banner15

Din Nedir? Dinin Doğası - Murat Sayımlar

Din, insanların temel kararlarını belirlediği, temel hüküm cümleleridir. Din, yaşama ilişkin her şeyin oluşması için zorunlu, sabit ve genel bir fonksiyona sahiptir. Bir dine sahip olmak, tercih değil, ontolojik zorunluluktur. Din kavramının, fıtratına uygun bir kavram içeriğine kavuşturulması yaşamsal bir önem taşımaktadır.

Din Nedir? Dinin Doğası - Murat Sayımlar

Din, yaşamın sabitelerinden birisidir.

Tarih boyunca insanları ve insanlığı en derin ve sürekli olarak etkisi altında bulunduran “din” kavramının; hayatla ilişkisini ve fonksiyonlarını; bütüncül, net, sistematik ve doyurucu biçimde açıklayan tariflerin olmaması hayrete mucip bir durumdur.

İlahiyatçıların, klasik ilim insanlarının, edebiyatçıların, dilcilerin, felsefecilerin, sosyoloji ve psikoloji alanında çalışanların, tarihçilerin, siyasetçilerin vb. sayısız din tarifi vardır.

Ancak bu tariflerin iki temel sıkıntısı bulunmaktadır.

Tariflerin hiçbir tanesi bütüncül değildir. Kesitsel, parçacı ya da tarif edenin üzerinde durduğu disiplinin perspektifinden yapılmaktadır.

Bir diğeri ise, bu tarifler okununca, din ile hayat arasındaki ilişkiye; dinin, insan ve yaşam üzerindeki fonksiyonlarına ilişkin; kapsayıcı ve kuşatıcı, tatmin edici bir tasavvur oluşturulamamasıdır.

Din konusunda temel fikir, tasavvurunu oluşturup, bunun üzerinden din tercihi yapmak isteyen ve sistematik düşünenen bir kişi; mevcut din kavramsallaştırmaları üzerinden çok fazla mesafe alamayabilir.

Bu nedenle, din tercihlerinin önemli bir bölümü; dinin doğasını bilip, bu sistematik bilgi çerçevesinde araştırmalarını, analizlerini, doğrulamalarını, tercihlerini belirlemek yerine; mevcut inançların ya da davranış kalıplarının; gelenek, çevre ilişkileri, duygusal yaklaşım, manipülasyon veya propaganda, vaaz ve benzeri motivasyonlar yoluyla yapılmaktadır.

Bu durum bir taraftan, özgür ve bilinçli tercih şansına engel olmaktadır. Diğer taraftan ise aynı isimde fakat birbirinden farklı ve hatta birbirleriyle çatışan grup ve ekollerin rekabeti arasında kalmaya neden olmaktadır.

Eğer doğası üzerinden din kavramının içeriklerini, özelliklerini ve fonksiyonlarını okumak imkânı olsaydı; din adına yapılan sahtekârlıkların, yutturmacaların, tekliflerin, çatışmaların, çelişkilerin ortasında; elde güçlü bir doğrulama imkânı ve referans bilgi ile daha sahici ve güçlü tercih ve müdahale şansı bulunabilirdi.

Yukarıda ifade edilen temel sıkıntıları oluşturan pek çok neden vardır. Ancak en önemli neden, din kavramsallaştırmasının, hayatla bağlantılı temel fonksiyonların; insanın ve dinin doğasının esas alınarak yapılmamış olmasıdır.

Oysaki istisnasız olarak, insanların hayatlarını kökten etkileyen en önemli kavram dindir. Tarih boyunca ve günümüzde; işbirliği ya da çatışmaların temel amili dindir. Bunun anlaşılamamasının temel sebebi, insanların çoğunluğunun din kavramının temel fonksiyonlarını bilmemesidir. Aynı zamanda, bu sonuçları oluşturan nedenlerin, farklı tarifler üzerinden anlatılması, analiz edilmesi ve öğretilmesidir.

Bu sebeplerle, din kavramının; doğasına uygun biçimde, fonksiyonları, insanla ve yaşamla temel ilişkileri perspektifinden; sahici, yeterli, tatmin edici ve bütüncül bir anlamlandırmaya ve tasavvura kavuşturulması öncelikli mecburiyetlerdendir.

Din kavramına sahici bir anlamlandırma ve tasavvur üzerinden yaklaşılmayınca; mevcut fikirlerin, ideolojilerin, tercihlerin, sistemlerin, süreçlerin, ilişkilerin ve oluşların; bütüncül biçimde, gerçek doğaları üzerinde olduklarından da emin olunamayacaktır.

