banner15

İmam maaşları üzerinden dindarları kıstırma girişimleri

Sayısız  evkaf gayrimenkulleri din hizmetlerine tahsis edilirse  imamlar devletin hazinesine muhtaç olmaz. Bu gayrimenkullerin idarî çarkı doğru döndürülür ve kiralar emsal değerleri üzerinden tahsil edilirse imamların maaşları hakkında bu tür sıkıştırmalar nihayet bulabilir.

İmam maaşları üzerinden dindarları kıstırma girişimleri

Osman ŞAHİN 

Son yıllarda resmi kurumların ödenekleri TBMM Bütçe Komisyonunda görüşülürken bazı basın-yayın organlarında Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi diğer bakanlık bütçeleriyle kıyaslanır ve milletin verdiği vergiler sanki heba oluyormuş gibi bir kanaat  oluşturulmaya çalışılır. Bazen eleştirilerin dozu o kadar ileri seviyelere varır ki, Diyanetin dini ihtisas gerektiren konularında dahi ahkâm kesenler ortaya çıkar. (Tunalı Hilmi misali) (*) Koca müessesede sanki hutbe hazırlamasını bilen yokmuş gibi hutbe muharrirleri zuhur eder.

Bu eleştirileri yapan çakma hutbe nüvisler maalesef cami müdavimleri değil. Cenaze namazlarını kenarda seyreden,  alınları nadiren secde görmüş kişiler. Bunlar Perşembe günleri Diyanet’in internet sitesine girip o haftanın hutbesini  inceler ve ardından klavyeye sarılırlar. Hatta bazen  (Harb-İş Camii olayı gibi)  kontrolden çıkıp cami basarlar.

Şu eleştirilere özellikle yoğunlaşırlar: “Benim vergilerim imamlara maaş olarak verilmesin” veya “Cuma hutbesinde yine Atatürk yok” (**).  

Biraz önce 10 Kasım törenleri sebebiyle yollar kapalı idi ve Anıtkabir önünden geçtim. İki yaşlı aralarında şöyle konuşuyorlardı:  “Ey ümmetçi Erdoğan gel, gel de kalabalığı gör”. Oysa kalabalık dağılmıştı ve oradakilerin arasında başı örtülü bayanlar da çok idi. Bir başkası da sanki devlet bütçesinden imamlara maaşları ilk olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan vermiş gibi “Erdoğan vergilerimizi imamlara maaş olarak veriyor” diyordu. Adeta törenleri iktidar karşıtı bir gösteriye çevirmek istiyorlardı.

Vergiler konusunda sonuna kadar haklılar. Diyanet görevlileri arasında da bir anket yapılsa imamların ekseriyeti maaşlarının toplanan vergilerden ödenmesini istemez. Meyhanelerden, spor toto, milli piyango vs gibi şans oyunlarından, dinimizin tasvip etmediği  içki vs gibi gelir kaynaklarından ve özellikle gayrimüslimlerden ve ateistlerden alınan vergilerin harmanlanıp din görevlilerine maaş olarak verilmesini istemezler. (Zaman zaman bazı  duyarlı imamların, ayrıca çalışarak elde ettikleri kazançları çocuklarına yedirdiklerini duyuyoruz). 

Bu maaş tarzından her iki tarafın memnun olmadığı aşikâr.

Bu yazımızda Diyanet bütçesinin genel bütçeden ayrılması durumunda ödenek kaynaklarını anlatmaya çalışacağız. Umulur ki Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi,  Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Diyanet İşleri Başkanlığını tek çatı altında birleştirerek imam maaşlarını bu yeni kurumun döner sermayesinden karşılar.

