banner39

Mazlumluk ve mücrimlik aynı bünyede bulunabiliyor - Murat Sayımlar

Makale-Yorum 11.07.2019, 13:02 31.07.2019, 15:42
Mazlumluk ve mücrimlik aynı bünyede bulunabiliyor - Murat Sayımlar

Murat Sayımlar

Psikoloji alanında doktora yapan bir arkadaşım tez konusu ile ilgili konuşmaya gelmişti.

Doktora tezi ile ilgili multidisipliner çalışıyordu. Tezle ilgili, İslami perspektifin ne olabileceği hususunda tartıştık.

Konuşmanın hitamında; “sizden bir istirhamım olabilir mi?” dedi.

“Estağfirullah buyurun”

“Benim bir kliniğim var, psikolojik danışmanlık yapıyorum. Eğer uygun görürseniz, izin alabildiğim bir iki danışanımın seanslarına sizinde gözlemci olarak katılmanızı arzu ediyorum.”

“Neden olmasın?”

Birkaç gün sonra aradı. İki danışandan izin almış ve ard arda randevu vermişti.

İlk seansta on dokuz yaşında bir delikanlı ve annesi vardı.

Önce ikisini birlikte aldı odaya ve görüşme taleplerinin nedenlerini sordu.

Anne makinalı tüfek seriliğinde sıramalaya başladı. Arkadaşım kısa bir süre sonra susturdu, kendilerini anladığını söyledi ve anneyi dışarıya aldı.

Odada kalan gence; “neden burada olduğunu? Söylemek istediği şeyleri rahatlıkla konuşabileceğini, konuşulanların aralarında kalacağını, kimseyle paylaşılmayacağını” söyledi.

Genç, öne eğilmiş, ellerini, açık olarak oturduğu bacaklarının arasında birleştirmiş, başını iyice eğmişti.

Belli belirsiz, anlaşılmaz biçimde mırıldandı.

“Birisi senin sözünü kesmeden, anlamak için, saygıyla, eleştirip-suçlamadan dinleseydi ve sırrını kimseye vermeseydi; ona ne anlatmak isterdin?” Dedi psikolog.

Delikanlı başını yavaş yavaş yerden kaldırdı ve ağlamaya başladı.

Psikolog hiç müdahale etmedi, ağlamasına müsade etti, sadece kağıt mendil kutusunu uzattı.

Sakinleşen genç yavaş yavaş, düzensiz bir şekilde konuşmaya başladı.

“Annem ve babam, bizim için herşeyi yapmaya çalışıyorlar, Allah razı olsun. Bende onları çok seviyorum. Fakat çok fazla bunalıyorum. 

Annem sürekli babamın bize bakmak için ne kadar çok çalıştığını, kendisinin perişan olduğunu söylüyor.

Okulda öğretmen bizi anlamıyor, bizde onu anlamıyoruz.

Kimsenin bizi önemsemediğini, anlamadığını hissediyorum. Bende bu hayatı anlamıyorum. Amacım yok, hedeflerim yok, ne yapacağımı bilmiyorum.

Zaten bunalım içerisindeyim, arkadaşlarla takılıp, konuşuyoruz. Bunu da yapmasam delireceğim.

Gençlerin bir çoğu içki içip, uyuşturucu kullanıyorlar. Biz bulaşmamak için mücadele ediyoruz.

Kısaca ben bir yol bulmaya çalışıyorum fakat beceremiyorum. Annem, babam, okuldakiler, sokaktakiler bizi eleştiriyorlar, suçluyorlar, serseri muamelesi yapıyorlar.

Bizde kendimizi anlatamadığımız için savunmak zorunda kalıyoruz. Bu seferde kavga, dövüş.

İşte ana, babamızla sıkıntı böyle doğuyor. Bizi anlayamayınca sürekli suçlayıp, aşağılıyorlar. Sorumsuz, düşüncesiz, serseri, asalak, adam olmaz.

Sanki onlar dışarıdan görüpte, zannettiklerinden herşeyi en doğru anlıyorlarda, o sıkıntıları yirmi dört saat, en acı şekilde yaşayan ben, bunları hiç düşünmüyorum.

