Bizler neden işbirliği yapamıyoruz ? - Murat Sayımlar 

Karşılıklı işbirliğin de, ya stratejik zaruret ve mecburiyet vardır; ya da bilinçli oluşturulmuş ortak paydalarla gönüllülük esası rol oynar.

Bizler neden işbirliği yapamıyoruz ? - Murat Sayımlar 

İlişkilerin doğasında bir kaç temel biçim vardır.
İlişki nötrdür. Bir teğet dokunma olmuştur fakat ilişki besleyici ya da yıkıcı biçimde gelişmemiştir.
Rekabet ya da çatışma tabanlıdır.
Paylaşma ya da işbirliği mahiyetindedir.
İyilik ya da yardımlaşma tabiatındadır.
İyilik ve yardım etmek niteliğinde ki ilişkide, karşılık beklenmez. Ancak diğerleri karşılıklılık esasına dayanır.

Bu yazının konusu olan işbirliği ilişkisinin doğasında, amaçları ve hedefleri olan unsurlar vardır. Bunlar amaç ve hedeflerini gerçekleştirmek için bireysel çabalarını gösterirler, birikimlerini ve yeteneklerini kullanırlar.
Ancak bu kaynaklar ve yetenekler, hedeflerini tahakkuk ettirmeye, sorunları gidermeye, riskleri izale etmeye yeterli olmuyorsa, bu kere çevreye yönelip; ya yardım almaya ya da işbirliğine ihtiyaç duyarlar.
İşbirliği geliştirmek için ya hizmet satın alırlar veya karşılıklı işbirliği geliştirmeye çalışırlar.

Karşılıklı işbirliğin de, ya stratejik zaruret ve mecburiyet vardır; ya da bilinçli oluşturulmuş ortak paydalarla gönüllülük esası rol oynar.
Bu tablo çerçevesinde, gönüllülük esasına dayalı, karşılıklı işbirliğinin oluşabilmesi için;
Tarafların bilinçli bir süreçle gerçekleştirmeye çalıştıkları amaçları ve hedefleri olmalıdır.
Bunları kendi imkanlarıyla gerçekleştirmeye çalışan tarafların; hedeflerini kendi imkanlarıyla gerçekleştirmeyeceklerini; ortaya çıkan sorunları çözemeyeceklerini; riskleri yönetip, çatışma ve rekabeti göğüsleyemeyeceklerini, henüz her şey tükenmemişken anlamaları gerekmektedir.

Bunun için, karşılıklılık esasına göre, üzerine düşeni yapmaya, sorumluluk almaya, uyumlu, adil ve dengeli olmaya hazır olmalıdırlar.
Eğer bu işbirliği gönüllülük esasına dayanacaksa, işbirliğine girilecek taraflar da ortak paydaların olması gerekmektedir.
İşbirliği basit bir fonksiyonun yerine getirilmesine ilişkin ise; talep, saygı, adalet, iki tarafın işinin görülmesi ve şükran yeterlidir.
Eğer işbirliğini gerektiren hususlar daha geniş, büyük, çaplı ise bu durumda, varlık nedeninden başlayarak, bunun fonksiyonu olan güncel hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik tam mutabakatların ve ortak paydaların olması gerekmektedir. Bu durum ortak dava mahiyeti taşımaktadır. Bazı durumlarda tam mutabakat ve ortak payda olmaksızın, tarafları ilzam eden kısmi mutabakatlarla işbirliği yapılması da mümkündür. Bu hal, çerçevesi belirli bir hukukla gerçekleşir.

Bu yazıya esas işbirliği, dava mahiyetli olandır.

Bu tür işbirliğinde tarafların ortak paydaları; varlık nedeni ve bunu tahakkuk ettirmek için zorunlu tüm kök hükümler üzerindedir. Bu asgari koşuldur.
Üzerinde kamil (hatta nitelikli kısmi) anlamda işbirliği geliştirilemeyen konular, Müslümanların, varlık nedenlerine ve varlık hükümlerine uygun bir hayatın inşası, bu süreçte ortaya çıkan sorunların çözümü, risklerin bertarafı ve ihtiyaçların giderilmesi çerçevesindedir.

Kendi varlık nedenlerini tahakkuk ettirecek bir hayatı inşa etmek için, sahih, planlı ve etkin çalışmalar içerisinde oldukları görülmeyen Müslümanlar, başka varlık nedenlerinin gerçekleştirildiği sistem ve vasatların içerisinde yaşamaktan rahatsız olmamakta ve bu durumu büyük bir hızla içselleştirmektedirler.