Şöyle ki:  144.250 din görevlisinin aylık 6.000 liradan maaşlarının yıllık maliyeti yaklaşık  10.386.000.000 TL tutmaktadır. Bu meblağın tamamlanması için ciddi bir çalışma yapılabilir. Ankara Numune Hastanesi gibi ismi değiştirilen vakıf hastaneleri gelirleri, Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlı gayrimenkullerin kira gelirleri ile Diyanet Vakfı gelirleri ve diğer  vakıf hayrat fonlarından  karşılanabilir. Kaldı ki,  zekat, fitre ve sadaka gibi dini yardım daireleri kurumsal ve şeffaf olarak  açıldığı taktirde vatandaşlarımız holdingleşen cemaatler yerine  bağışlarını devletin kontrolü altındaki diyanet kurumuna yaparlar. Halihazırda Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Diyanet İşleri Başkanlığının yıllık gelirleri yaklaşık 2,5 milyar lira civarındadır.  Geriye kalan 7,9  milyarlık  diyanet bütçesinin nasıl oluşturulabileceğini sadece  bir örnek vakıf  kira geliri üzerinden anlatmaya çalışacağız:     

Diyanet Misyonu 1924 tarihinde kurulmadı

Bilindiği üzere, din hizmetlerinin kurumsal varlığı insanlık tarihi kadar eskilere dayanır. Şeriye ve Evkaf Nezareti (Diyanet Teşkilatı) Cumhuriyetten önce  birkaç bakanlık büyüklüğünde bir müessese idi. Sayısız bina, mektep, medrese, dükkan, han, kervansaray, daruşşifa (hastane), hamamları vardı. Devlet protokolünün ilk sırasında yer alan bu dev müessesesinin kurumsal uzantıları hayatın her alanına yayılmıştı. Din adamları ilmi donanıma sahip idi. Medreselerde “Kur’an, Astronomi, Lügat, Geometri, Kıraat...  21 ilim okutulurdu. Müftüler kutup yıldızı gibi idi,  hem topluma yol gösterir  hem de denge unsuru olarak yetiştirilirlerdi. Nikah kıyar, küskünleri barıştırır hatta feraiz gibi en girift hukuki  meseleleri kısa sürede çözer ve en önemlisi vaazları kalplere tesir ederdi. İnsanlar arasında ayırım yapmaz, herkese karşı aynı mesafede durur, kimseyi meşrebinden ve mezhebinden dolayı ayrıştırmaz, ötelemez ve arkadan çekiştirmezlerdi. Başı ağrıyan müftülere koşardı. Belki aldıkları maaşların helal olmasından mı nedense eskiden din ve diyanet misyonunu yürütenler itibarlı kişiler idi. 

Dışişleri Bakanlığı 1836 tarihinde kuruldu 

Din Hizmetleri Kurumu daha eski tarihlerde vardı 

Din hizmetlerini 1924 tarihinden itibaren başlatmak, Hz. İbrahim Aleyhisselama kadar giden vakıf- din dayanışmasına karşı haksızlık olur. Şeriye ve Evkaf Nezaretini -  mesela Hariciye Nezareti ile kıyaslayacak olursak- , Hariciyemiz 1836 tarihinde kuruldu. 1793 tarihine kadar yurtdışı temsilcilikleri yoktu ama diplomasi bir şekilde başarılı olarak yürüyordu. Bugün 250 muvazzaf yurtdışı temsilciliğimizin iradesiyle oluşturduğu siyaset ile gerçekleşen diplomasi hizmetlerini padişahlar bir “name-i hümayun” ile yerine getiriyordu. Hariciyemiz 1836 tarihinden sonra kurumsallaştı. Oysa o tarihlerden asırlar öncesinde Osmanlı Devletinin her tarafında dini müesseselerin idare ettiği evkaf müesseseleri, sosyal yardım kuruluşları ve buna bağlı idari müesseseler, Şeriye ve Evkaf  çatısı altında  toplanmıştı. Bazı eğitim ve sağlık  faaliyetlerini de vakıflar finanse ediyordu. Mektep, mabed, köprü, kütüphane, fukara evleri, aşevleri, misafirhane, hastane, çeşme sebil gibi… Meşhur Sakf-ı Seman (veya Sahn-ı Seman) Medresesinde bir müderrisin (Prof.) maaşı 80 altın idi. Bu para hazineden değil Fatih Vakfının  kendi kaynaklarından, yani  medreseye kira getiren gayrimenkullerden sağlanıyordu. Bu yüzden diyanet misyonunu 1924 tarihinden başlatmak insaflı bir yaklaşım değildir.