Anne, babamın fedakarlıkları beni eziyor, zaten sürekli hatırlatıyorlar. Fakat halimi anlatamamam, bir de üstelik sürekli aşağılanmak; bazen ne yapacağımı bilemiyor, çekip gidiyorum.

Bir akraba, “bu adam olmaz ama son bir çare bir psikoloğa götür demiş”, işte bu yüzden buradayım.

Psikoloğun güzel motivasyonu ile bir hamlede derdini anlatan genç sonra tekrar eski halini aldı. 

Ruhunun, ileri derece romatizmalı bir elin parmakları gibi büzüldüğünü gördüm. Gözlerimden, gayri ihtiyari iki damla yaş süzüldü. Belli etmemeye çalıştım fakat arkadaşımın gözünden kaçmadı.

Psikolog çocukla bir müddet daha konuştu sonra onu dışarıya çıkarttı ve annesini aldı.

Anne, bir dokun bin ah işit kase-i fağfurdan, misali sormadan anlatmaya başladı.

“Kocam gece yarılarına kadar çalışıyor. Ben zaten hiç durmam. Aman okusun, adam olsun diye çırpınıp, duruyorum. Nerde? Ne okuyor, ne çalışıyor, tam serseri gibi hareket ediyor. Varsa yoksa arkadaşları. Babası önüne alıyor, nasihat ediyor. Bir defasında iki tokat bile attı, nafile. Son çare size geldik.

Psikolog anne ile de bir müddet konuştu ve başka bir güne randevu verdi gönderdi.

“Ee üstad. Ağladığını fark etmedim zannetme, herhalde merakta bırakmayacaksın.”

“ Delikanlıda kendi evladımı gördüm. Bütün anne, babaların çocuklarını, bu toplumun evlatlarını. Ne kadar aciz ve çaresiz duruyordu. Ben insanların ümitsiz, aciz, çaresiz bırakılmalarına hiç dayanamam.”

“Gözlemlerin nedir? Üstad.”

“İşine istinaden tespitler senin. Ergenlik nedenleri, iletişimsizlik, kuşak çatışmaları, kültürel deformasyon, eğitim arızalar ve benzeri hususlarda da bir şey söylemeyeceğim.”

“ Farklı bir açıdan düşüncelerimi ifade edeyim.”

“Öncelikle bu delikanlıya hiç kimse asli kimliği ile bakıp, bunun gerektirdiği düzeyde önem vermemiş, saygı göstermemiş.”

“Toplum için genç, anne-baba için evlat, öğretmen için talebe, devlet için vatandaş, ileride eşi için koca.. Oysaki bu insanın ve bütün insanların birincil kimlikleri; Allah’ın yeryüzüne halife tayin ettiği insan; birincil amaçları Allah’a kul olmak, birincil hedefleri ve hakları ise kendi doğasına ve şakilesine (yani onu biricik kılan özelliklerine) uygun yaşayabilmektir.”

“Bu birinciller, bu insanın öncülleri ve en temel haklarıdır. Zira bu kimlikle kendisine bakılırsa ve temel hakları çerçevesinde ilişkiler ve yaşamak imkanı bulursa, bu insan ezik, mutsuz, kavgacı, amaçsız, itip-kakılan birisi olmayacak; onurlu, özgüvenli, düzgün şahsiyetli, üreten, tatmin içeresinde bir insan olacaktır.”

“Söyleyebilir misin bana, anne-baba, öğretmen, toplum, devlet ve diğer bütün unsurlardan hangisi bu delikanlıya; yeryüzü halifesi, Allah’ın kulu olan bir insan değeri ile, hürmeti ile, sorumluluğu ile yaklaşıyor.”

Anne, baba için saygılı ve sorumlu bir insan olması gereken bir evlat gözüyle bakılıyor. Bunun lazım şartı, sözlerinden çıkmayan, söylediklerini yapan, onlar gibi düşünen ve arıza çıkartmayan bir tipoloji olması bekleniyor.

Öğretmen için; uslu, öğretmeni üzmeyen, ödevlerini yapan, derslerini çalışan bir öğrenci olması yeter.