İnsanların özgürce inanıp, inşa etmek hakkına sahip oldukları sistem ve süreçlerin; din kavramı adına imal edilen aforizmaların etkisi altında, büyük hüsranlara neden olabilecekleri (veya oldukları) farkındalığına sahip olunamamak ihtimali vardır.

Din kavramının sahici doğası ile tarif edilmeden geliştirilen tüm disiplinler, tezler, teoriler, stratejiler, felsefeler; eksik, yanlış, yanıltıcı ve tüketici olabilmek ihtimalini taşımaktadırlar.

Yeryüzünde, doğasına uygun yaşamak temel hukukuna sahip olan insanlar; din kavramı adına üretilen eksik ve yanlış tanımlar, aforizmalar sayesinde bu haklarından mahrum kalmaktadırlar.

Yeryüzündeki çatışmaların, kaosların, fitnelerin, aldatmaca ve istismarların, tüm köleleştirme, ahmaklaştırmaların ve sömürülerin gerçekleştirilebilmesi için atılan ilk adım; din kavramının doğası dışında, sahte içeriklerle ve fonksiyonlarla yeniden imal edilmesi ile başlar.

Din kavramının doğası içerisinde, bütüncül bir tarife dayandırılmayan bilimsel ve akademik disiplinler; sosyal ve siyasal sistemler; tüm strateji ve süreçler, hakiki bir mahiyet taşıyamazlar.

Bu nedenle din, hayatın temel kurucu unsurlarından birisi olarak bilinmelidir. Malum, ilk düğme yanlış iliklenirse, diğerleri de zorunlu olarak yanlış iliklenecektir.

“Kutsallar, tanrı ile insan arasındaki ilişkiler, insanın manevi ihtiyaçları, izlenecek yol ve kurallar, kutsal yasalar, vb.” tariflerle izah edilen din kavramının; bu tarifler çerçevesinde ne fıtrat içeriklerinin, ne temel fonksiyonlarının ne de hayatla ilişkisinin neler olduğu açık ve bütüncül olarak anlaşılamamaktadır.

Düzgün, sahici ve bütüncül bir anlamlandırmanın olmadığı her süreçte, kontrol edilemeyen boşluklar oluşmaktadır. Bu boşluklar sahte kavram imalatı için imkân sağlamaktadır.

Temel kurucu unsurlardan birisi olan din kavramının doğasını, yeniden tariflerle, sahte olarak imal edenler; bu kavramın etki gücü ve fonksiyonları üzerinden; arzu ettikleri istikametlerde sistemler kurup, süreçler geliştirebilirler. Toplumları, insanları, hedefleri ve kaynakları yönlendirip, yönetebilirler.

Garip olan; kendisini “dindar” olarak tanımlayanların çoğunluğunun da; bütünüyle, dinin doğasına uygun inşa edilmiş din sistemleri ve süreçleri üzerinde olmayışlarıdır.

Gerçekte, doğasına uygun olarak geliştirmek zorunda oldukları; bilgi teorileri, düşünce ve inşa sistemleri; doğasına uygun, açık, anlaşılabilir ve fonksiyonel bir din kavramsallaştırmasının üzerine oturması ve bunu kapsaması gerekirken; bunun olmadığı görülmektedir.

Daha ironik olanı ise bahse konu kesimlerin bu durumun farkında olmadıkları; bunun için doğru ve nitelikli bir çaba içerisinde olmadıkları; bunları nasıl gerçekleştirecekleri sorusuna hakiki cevaplarının olmadığı ve sanki dinleri ile bir yaşam inşa ediyormuş hedefleri için; bunu gerçekleştirmeyecek her türlü çaba ve çatışma içerisinde olmalarıdır.

İçinde bulundukları hal ve yenilgileri; doğası çerçevesinde, özgürlük ve özgünlük iddialarına sahip olmamaları; kendi din iddiaları çerçevesinde bir hayat inşa edememeleri; teorik ve retorik olarak reddettikleri farklı dinlerin verileri ile kurulmuş yaşam sistemleri içerisinde bulunmayı sindirmiş olmaları; farkındalık, kapasite ve üretim gücü yoksunlukları vb. Bu durumun doğal tezahürlerindendir.

Bu durumu anlayamayan, anlamlandıramayan, gördükleri sıkıntılar ve çaresizlikleri ile başa çıkamayan “dindar” kesimler; üretimsizlik, özgürlük ve özgünlükten yoksunluk; iddiaları dışında yaşamak mecburiyetleri; bunların yansıması olan, zayıflık, sürekli çatışma ve parçalanma süreçlerini tolere edebilmek için “şizofrenik çözümler ve tarifler geliştirmek zorunda kalmaktadırlar. Bunları da farklı mazeret ve meşruiyet levhaları ile çerçevelendirerek yaşamaya çalışmaktadırlar.