Din Hizmetlerinin gelir kaynakları uzaklarda değil

Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı olarak andığımız dünün  Şeriye ve Evkaf  kurumu sağlık işlerini de finanse ediyordu. Yıllardır İç Anadolu’da halkımıza  sağlık hizmeti sunan Ankara Numune Hastanesi bir vakıf eseri olarak Sultan İkinci Abdülhamit tarafından 1881 tarihinde inşa edilmişti. 1937 senesinde Vakıflar Umum Müdürlüğü’den alınan 770.000 TL’lık ödenekle  İşadamı Vehbi Koç vasıtasıyla tevsi ettirilerek bugünkü hale getirildi ve korunması / yaşatılması Ankaralılara emanet edildi. (Basında sanki hastaneyi V.Koç yapıp bağışlamış gibi yayınlar yapılmaktadır).  Eski adı  “Ankara Gureba” veya “Vakıf Gureba Ankara Hastanesi” olan,  bilahare 1924 tarihinde ismi “Numune Hastanesi” olarak değiştirilen 30 dalda hizmet veren 1109 yatak kapasiteli bu şifahane ne yazık ki 2019 Mayıs ayında kapatıldı ve sağlık kadrosu ve medikal aletleri  Bilkent'teki Ankara  Şehir Hastanesine nakledildi.

Oysa vakıf eserleri gayeleri dışında kullanılamazdı.

Umulur ki  Atatürk’ün de istediği gibi: “Vakıf  müesseseleri ile dini müesseseler beraber hizmet eder” misyonunu  sürdürür.  

Vakıf gelirleriyle Abdülhamit zamanında diğer illerde de, bugün hala ayakta olan büyük hastaneler yapılmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra bunların çoğunun isimleri “Memleket Hastanesi” olarak değiştirilmiştir. Bu hastanelerin isimleri aşağıdadır. Sanki hala gizli bir el vakıf medeniyetine ait hastanelerin ismini değiştirip bu eserleri özel hastanelere devretmek istemektedir.  Özel bir vakıf olan Bezm-i Alem Valide Sultan Vakıf Guraba Hastanesinin de ismi değiştirilerek vakıf kelimesi çıkarılmış ve  Tıp Fakültesi olmuştur. 

Vakıf gelirleriyle kurulmuş olan  Vakıf Gureba Hastaneleri: (Çoğu Abdülhamit zamanı) 

Ankara Numune, Bezmi Alem Valide Sultan, Şişli (Hamidiye) Etfal, İzmir Memleket (165 yıllık), Edirne Gureba, Adana Gureba, Bursa Hamidiye, Çankırı Hamidiye, Sinop Gureba ve Frengi,  Balıkesir Gureba, Erzurum Gureba,  Haydarpaşa Numune (Gureba), İzmir Gureba, (Memleket Hastanesi ile aynı olabilir), Konya Gureba, Denizli Memleket, Zonguldak Memleket, Kastamonu Memleket,  Bilecik memleket, Mersin Memleket, Urfa Memleket,  Samsun Canik  Hamidiye (1902), İzmit Gureba-i Müslimîn Hastanesi. Bu hastanelerin gelirleri diğer evkaf gelirleriyle vakfiyelerinde kayıtlı olan din hizmetlerine harcanırsa imamların maaşları ateist veya gayrimüslimlerden alınan vergilerden ödenmez. İmamlar da ateistlerin karşısında iki kat olmazlar.


