlığı süregeldi. Hatta buralardan yetişen ve zamanla İstanbul başta olmak üzere batı bölgelerine taşınan tarikat ve ilim erbabı şahsiyetler bunu batı bölgelerine de -Kâtip Çelebî'nin 17. Yüzyıl'da dahi söz konusu ettiği şekilde- Merkez'de zayıflayan dinî yapı ve hayatı periferiden merkeze taşıyarak, o bölgelerde çökmekte olan dini hayata taze kan vermiş oldular. Hatta 50'li yılların sonlarından itibaren batı bölgelerindeki birçok müftü ve vâiz Kürt mollalardan oluşmaktaydı. Bedüzzaman'ın zorunlu ikâmet neticesinde, zamanla tüm ülkeyi etkileyen Risâle-i Nur hareketini batı bölgelerinde başlatması, Kürt bölgeleri ile bağlantılı Hâlidîliğin batı bölgelerinde yayılmaya devam etmesi, göçlerle büyük şehirlere taşınan Kürt uleması batıdaki dini hayatın da devamının teminatı oldular.

DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ

Yorumlar (0)
18
parçalı az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?