Tekraren ifade etmekte fayda var. İlk düğme yanlış iliklenirse, sonrakiler zorunlu olarak yanlış iliklenecektir.

DİN NEDİR?

Yeryüzünde, istisnasız her şeyin bir fıtratı vardır. Bu, her unsurun varlık nedenini gerçekleştirmesi ve yeryüzündeki hayatın oluşması için ontolojik bir zorunluluktur.  Bu keyfiyette sürekli akılda tutulması gereken bir öneme sahiptir.

Bir kavram, bir varlığı, olguyu, oluşu, ilişkiyi tarif eder. Bunların hepsi bir doğaya sahiptir. Her farklı doğa, yaşamda ve varlıkta emsalsiz bir görev ve pozisyona sahiptir.

Bir kavramla izah edilen varlık, olgu, oluş, ilişki olsun ki; bunun doğası ve fonksiyonları açık olarak izah edilemesin!

Bu üç duruma işaret eder.

Birincisi, ya, böyle bir unsur yoktur ve kavram sahte olarak imal edilmiştir.

İkincisi,  ya da, kavramı, doğasına uygun açıklayabilecek bir yetenek, perspektif ve usul yoktur.

Üçüncüsü ise söz konusu olgu, fiilen ya da doğası gereği iş göremez, fonksiyon icra edilemez konuma sokulmak istenmektedir.

Din kavramı ikinci ve üçünü nedenlerin tasallutuna maruz bırakılmıştır.

Varlıkta ve yaşamda, görevi ve yeri olan bir unsurun; varlıkla ve yaşamla ilişkisini ve fonksiyonlarını, net ve açık bilmeden; sağlıklı bir ilişki nasıl kurulabilir? Fonksiyonlarının yerine getirilmesi nasıl sağlanabilir?

Bu nedenle bütün kavramsallaştırmalar; varlıkla ve yaşamla ilişkili ve ilintili; fonksiyonları üzerinden yapılmak zorundadır.

Din kavramının da varlık ve yaşamla ilişkisini ve temel fonksiyonlarını; “dinin doğası” üzerinden, açık ve net ortaya koyarak, sahici bir kavramsallaştırma gerçekleştirmek gerekmektedir.

Din kavramsallaştırması çabalarına, iki temel sabiteden bahsederek başlamak gerekmektedir. Bu sabiteler aynı zamanda insanın, yaşamı inşa etmesinin temel mekanizmalarını ifade etmektedirler.

Bunlardan bir tanesi; “durum-tutum-davranış mekanizmasıdır”.

Her an, her koşulda bir duruma sahiptir. Her durum, çevre unsurlarında bir tutum oluşturur. Her tutum bir davranışı zorunlu kılar. Her davranış yeni bir durum oluşturur. Bu mekanizmanın, neredeyse sonsuz döngüsü içerisinde yaşam inşa olur.

Yaşamı inşa ya da imha etmek imkânına sahip olan insanlar, bunu sadece “davranışları” ile gerçekleştirebilirler. Başka bir anlatımla, insanın hayata müdahalesi ancak davranışları ile mümkün olmaktadır. Bu bir yaşam sabitesidir. İstisnası yoktur. İnsanlar, her an bir davranış sergilemek zorundadırlar.

Her davranışın, bir durumu; her durumun, bir davranışı zorunlu kılması ontolojiktir. Bu nedenle, her anda ve ölçekte oluşan durumlardan hayat inşa olmaktadır.

İnsan davranışının da bir doğası ve mekanizması vardır. (Bu konuyu müstakilen anlatacağız)

İnsan davranış mekanizmasının ana girdisi, temel hammaddesi “bilgidir.”

Davranış sürecinde farklı türlerde bilgi kullanılır.

Bunlardan bir tanesi; algı, anlama ve anlamlandırmayı mümkün kılan bilgidir.

Bir diğeri; tutumu; mecburiyet, meşruiyeti; davranışın mahiyetini ve kararını belirleyen bilgidir.

Bir başka bilgi ise kararın, insanın doğasına ve durumun hukukuna uygunluğuna denetleyip, oluru sağlamaktadır.

Davranışın gerçekleşmesi için gereken tüm teknik içerikleri kapsayan bir bilgi türü daha söz konusudur.

Kısaca dört farklı türde bilgi olmaksızın bir davranışın gerçekleşmesi mümkün değildir.