Karşı karşıya bulundukları sorun ve riskleri görmemeye ve yokmuş gibi davranmaya çalışmak gibi bir “strateji” geliştirmektedirler.
Hülasa, küresel çapta, Müslümanlar, kendi perspektiflerinden okudukları bir hayata ve durumlara ilişkin, sahih ve kamil bir işbirliği içerisinde değillerdir.
İşbirliği yaptıklarını iddia ettikleri alan ve zeminlerin dikkatli analiz edilmesi sonucunda, bu işbirliğinin; ya mevzi ve etkisiz, ya da kendi perspektif ve hükümlerinden doğan hedeflere, sorunlara ve ihtiyaçlara ilişkin olmadığı; başka perspektiflerin politikaları ve stratejileri sonucunda oluştuğu görülecektir.

Asıl soru; “Müslümanlar neden, varlık nedenlerini gerçekleştirmek, sorunlarını çözmek, risklerden korunmak ve ortak ihtiyaçlarını gidermek için; kendi perspektiflerinden yaptıkları analizler, geliştirdikleri politika ve stratejiler çerçevesinde; sahih ve etkili işbirlikleri geliştiremiyorlar ve birbirlerine yardım etmiyorlar?”

İşbirliği yapmanın basit temel nedenleri;

Hedeflerine ulaşabilmek, sorunlarını çözebilmek, risklerini yönetebilmek, ihtiyaçlarını giderebilmek için;
Kendi imkan ve yeteneklerinin yeterli olmadığının, olmayacağının farkında ve bilincinde olmak ve bunun için başkalarından yardım almak veya işbirliği yapmak inancıdır.
Eğer insanlar veya kurumlar; içinde bulundukları durumun, mevcut veya muhtemel sorun ve risklerin, sahip olmaları gereken hedeflerin ve özgün ihtiyaçlarının farkında ve bilincinde değillerse, bunları karşılayabilmek sorumluluk ve gayreti içerisinde de olmazlar.

Böyle bir şey mümkün müdür?

Mümkünün ötesinde, çok yaygın bir durumdur. Aslında bu insanlar birçok kişi ile yardımlaşıp, işbirliği yapıyordur ancak buradaki bir çelişki kafaları karıştırmaktadır.
Neden işbirliği yapamıyoruz? Sorusunda, müslümanların, kendi inanç verileri çerçevesinde bir hayatın inşası, sorunların çözümü ve risklerin ortadan kaldırılması, ihtiyaçların giderilmesi hususlarında, işbirliği yapamamaları sorgulanmaktadır.

Oysaki “müslümanlar” yaşadıkları hayatın neredeyse her alanında işbirliği ve yardımlaşma ilişkilerine sahiptirler. Yani cevap aranan husus, özgün alanlarına ilişkindir.
Öncelikle  müslümanca bir perspektiften belirlenen genel ve güncel hedefler, “müslümanların” ortak paydaları olsaydı, muhtemelen bunların tahakkuku, hepsi için vazgeçilmez, zorunlu, hayati ve heyecan verici olurdu. Bunu tek başına gerçekleştirmeyecek olan müslüman mecburen diğerleri ile ilişkiye girer ve işbirliği imkanları arardı.

Hakeza, okudukları sorun ve riskler aynı perspektiften doğsaydı, endişelenip, panikleyen müslümanlar, bunlardan kurtulabilmek için, koşulsuz olarak diğer müslümanlarla işbirliğine girerdi.
Ortak hedeflere ulaşabilmek, ortak sorun ve riskleri ortadan kaldırabilmek için zorunlu olan ihtiyaçlarında, ortak elde edilmesi gerektiği bilinci ile doğal bir işbirliği gerçekleştirirlerdi.
Bu tablo aslında, neden işbirliği yapamıyoruz? Sorusuna ilk cevabı teşkil etmektedir.

Her birimiz, kendimizi “müslüman” olarak tarif ve tavsif ederken; İslam hükümleri ile oluşması gereken güncel perspektif ve çerçevemizde, ortak paydalarımız, harekete geçirici ve işbirliği yaptırıcı mahiyette bir evsafa ve niceliğe haiz değil.