   
         
1881 tarihinde Sultan 2.Abdülhamit tarafından vakıf gelirleriyle yaptırılan, bilahare genişletilen ve 1937 tarihinde  Vakıflar Umum Müdürlüğünden alınan 770.000 TL ile bugünkü hale  getirilen ve hangi mantıkla kapatıldığı belli olmayan bir düşünce ile bu yıl kapatılan Ankara Vakıf Gureba Hastanesi/ Ankara Numune Hastanesi 

Atatürk,  Vakıflar ve Din Hizmetlerinin beraber yürümesini istemiştir

Ülkemizde 52.000 adet sahipsiz vakıf eseri vardır. Yaklaşık 200.000 adet evkaf  müessesesi kaydı olduğuna göre, bu eserler aslî hüviyetlerine döndürülür ve yasal olan ecri bilmisil kiraları alınırsa, imamların değil belki sağlık personelinin de maaşını karşılar. Bu konuda, Cumhuriyet kurulmadan bir yıl önce Atatürk Büyük Millet Meclisi’nde 1 Mart 1922 tarihinde  yaptığı bir konuşmada: “Efendiler; vakıfların varoluş esprisi göz önüne alınınca, bunun dini müesseseler ile beraber  hizmet ve sosyal dayanışmayı hedeflediği ortaya çıkar” demiştir. (Kaynak: Vakıflar Genel Md. internet sitesi) Atatürk’ün bu hitabı,  din hizmetlerinin  vakıf imkanlarıyla birlikte kendi imkanlarıyla yürütülmesini amirdir. 

Atatürk Mecliste bu konuşmayı 1 Mart 1922’de yapmış, ancak bilahare, 10.7.1923 tarihinden önce  Şeriye ve Evkaf Nezareti 180 derecelik bir değişiklikle kapatılarak yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Tabiatıyla isim değiştirilince her biri nadide değerde olan evkaf sanat eserleri buharlaşmadı.  Diyanet  bu dini ve kültürel  gelir getiren gayrimenkullerden arındırıldı ve  din hizmetleri devletin himayesine alındı. Vakıf gelirleri de diğer bir kanaldan devlet kasasına geldi. Bu tasarruf daha önceki Tevcih-i Cihât Nizamnamesi  veya Vakıf Nizamnamesi gibi düzenlemelere benzemiyordu.

Din hizmetlerini finanse eden yani camilere ve imamlara kira getiren kaynaklar  hazineye devredilip, dini hizmetler de milletin vergileriyle karşılanınca, İslam dini ile ilgisi olmayan çevreler haklı olarak  din hizmetlerinin verdikleri vergilerinden  karşılanmasından rahatsız oldular. Sayıları yüz binlere varan devlete bağlı vakıf müesseseleri, mektep, medrese, tekke, zaviye,  mabet, köprü, su bentleri, kütüphane, han, hamam, fukara evleri, aşevleri (imaret) misafirhane, hastane, çeşme, sebil gibi hayır eserleri vardı ve bu eserler kuruluş gayeleri dışında kalınca sahipsiz kaldılar ve bazıları  bakımsızlıktan  harap oldu.

Bilahare, devlet kimsesiz vakıflarla uğraşmak istemedi. Mazbut vakıf gayrimenkullerinin tamamı (ki bütün vakıfların yüzde 40’ına tekabül etmektedir) 6 Haziran 1935 tarihli ve 2762 sayılı yasa ile haraç mezat satıldı ve dini veya vakıf hizmetlerinin gelir kaynakları kurutuldu. Din hizmetleri “özerk”  idare edilirken anayasanın devletin himayesine alındı. Bazı çevreler bu uygulamadan rahatsız oldu.  “Benim vergilerimle imamlara maaş verilmesini istemiyorum, İmamların maşaları vakıflardan ödensin” dediler. Aslında bu talep,  tarihi vakıf-din-diyanet sürecine uygun bir istek idi. Fakat gel gör ki dini müesseseler olan vakıf gelir muslukları devlete akmaya başladı. Dini hizmetlerin yürütülmesi maksadıyla tesis edilmiş olan büyük vakıf gayrimenkullerinden de devlet yararlandı. Tabiatıyla din görevlilerinin ödenekleri de toplanan vergilerden karşılandı. 