Bu bağlamda, “din” kavramının doğası üzerinden açıklamasını ve temel fonksiyonlarının neler olduğuna dair tespitleri yapalım. Daha sonra da insan davranış ve din arasında ki ilişkiyi açıklayalım.

Din kavramı yapısal olarak dört temel unsura sahiptir.

1. Mutlak ve nispi otoriteler.

2. Temel hükümler ve kök anlamlar.

3. Temel ritüeller.

4. Temel semboller.

Dört unsur içerisinde temel fonksiyonları temel hükümler ve kök anlamlar belirlemektedir. Açıklamalara buradan başlamak gerekmektedir.

Hükümler, fonksiyonları gereği, ilgili unsurla için “belirlenmiş kararlar” olarak tarif edilebilirler.

Hükümlerin doğaları icabı; varlık nedeni, kök; anlamlar, sınırlar, ölçüler, değerler, ilkeler, kriterler, yetenekler, sistem ve mekanizmalar, temel hukuk ve kaynaklar ile ilgili belirlenmiş kararlardır. Bunlara fıtrat hükümleri denilebilir.

Kök anlamlar ise varlık, olgu, oluş, sistem, süreç, ilişki vb.lerin varlık hükümlerini inşa etmek için zorunlu olan anlamları oluşturan, bilgileri ihtiva etmektedir.

Kök anlamlar, genellikle kök kavramlar ile üretilirler. Kök kavramların kapsadığı tüm bilgiler, anlamı üretilecek unsurun doğasına ait bilgilerdir.

İnsan davranışına esas olan süreçte;

Durumun algılanması, anlaşılması ve anlamlandırılması; tutumun mahiyetini belirler.

Tutumun mahiyeti, davranışın mahiyetini belirler.

İnsan doğasına uygunluk denetimi ve olur mekanizması ise davranışın, doğasına uygunluğunun mahiyetini belirler.

Davranışlar, oluşturdukları durumun mahiyetini belirlerler.

Durumlar ise hayatın mahiyetini belirlerler.

Bu durumda, davranışı oluşturan bilgiyi; mahiyetleri belirleyen bilgi ve davranışın oluş tekniğini belirleyen bilgi olarak tasnif edebiliriz.

Davranışın teknik boyutunu yapılandıran bilgiye, teknik bilgi adı verilebilir.

Mahiyetleri belirleyen bilgiye de bir isim bulunması gerekmektedir.

Din sistemini oluşturan dört parametreden bir tanesi “temel hükümler ve kök anlamlardır.”

Bunlar her hangi bir varlık, olgu ve oluşun anlaşılması, anlamlandırılması ile ilgili bilgiyi sağlamaktadırlar. Aynı zamanda, bütün varlık, olgu ve oluşların fıtratlarına ilişkin temel hükümleri yani onlarla ilgili belirlenmiş kararları da kapsamaktadır.

İnsan davranışını mümkün kılacak mahiyet bilgilerinin kaynağı “dini hükümler ve kök anlamlardır”.

“Din”; davranışın ve dolayısıyla yaşamın doğasıdır. Kök anlamları ve mahiyeti belirleyen bilgi türlerini kapsamaktadır.

Yaşamın inşasında iki temel kavram üzerinde durmak gerekmektedir.

1. Yaratılış

2. İnşa

Mevcutta, çoğunluğun bildiklerinin aksine yaratılış sadece varlıklar için kullanılmaz. Varlıklar, fiiller, oluşlar, olgular ve ilişkiler de yaratılır.

Yaratılış, yokluk mertebesinden, varlık mertebesine çıkışı ifade eder.

Yaratılış, genellikle temel hüküm cümleleri ve kök anlamlar yani fıtrat üzerinden gerçekleştirilir.

Bu nedenle varlık, olgu, oluş, fiil vb. yaratılmadan önce bunların fıtratları yaratılmıştır. Yani bunlara ilişkin tüm kararlar belirlenmiştir.

Yaratılış gerçekleştiği anda zaten belirlenmiş hükümler çerçevesi geçerli olmuştur.

Buna karşılık insana “inşa” yetkisi verilmiştir.

İnşa, insanın yetki aldığı ve yetisine sahip kılındığı sınırlarda; yaşam ve onu oluşturan unsurlar üzerinde gerçekleştirilir.

İnsanlar inşayı, davranışları ile gerçekleştirirler.

İnşayı gerçekleştirdikleri evren olan yaratılmışlar âleminin doğalarına ve temel hukuklarına aykırı davranış sergilememek, insanların yetki hukukunu da belirler.

Ancak insanlara, yetki sınırları dışında davranış göstermek potansiyeli de verilmiştir.