Devlet için; belirlediği kural ve normlara uyan, tespit ettiği insan kaynakları ihtiyaçlarını giderebileceği “normal insan” kıvamında vatandaş olması bekleniyor.

Bunların hepsinde, diğer tarafların çocuğa yüklediği anlam ve buradan doğan ilişki biçimi söz konusu. Eğer bu anlama ve konulan normlara uymayan ya da bunları kabul etmeyip, bunlardan başka talepler geliştiren olursa; eleştiri, suçlama, yargılamadan başlayıp; adam yerine koymamak, dışlamak ve zecri cezalandırmaya kadar giden bir dizi yaptırım söz konusu olmaktadır.

“Oysaki Allah’ın yeryüzüne atadığı halife ve Allah’ın kulu olan insan kimliği ile bakıldığında, keyfi hiçbir tutum alamazsınız. 

Cumhurbaşkanının çocuklarına saygısız ve sorumsuz davranabilir misiniz? Elbette hayır. O insanların kişisel özelliklerinden önce, bağlantılı kimliklerinin şahsı maneviyesine istinaden bunu yapamazsınız.

O halde Allah’ın yeryüzü halifelerine ve kullarına karşı; Allah’ın onlar için tayin ettiği önem ve hürmetin dışında nasıl davranılabilir?

Böyle olmadığı, insanlara saygı gösterildiği biçiminde itirazlar gelmektedir. Bunlar ya samimiyetsizlikten, ya da farkındalıksızlıktan gelen itirazlardır.

Evladının, öğrencisinin ya da insanların yüzüne bakıp; “bu Allah’ın kuludur. Allah bana emanet etmiştir. Görevlerimi ve yetkilerimi de bildirmiştir” diye yaklaşılan bir hale ya da böyle bir yaklaşımın somut tezahürlerine şahit olduğunu hatırlayan var mı?

Genellikte mülkiyet duygusu ile yaklaşılır.

Zira bunlar altı boş hususlar değillerdir. Burada bilincin, sorumluluğun ve samimiyetin ilk göstergesi; Allah’a karşı sorumluluk ve çekinme duygusu ile insana, O’nun kuluna gösterilmesi gereken hürmet ve muhabbeti ile yaklaşmaktır.

Bu yaklaşımın çerçevesini, insan fıtratı ve buna uygun ilişkinin fıtratı belirler.

Anne, baba, Allah’a karşı sorumluluk duyuyorsa, öncelikle bunların fıtratlarını öğrenip, buna uygun davranmak zorundadırlar. Cehalet mazeret olmaz.

Öğretmen, insan fıtratı ve şakilelere uygun bir şekilde kurulmuş eğitim sisteminde, karşısında oturan Allah’ın kullarına, başında kuş varmışta, uçurmaması gerekiyormuş hassasiyeti ile hizmet etmeye gayret göstermek zorundadır.

Devlet, insanların, Allah’ın özgür ve özgün kulları olabilmeleri için ihtiyaçları olan zemin, atmosfer ve organizasyonları; insan doğası ekseninde inşa edip, tüm çalışma ve projelerini bu çerçevede gerçekleştirmek zorundadır.

İnsanlar devletin değil, Allah’ın kullarıdır. İnsan devlet için değil, devlet insan içindir.

Kısaca meselenin özünde Allah’ın yeryüzü halifesi ve kulu olan insana karşı saygısızlık ve adaletsizlik yatmaktadır.

Bunu yapan anne ve baba aslında birer garibandırlar. Kendileri de aynı saygısızlık ve adaletsizlik içerisinde yetişmişler ve öğrendiklerini uyguluyorlar. Hala da aynı saygısızlık ve adaletsizliklere maruz kalmaktadırlar. Yani bu yönleri mağdur ve mazlumlar. Ancak fiilen ortaya koydukları ile de mücrimler.

Aynı hususu öğretmenler, devlet adamları ve yöneticiler, bütün sorumluluk makamında olanlar için de söyleyebiliriz.

Mazlumluk ve mücrimlik aynı bünyede bulunabiliyor. Muhakkak ki işin menbaında mazlum olmayan mücrimler vardır.

Diğer seansa girmeden bir kahve molası verdik.