Bu durum, görünürde sosyolojik kimlik, bazı ibadet ve ritüeller ile bazı sembollerdeki ortak görünümlerin ve paydaların; dava mahiyetli işbirliği ve yardımlaşmak için yeterli olmadığını göstermektedir.
Kamil bir işbirliğini mümkün kılacak ortak paydalar, hayatı, durumları ve içerdiklerini, aynı hükümler çerçevesinde okuyup, anlamak ve anlamlandırmaktan doğar.
Aynı hedeflere sahip olmak, benzer hususları sorun ve risk olarak görmek; benzer değer yargıları, ölçüler, ilkeler ve sınırlar dahilinde, hayata ve durumlara müdahale iradesi ile ortaya çıkar.
Ortak ihtiyaçların tespiti, benzer hükümlerle yaklaşım bilinci ile gerçekleşir.

Bütün bunlar, fıtratına uygun, bütüncül/tevhidi bir İslam bilinci ve farkındalığının neticesinde ortaya çıkar.
Cari durumda, semboller, ritüeller ve ibadetler üzerinden tarif edilen ve ortak paydaların bunlar üzerinde oluştuğu İslam anlayışında; hayata dokunan ve fıtrat hükümleri ile hayatı inşa eden bir din fonksiyonunun görülmemesi; hayatı yapılandıran hükümlerin İslam’dan alınmaması, başka kaynaklardan elde edilmesi sonucunu, otomatikman doğurmaktadır. Böylece hayata ve duruma ilişkin olanın okunması, algılanması ve inşası için hükümler vaz eden otoritede, var gibi anlatılıp, fiilen yok sayılmaktadır.

Bunun zorunlu sonucu olarak, müslümanlar, ortaklaşa inandıkları hususlar da işbirliği yapmaktalar fakat bütüncül olarak mutabık olmadıkları bir dinin diğer hususlarında birbirleri ile işbirliği yapamamaktadırlar. Bu alanlar da, herkes hangi hükümler üzerinde hayatlarını kuruyor ve yaşıyorlarsa, o ortak paydaya sahip olanlarla işbirliği yapmaktadırlar.

Yani mesele din bahsidir.

Ancak, neden işbirliği yapamıyoruz? Sorusunun cevapları bu kadar değildir.
Bundan sonra tespit edilecek, işbirliğini engelleyen unsurlar, din bahsinin fonksiyonları olarak ortaya çıkmaktadır.
Bütüncül değil, parçacı yaklaşım; hükümlerin, bilerek ya da bilmeyerek farklı kaynaklardan alınması; dinin fıtratına ve fonksiyonlarına mugayir anlayış; anlama, algılama, ufuk ve derinlik vb. problemlerden doğan farklılık ve mutabakatsızlıklar, işbirliğini engelleyen, yerine rekabeti ve çatışmayı koyan nedenleri oluşturmaktadır.
Bu nedenlerin en önemlilerinden bir tanesi rekabetçi yaklaşımdır. Bu husus aleni ve çoğunlukla gizli olarak gerçekleşmektedir.

Kültürel, sosyolojik, psikolojik ve şahsiyete dayalı faktörlerle ortaya çıkabilmek potansiyeline sahiptir.

Özellikle ülkemizde, kadim yaklaşım ve alışkanlıklardan mülhem oluşmuş mülkiyet, çıkar,  güç ve iktidar odaklı ilişki kültürü bu rekabetçi yaklaşımı oluşturmaktadır.
Rekabetçi yaklaşım, bilinçli bir işbirliğine izin vermez. Hayırda yarış biçiminde tahakkuk etmeyen bu yaklaşım, ancak büyük bir gücün kontrolü altına girmiş unsurların birlikte üretim moduna girmiş oldukları görüntüsünü vermektedir. Ancak bu süreçte bile, parçada ve alt düzeylerde rekabet sürer ve farklı ölçeklerde beylikler oluşur. Bu beylikler arasında çekişme gizli olarak devam eder.

Bunu bütün kurumsal ölçeklerde görmek mümkündür.

Kamu kuruluşlarının her biriminde küçük, orta ölçekli beylik oluşumlarına ve “mücadelelerine” rastlamak olağandır.
Aynı mesele veya iş üzerinde, birbirleriyle işbirliği yapsalar çok muvaffak olabilecekken; küçük olsun, benim olsun mantığı ile kurulmuş pek çok müstakil vakıf ve dernek görebilirsiniz.
Hatta evli çiftlerin, ilişkilerinin pek çok alanında birbirleriyle rekabet içerisinde oldukları da bir vakıadır.