İnsanlar, kendi doğaları ve yetki hukuku dışında davranış sergilemeleri durumunda; tüm varlığın hukukunu çiğnerler ve fitneye, kaosa, çatışmaya neden olurlar. Bu sağlayan faktör, davranışlarının mahiyetini belirleyen temel hükümler ya da davranışa esas belirledikleri temel kararlardır.

İnsanlar, davranışlarının mahiyetini belirlemek için; temel hüküm çerçevelerinde, temel kararlarını belirlerler. İnsanların temel sorumlulukları bu alandadır.

Bundan sonra davranış yaratılır. Yani yokluk düzeyinden, varlık alanına çıkar. Bu da genellikle, insanın belirlediği temel hükümler ve kararlar çerçevesinde olur.

Din, insanların temel kararlarını belirlediği, temel hüküm cümleleridir.

Din, yaşama ilişkin her şeyin oluşması için zorunlu, sabit ve genel bir fonksiyona sahiptir.

Bir dine sahip olmak, tercih değil, ontolojik zorunluluktur.

Ontolojik olarak, insanın her an bir davranış sergilemesinin istisnası olmadığı için;

Davranışın mahiyetini belirleyen “dinin de” istisnası yoktur.

İnanmamak, bilmemek, tercih etmemek; bu ontolojik sabitenin fonksiyonlarını etkilemez.

Bu nedenle her insanın bir dini vardır. Bu dini özgürce veya bilmeden seçebilir. Tercih ettiği din, kendi yaşamının mahiyetini belirler. Aynı zamanda, yaşamın tümü ile girmek zorunda olduğu ilişkiden dolayı da, genel yaşamın mahiyeti üzerinde etkisi vardır.

Mevcut yaklaşımlarda din denilince sadece İslam, Hristiyanlık, Yahudilik vb. anlaşılmaktadır.

Oysaki dini oluşturan hükümler, farklı kaynaklardan alınıp, insan sayısı kadar farklı dinin oluşması potansiyeli vardır.

Dinin hükümlerinin, mahiyetlerini belirlediği durumlar; diğer insanların, varlıkların doğal fıtratlarına hukuksuz müdahale etmiyorsa; söz konusu din, insan doğasına özdeştir.

Bu durumda, yeryüzü ve yaşam; kendi doğasına uygun, temel hukuka saygılı, üretken, dingin, tatmin ve barış içerisinde olur. Bu bir “inşa” durumudur.

Eğer davranışın mahiyeti; yeryüzünü, hayatını, insanları, oluşları, olguları ve ilişkileri bozuyorsa; doğalarına ve temel hukuklarına aykırı ise kaos, karmaşa, çatışma çıkartıyor ve bütün unsurları tüketiyor ve israf ediyor demektir. Bu durumda, davranışları oluşturan hükümler, sahte olarak imal edilmiş demektir. Bu da “imha” durumudur.

 OTORİTELER

Bundan sonra, din kavramının diğer unsurlarına da göz atmak gerekmektedir.

Varlığın doğasındaki temel hükümler; varlığın anlamı, görevi, varlık nedeni, sınırları, ilkeleri, ölçüleri, değerleri, yetenekleri, ilişkileri, hukuku, kaynakları, sistemi, mekanizmaları, şekil ve biçim vb. hususlarında belirlenmiş temel kararları ifade etmektedir.

Herhangi bir varlığın, yukarıdaki hususlardaki kararlarını belirleyebilecek güç, imkân ve hak ancak o varlığı yaratanda vardır.

Yok olan bir varlığı, yokluktan, varlığa ulaştırabilen mercii ancak bu varlığın özelliklerini de belirleyebilecektir. Zira varlığın yaratılışının ön aşaması, fıtratının yaratılmasıdır. Yani öncelikle varlığın hangi yaratılış özelliklerine göre yaratılacağı belirlenir daha sonra da varlığın yaratılması gerçekleşir. Bu nedenle fıtrat özelliklerini sadece yaratan belirleyebilir.

Bu mercii “mutlak otoritedir”.

Kök varlık özelliklerine ilişkin herhangi bir şey söyleyen ya da belirleyen unsurlar; eğer yoktan, benzersiz icat etmek ve yaratmak yetisine sahip değillerse, varlık özelliklerini belirlemek yetisine de sahip değillerdir. Bu durumda mutlak otorite olamazlar.