Aşağıda, bir iki vakıf örneği üzerinden, gelir getiren vakıf eserlerinin  gelirlerini diğer eserlere kıyaslayarak anlamaya çalışalım: 

Antalya merkezinde Murat Paşa Vakfına ait 355.000 dönümlük araziden bugün yaklaşık 2600 dönüm arazi (zeytinlik)  kalmıştır. Diğer 252.400 dönümlük geniş araziler zaman geçtikçe satılarak  parsel parsel imara açılmıştır. Oysa “vakıf malı satılmaz” diye binlerce sene uygulanmış  ve bütün medeniyetler tarafından hüsnü kabul görmüş bir gelenek var. Vakıf emlaki, ancak şerefiyesi daha yüksek değerde bir mülk alındığı taktirde satılabilir. Halen geçerli olan evkaf hukukuna göre bu vakıf arazilerini satın alanlardan sembolik arsa kira bedeli  alınabilir. Bu kira konusunun detaylarına burada girmek istemiyorum. Bu tür satılmış vakıf malları  konusunda,  Ömer Hilmi Efendinin “İthafu’l Ahlâf fi Ahkami’l Evkaf “  isimli  kitabında ayrıntılı bilgi vardır.


  
Ayasofya Camiinden elde edilen yıllık gelir ile 5000 imamın maaşı ödenebilir. Kapalıçarşı dükkanlarından elde edilen gelirle 30 bin imamın maaşı ödenebilir.

Keza, Sultan Fatih’in vakıflarından  olan Ayasofya Camiine girişte elde edilen gelir  bugün yaklaşık 5000 din görevlisinin maaşını karşılayabilir. Kapalıçarşı da Ayasofya’ya bağlı Fatih Vakfı eserlerindendir ve yaklaşık 4000 adet dükkanının her birinden alınan  aylık ortalama 20.000-70.000 TL arası kira gelirleriyle yaklaşık 30.000 din görevlisinin maaşını karşılayabilir. Diğer büyük küçük evkaf gayrimenkullerinin kira gelirlerini bu minval üzere siz hesap edin. Osmanlıda her caminin kira getiren bir akarı vardı, bu eserlerin çoğu harap oldu ama arsaları ve kayıtları elimizde duruyor. Yeni camiler ise zaten alışveriş dükkanları üzerine yapılmaktadır ve müstecirler cami yaşatma derneklerine az kiralar vermektedir. (Malatya Söğütlü Camii gibi)  Turistik Arasta Çarşısı, Mısır Çarşısı vs gibi camilere yakın bütün alışveriş merkezleri  o camilere gelir sağlamak için yaptırılmışlardır.
 

Özetle, 

Sayısız  evkaf gayrimenkulleri din hizmetlerine tahsis edilirse  imamlar devletin hazinesine muhtaç olmaz. Bu gayrimenkullerin idarî çarkı doğru döndürülür ve kiralar emsal değerleri üzerinden tahsil edilirse imamların maaşları hakkında bu tür sıkıştırmalar nihayet bulabilir.  Bu uygulama imamları, gayrimüslimleri ve dinsizleri rahatlatabilir. Devlet, daha önce haraç mezat vatandaşa satılan camilere bitişik vakıf dükkanlarını, emsal değeri üzerinden halktan satın alıp gelirlerini tekrar  cami hizmetlerine tahsis edebilir.  (Sultanahmet Camii veya selatin camilerine bitişik dükkanlar ve Ayasofya’nın yıkılan dükkan ve çarşıları gibi)  Yeter ki bu gelir kaynakları  üzerinde ciddi bir çalışma yapılsın. Din hizmetleri için kaynaklar vardır. Keza kaynakları çoğaltmak mümkündür. İmam maaşlarının ateist ve gayrimüslimlerden alınan vergilere ihtiyacı yoktur.  Din hizmetlerini finanse edecek vakıf eserlerimizin çoğu ayaktadır.  Yeter ki irade ortaya konulsun. Vakıf gelir kaynaklarının dini hizmetlere harcanmasının  devrim kanunlarıyla da ilgisi yoktur. Bu istismarları önlemek için Atatürk’ün bu konudaki beyanlarını yukarıda kaydettik.
----------
(**) “Atatürk, Hutbelerde isminin anılmasını neden istemedi?” başlıklı  makalemiz Dünyabülteni.net’te  29 Eylül 2019 tarihinde yayınlanmıştı. Linkini aşağıda kaydettiğimiz makalemiz  07 Kasım 2019  tarihinde Yeni Şafak gazetesine manşet olduktan sonra internet medyasındaki sayısız haber sitelerinde yayınlandı ve büyük yankı uyandırdı. Her ne kadar makalenin içi  boşaltılarak yayınlanmışsa da sanıyorum hutbe tartışmaları son buldu. 