Bunlar kültürel nedenlerin etkisi ile tahakkuka örnek olarak gösterilebilir.
Sosyolojik etkilerin oluşturduğu; önemsenmemek, adam yerine konulmamak, yok sayılmak, sevgisizlik, ahlaksızlık, ezmek, aşağılamak türü nedenlerden oluşan psikolojik hallerin ikamesi için ortaya çıkan bir sebepten de bahsetmek gerekmektedir.

İnsanın doğal hakkı olan onur, önem, takdir, saygı, adalet, nezaket, vb. hallerini esirgeyip, şarta bağlı olarak elde edebileceğini ortaya koyan bir toplum; bu şartları da elinde bulundurup, kontrollü olarak veren ve bunun için de rekabeti zorunlu kılan bir yaklaşım içerisindeyse, o toplumda işbirliği gelişmez.
Eleştiriye, suçlamaya, yargılamalara maruz bırakılmış; özgüveni ve özsaygısı ezilmiş; sevgi ve paylaşımdan mahrum yetişmiş; yenilgilerle, umutsuzluk ve belirlenmiş toplumsal kriterlere göre başarısızlıklarla büyümüş insanların kişilikleri genellikle paylaşım ve işbirliğine yönelik değil,  bencillik ve bireysel yaklaşıma mütemayildir.
İşbirliğine engel olan bir başka faktör de güvensizliktir.

Güvensizlik farklı nedenlerle oluşmaktadır.

Adaletsizlik, yaşanan acı tecrübeler, gayri ahlaki davranışların oluşturduğu travmalar, cesaretsizlik, sosyolojik-sosyopsikolojik operasyonlar, kişilik özellikleri vb. hususlarla meydana gelen güvensizlik, işbirliği cesaretini ortadan kaldırmaktadır.

Bunun daha vahimi özgüvensizlikten oluşan durumdur.

Bu durum, bir yönden, yaygın ve örgün eğitimden; diğer yönden aile ve toplumsal ilişkilerden ve toplumsal boyutta gerçekleştirilen farklı operasyonlardan ortaya çıkmaktadır.
Özgüven sahibi olmayan bireyler, faaliyetlere katılıma ve işbirliğine cesaret edememekte; özgüvensizliğini, diğerlerine güvensizlik olarak yansıtmaktadırlar.
İşbirliğine engel olan sebepler arasında, organize olmayan; fıtri liderlik ve yönetim fonksiyonlarından yoksun toplum yapısı da sayılabilir.

Rab’le aramızdaki ilişkinin samimi kulluk düzeyinde olmaması ve rahmetten mahrum kalmak bir başka nedendir. Kalplere nüfuz edebilen Allah, kalpleri ısındırıp, bizleri kardeş yapmazsa, ortada sevgi, güven, sorumluluk, ortak paydalar ve işbirliği kalmaz.

Gerçekte çoğaltılabilecek nedenlerin bu kadarı bile büyük israfa, verimsizliğe, kayıplara ve yıkıcı etkilere neden olmaktadır.
Zira, bizim hakikat perspektifinden hayatı ve durumları okuyabilmemiz, tutum alıp, tavır sergileyebilmemiz, özgün bir hayat inşa edip, güvenliğimizi sağlayabilmemiz için;
Fert, cemaat (kurumsal yapılar) ve ümmet (tüm müslümanların ve cemaatların oluşturduğu ağ organizasyonu) mertebelerin de yapılması mecburi olan işler vardır. 

Bunlar yapılmazsa herşey eksik kalır.

Bunların gerçekleşmesi ise zorunlu işbirliğine dayalıdır.

İşbirliği, herkesin, kendi namı hesabına; inşa olmak, korunmak, amaçlarını tahakkuk ettirmek için gerçekleştirmesi gereken mecburi bir husustur. Ötekiler için yapılacak lütuf değildir.
İşbirliği yapmak, ontolojik olan, şükrediciliğin bir fonksiyonudur. Unutmamak gerekmektedir ki, şeytanın yegane stratejisi, insanların şükredicilik vasfının ortadan kaldırılmasıdır.

Asıl stratejik hedef ise “nasıl işbirliği yapabiliriz?” sorusuna, sahici ve müessir cevaplar bulmak olmalıdır.

Güncelleme Tarihi: 13 Haziran 2019, 11:22
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35