İnsanlara belirlenen yetki ve üretim alanı; yaratmak değil “inşa” etmek alanıdır. İnşa; var olanların tüm imkânlarını; var olanların doğalarından; kök fonksiyonlar, ilişkiler, sistem ve mekanizmalarındaki bilgileri elde ederek; insanın kendi doğasına uygun ve kendisine verilen inşa etmek yeteneği dâhilinde gerçekleşir.

Bu nedenle insanlar da, inşa alanlarında ve süreçlerinde hükümler belirlerler. Ancak bu hükümler, kök yaratılış hükümleri gibi değildir. İnsanların belirleyebildiği hükümler; kök yaratılış hükümlerinin, gayri iradi sabiteleri içerisinde kalmayı mecbur kılar. Aynı zamanda, kendi fıtrat sınırları içerisinde kalmak ve iradi sabiteleri içerisinde olmak zorundadırlar.

İradi sabiteler içerisinde kalmayıp, sınırları aşarak inşa yapmaya kalkılırsa artık bu inşa değil imhadır.

Mutlak otorite olmayan insanın bu role soyunmak için yapabileceği şey; ontolojik düzeyde varlıkların, oluşların ve ilişkilerin varlık özelliklerini yeniden tarif edip, insanlara bunu inandırmak çabaları ile sahte fıtrat imal etmektir.

Bu durumda “sahte ilahlık” iddiasında bulunmaktadırlar.

Varlık, olgu, oluş, sistem, ilişki vb. alanlarında; temel, kök, çekirdek, “birincil hükümleri” ancak mutlak otorite, gerçek ilah belirleyebilir.

Başka bir anlatımla; bu mertebede, birincil hüküm koymak hak ve yetkisi sadece gerçek ilaha aittir.

Gerçek ilahın belirlediği varlık hükümleri ve bunların oluşturduğu sınırlar içerisinde; algı ve anlayışlar geliştirmek; bunları davranışa dönüştürmek; güncel hedefleri gerçekleştirmek, sorunları çözmek, ihtiyaçları gidermek için “ikincil hükümler” gerekmektedir.

İkincil hükümler”; kök anlamlardan mülhem güncel anlamların üretilmesi, insanlara iletilmesi ve öğretilmesini sağlar.

Ayrıca, birincil hükümlerle, güncel durum bilgileri çerçevesinde; gerçek fıtrata uygun en doğru davranışların geliştirilmesi için ”güncel ikincil hükümlerin” geliştirilmesini mümkün kılar.

Birincil hükümler çerçevesinde ikincil hüküm geliştirenler;

Diğerlerine öğretmen, öncü, örnek, önder olabilirler.

Mutlak otoritenin, varlık ve yaşamın bütün unsurları ile fıtri ilişkilerini tarif edip, kurulabilmesine şahitlik edebilirler.

Bunları yapabilmek için sözel, fiili ve hali yöntemler kullanabilirler.

Bunlar “nispi otoritelerdir”.

Çünkü mutlak otoritenin belirlediği konum, verdiği yetki ve sorumluluk sınırlarına nispeten, otorite oldukları için “nispi otoritedirler.”

Nispi otoriteler ancak kendilerine verilen yetki ve görev sınırları içerisinde hüküm üretirler. Ancak bu hükümlerin türü, alanı, içeriği ve fonksiyonları; mutlak otoritenin yarattığı “birincil hükümler” gibi değildir.

Birincil hükümlerin tarif ve çerçeveleri içerisinde; onların gerçekleşmesi için; nispi otoriteye verilen yetki sınırları dâhilinde üretilen hükümlerdir.

Bu nedenle bunlara “ikincil hükümler” adı verilir.

Benzer şekilde; nispi otoritelerin öncülük ve rehberliğinden mülhem belirlenecek yetki ve görev alanlarında misyon ifa edecek, öncü ve liderler bulunabilirler. Bunlar da bir üstteki nispi otoriteye nispeten, “nispi otoritelerdir”.

Bu gruptaki nispi otoriteler, kendi görevlerini yerine getirebilmek, yetkilerini kullanabilmek için hükümler geliştirmek zorundadırlar. Bunlara “üçüncül hükümler” adı verilebilir.

Üçüncül hükümlerin türü ve mahiyeti; ne birincil, ne de ikincil hükümler gibi değildir. Ancak ne birincil, ne de ikincil hükümlerin vaz ettiği fıtrat ilkeleri, sınırları, hukuku ve diğer unsurları dışında olamazlar.

İkincil hükümler, birincil hükümlerin; üçüncül hükümler de, birincil ve ikincil hükümlerin bir fonksiyonu olarak üretilirler.

Her dinin, birincil hüküm sahibi, “mutlak otoritesi” (özel ismi ilahtır); ikincil hükümler üreten nispi; üçüncül ve daha fazla mertebelerde hükümler üreten nispi otoriteleri vardır.