 
 
Yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ


 
 (*) Tunali Hilmi, o zamanki tabirle  muzır  den ilen  ve ülkeye sokulması yasak olan makalelerine “hutbe” adını vermişti. 
 

Güncelleme Tarihi: 16 Kasım 2019, 15:09
YORUM EKLE
YORUMLAR
Misafir
Misafir - 11 ay Önce

Yiyin AĞALAR yiyin. Aksırıncaya kadar tıksırıncaya kadar yiyin.

İdris
İdris @Misafir - 11 ay Önce

Yazı gayet güzel kaleme alınmış. Vakıf malları vakfiyelere uygun olarak harcanmıyor. Birileri tarafından eşe dosta verilmiş onlar da hiçbir vicdan azabı çekmeden yiy

Eminönü esnafı
Eminönü esnafı - 11 ay Önce

Bu hesapla imamlar milletvekili gibi maaş alabilirler. Şöyle ki: Mısır Çarşısı dükkanlarının emsal kirası 50.000 TL . Vakıf mülkü olan 145 adet Mısır çarşısının kira gelirleriyle yaklaşık 13.000 imamın maaşı ödenebilir. Bakalım vergilerinin imamlara gittiğini iddia edenler ne diyecekler. İşte 1944 tarihli kira kiraları.
https://emlakkulisi.com/1944-yilinda-misir-carsisinda-dukkanlarin-kirasi-1200-lira/408437

Abdulkerim
Abdulkerim - 11 ay Önce

Hocam imamların böyle bir derdi yok, neden bahsediyorsunuz. Ek Göstergenin 3600 olmasını dört gözle bekliyorlar. Bu konuda bir anket yapın yüzde 95'i cevap vermez. Hiç bir riske girmeden hazineden maaş almak varken neden risk alıp vakıflara bekçi olsunlar.

Okuyucu
Okuyucu - 11 ay Önce

Numune Hastanesinin geçmişini okuyunca hayretler içinde kaldım. Yarın özel bir hastaneye devredilirse şaşırmayacağım. Bence bütün Ankaralıların hatıralarında yeri olan Numune Hastanesinin kapatılmaması lazımdı.

İdris
İdris - 11 ay Önce

Maalesef vakıf malları aksırıncaya tıksırıncaya kadar, hiç bir vicdan azabı çekilmeden birileri tarafından mideye indiriliyor. Ama bu yazı o gidişata dur diyen bir içerikle kaleme alınmış. Verilen örnekler çok enteresan. Bence yeni nesil kültürel medeniyetine sahip çıkıyor.

İhsan BOZKURT
İhsan BOZKURT - 2 ay Önce

Ankara'nın numune hastanesi kim tarafından hangi yıllarda yapılmıştır vakıfların malları kanunla değil bettuvayla düzenlenmiştir zamanımızda para tahsili zordur yeni yapılan camiler içinde bütçe ayrılsın her imamlara para verilsinde görelim

banner39

banner50

banner47

banner48