Ayırt edici unsur; gerçek mutlak otoritenin, yani birincil hüküm koyma hakkı, yetisi ve yetkisi olanın; varlığı, olguları, oluşları, kök sistem ve süreçleri, kök ilişkileri; yoktan tasarlayan, icat eden ve yaratan olmasıdır.

Bu konuda, ilan edilmiş ve edilmemiş biçimde ilahlık iddiası olanlar ise yukarıdaki vasıflara değillerse, sahte ilahlardır. Vaz ettikleri hükümler ise imal edilmiş sahte hükümlerdir.

Din kavramının diğer bir unsuru ise “kök hükümler ve kök anlamlardır”.

Bu husus yukarıda detaylıca anlatılmıştı. Kök anlamlar ve kök hükümler; insan davranışının anlamını ve mahiyetini belirlerler. Bunlar da, yaşamın anlamını ve mahiyetini belirler.

Bu nedenle; “kök anlamlar ve hükümler” “dini bilgilerdir.”

“Dini bilgileri” yaratan mercii “mutlak otoritedir”.

Dini bilgiler, hangi otoriteden alınırsa, o otoriteyle “kulluk” ilişkisi kurulmuş demektir.

Yukarıda ifade edilen; “din, dini bilgi, ilah, kulluk” gibi kavramlar, bizim kültürümüz gereği İslam Dininin ürettiği kavramlar olsa bile; objektif olarak, unsurların doğası gereği her olgunun bir doğası ve fonksiyonu, her doğa unsuru ve fonksiyonun da bir ismi olmak zorundadır.

Din, dini bilgi, ilah, kulluk gibi; varlık ve oluşların doğasında zorunlu fonksiyon icra eden olgulara, herkes farklı isimler verse bile; bu isimlerin tarif ettikleri pozisyon ve fonksiyonlar aynı olacaktır. Eğer bu fonksiyonlar yok sayılıyorsa veya farklı tariflere sahipse; bu durumda sahte hüküm imalatı söz konusudur.

Bu durum; tercihe, ihtiyara dayalı değildir. Ontolojik bir sabitedir.

Din kavramının bir diğer parametresi ise “kök ritüellerdir”.

Kök ritüeller;

Temel hükümlerin uygulanabilmesi;

İnanmak ve uygulamak sürecinin kavileştirilmesi;

Mutlak otorite ile ilişkinin, doğasına uygun olarak güçlendirilmesi ve konsolide edilmesi;

Kendi sınırlarını öğrenmek ve inanmak;

Bağlılığın sürekli ifade edilmesi ve kuvvetlendirilmesi;

Kök hükümlerin tarif ettiği, insan doğasına ilişkin bir takım zorunlu fonksiyonların yerine getirilmesi ve

İnsanda ve çevre ilişkilerinde, zorunlu sistemlerin ve unsurların inşa edilmesi vb. için; inanılmış, teslim olunmuş ve kutsanmış olarak tekrarlanan davranışlardır.

Bir bölümü, yukarıda ifade edilen anlamları ve fonksiyonları kapsayacak biçimde; her dinin oluşturduğu ritüelleri vardır.

Ritüellerin temel hükümleri, mutlak otorite tarafından belirlenir. İkincil hükümler ise, birincil hükümler çerçevesinde; mutlak otoritenin gözetiminde, nispi otorite tarafından belirlenir.

Nispi otorite, ikincil hükümleri belirlerken, birincil hükümlere dair hiçbir şeyi ekleyemez, çıkartamaz, değiştiremez, yerine hüküm koyamaz.

Çünkü birincil hükümler; varlığın, oluşların ve hassaten insanın doğasına göre belirlenip, yaratılmıştır. Bununla ilgili her türlü tasarruf ilaha aittir.

Bu yeti ve yetkilere sahip olmayan nispi otoriteler; kendi ve yetkilerini, mutlak otoritenin verdiği yetki, görev ve sınırlar dâhilinde gerçekleştirirler. Yani ritüeller konusunda da, ikincil hükümlerin mahiyeti, alanı ve sınırı, nispi otoriteye verilenle sınırlıdır.

Nispi otoritenin, ikincil hükümler çerçevesinde oluşturduğu ritüeller arasında, meşru fakat biçim farklılıklarına ilişkin çeşitlilikler varsa; bu durum üçüncü hükümlere imkân sağlayan bir genişlik olarak değerlendirilmelidir. 

Din konusunda bahse konu dördüncü faktör ise “kök sembollerdir”.

Kök semboller, temelde üç fonksiyon icra ederler.

Bunlardan bir tanesi, sembollerin bir kimlik ve aidiyet tarif etmesidir. Dinin oluşturduğu sembolleri taşıyanlar ya da o sembollerle ilişki içerisinde olanlar; o dine nispet edilebilir ve o kimlikle adlandırılabilirler.

Hatırlatma ise sembollerin bir diğer fonksiyonudur. Hatırlatma; mutlak otorite, nispi otorite, ritüeller, aynı dine mensup insanlar ve bunların oluşturdukları sistemleri, olguları hatırlatır ve bağlılıklarını pekiştirir.

Dine ait ritüellerin yerine getirilmesi; yaşamın bütün alanlarına ilişkin önerilen sunulmasın da; özgün tarz, biçim ve dışa vurumlar, sembollerle gerçekleşir.

Sembollerin diğer bir fonksiyonu ise, dinin, diğerlerine nazaran farklılıklarını ifade etmesidir.

Temel dini ritüeller aynı zaman birer semboldürler.

Sembollerin, ritüeller dışındakileri; kutsal, tartışılamaz, değiştirilemez ve tek tip değillerdir.

Birincil hükümlerin ruh ve çerçevesinde; ikincil hükümlerin öğreti ve örnekliğinde; konum, koşul, imkân ve kültürlere göre farklı olarak geliştirilebilirler.

Din kavramının dört temel faktörü

Buraya kadar olanları kısa bir özetle tekrarlayalım.

Din kavramının dört temel faktörü, parametresi vardır.

1. Mutlak otorite ve nispi otorite.

2. Kök anlamlar ve temel hükümler.

3. Temel ritüeller.

4. Kök semboller.

Dört unsur; eksiksiz, çelişkisiz ve bütüncül olarak bir arada bulunurlarsa, bir dini tarif ederler.

Eğer dört unsurdan, en az bir tanesi farklı hüküm cümleleri ile oluşturulmuşsa artık bu iddia edileni değil farklı bir dini ifade etmektedir.

Aynı zamanda, her dört unsur, kendi içlerinde, aynı fıtrat hükümleri ile bütüncül olarak inşa olmuş olmak zorundadırlar.

Eğer iddia edilen dinin her dört unsurun, herhangi bir bölümü bile farklı fıtrat hükümlerinden alınmış olsa; artık bu din, orijinal ve bütüncül olarak aynı din değildir. Buna karıştırılmış, sentez ya da bulaşık din denilebilir.

Din kavramının, fıtratına uygun bir kavram içeriğine kavuşturulması yaşamsal bir önem taşımaktadır.

Bu zorunluluk, kendilerini nispet ettikleri dinin temel hükümleri çerçevesinde olduklarını zannedenlerin emin olmaları; aldanmışlık içerisinde, farklı ya da sentez bir dinin içerisinde yaşamak durumunda kalmamaları içindir.

Bu zorunluluk; temelde, varlığın ve insanın doğasına uygun çerçevede olmak ve yaşamak istemenin; hayatın “iradi sabitesi” olması mecburiyetindendir. Çünkü ancak bu şekilde varlığın ve oluşların doğası ve temel hukuku korunabilir. Ancak bu şekilde bütüncül tatmin ve barış sağlanabilir.

Aksi durumda; hukuksuzluk, adaletsizlik, dengesizlik, çatışma, kaos, israf, tüketim, tatminsizlik vb. durumların doğması ve yaşanması zorunluluğu doğar. Bu ise bir hüsran ve imha durumudur.

Eğer din kavramı; fıtratına ve fonksiyonlarına uygun içerikler üzerinden tarif edilmezse; tarih boyunca ve günümüzde; farklı alan, güç ve disiplinlerin; sahici olmayan tariflerden başlayarak, insanların ve toplumların sırtına yükledikleri haksız bagajların ağırlığı gittikçe artacak ve taşınamaz hale gelecektir. Bunun bedeli, çok ağır ve yıkıcı olarak ödenmek zorunda kalınabilir.

Eğer gerçek fıtrat hükümleri yani “hakikat” üzerinden; anlamak, anlamlandırmak, planlamak, inşa etmek, varlık nedenleri arasında görülüyorsa; bütün süreçlerin başlangıcı, din kavramını, fıtratı üzerinden anlamak, anlamlandırmak ve sahici bir tasavvura kavuşmaktır.

Aksi durumda, ilk düğme yanlış iliklenirse, diğerleri de zorunlu olarak yanlış iliklenecektir.

Güncelleme Tarihi: 22 Mayıs 2019, 15:05
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35