BİR TERAPİ SEANSI-2-

İkinci seansta evli bir çift geldi, Kaan ve Rabia. Kaan yirmi dört, Rabia yirmi iki yaşındaydı. İslami hassasiyetleri olan bir çifttiler. Altı ay önce evlenmişler ve şimdi de boşanmak için mahkemeye başvurmuşlardı. Hakim, bir aile terapisti ile görüşmelerini istemişti, bu nedenle gelmişlerdi.

Terapist geliş nedenlerini sordu.

“İlk üç ay çok güzel geçti, çok mutluyduk, daha sonra sorunlar, anlaşmazlıklar başladı ve tırmandı. Dayanılmaz hale gelince mahkemeye başvurduk.”

“Ne tür sorunlar?”

Kaan;

“Mesela, hanımefendi ne istiyorsa, anında olsun istiyor, olmazsa bağırıp, çağırmaya başlıyor.”

“Benim yapmasını istemediğim şeyleri yapıyor, gitmesini istemediğim yerlere gidiyor.”

“Mesela”

“ Mesela, annesinin evi yakın, sürekli orada. Ben de, sürekli oraya gitmesi istemiyorum. Akşam eve gelince hazırlanmış bir sofra, bakımlı, güler yüzlü bir eş bekliyorum. Yalap çalap hazırlanmış bir masa, günlük haliyle bir eş ve elinde telefon, kanepeye oturmuş, sosyal medyayla meşgul.”

“Ben, işimi, gücümü, günümü sorsun istiyorum, o hiç ilgilenmiyor.”

“Siz ne diyorsunuz? Rabia Hanım”

“Valla Kaan Bey’in kendi doğruları ve istekleri var. Bunlar tartışılmaz. Hayır öyle değil, şöyle olsun desem dünya ayağa kalkıyor.”

“Sürekli sınırlar koyuyor. Şuraya gitme, şununla görüşme. Ben istediklerimi yapan bir insandım. Elbette artık eskisi gibi olmayacağını biliyorum fakat tümden de sınırlanmayı kabul edemiyorum. Mecburen gidip annemle dertleşiyorum, onu da problem ediyor.”

“ Hah dedi Kaan, sorunlardan birisi de bu. Evde her ne olursa anasına yetiştiriyor, o da kayınpedere. Kayınpeder de ikide bir, damat bir konuşsak diye arıyor.”

“Ben evlenmeden önce kocamın; eşim, dostum, babam, koruyucum, öğretmenim olmasını umuyordum. Zira bunları babamdan pek görmedim. O da bu beklentilerimden çok sıkılıyor.”

Kaan; “ya bu kadar olsa belki idare ederdim fakat o da benim annem, öğretmenim, yöneticim olmak istiyor. Babasının evinde böyle görmüş.”

“Peki konuşarak, diyalog kurarak birbirinizi anlamayı, sorunlarınızı tartışmayı denemiyor musunuz?”

İkisi birden; “ biz iletişim kuramıyoruz, (diğeri için) her seferinde kendisinin haklı, benim haksız olduğumun mücadelesini veriyor ve kavga çıkıyor.”

Terapist; “üstad” dedi, bu kere farklı bir şey yapalım, sizin arkadaşlara söyleyeceklerinizi dinleyelim.”

“Siz neden nikah kıydınız? Sizin için nikahın anlamı nedir?”

“Nikah icap ve kabuldür dedi Kaan.”

“Yani nikahlanınca hangi icapları kabul ettiniz?”

Soruları tam anlayamadıklarını, daha önce bunlarla ilgili hiç düşünmediklerini görüyordum.

“İşte, birbirimizle evlenmeyi kabul ettik.”

“Nasıl yani”

“Nikah memuru sordu, eşliğe kabul ediyor musun? Diye, bizde evet dedik. İmam önce otuz iki farzı sordu, bildiklerimizi söyledik, bilmediklerimizi o tamamladı. Daha sonra üç kere, eşliğe kabul ettin mi? Diye sordu, biz de ettim dedik.”

Peki dedim; “ ilk üç ay ne oldu da çok mutlu oldunuz? Daha sonra devam ettiremediniz?”

Rabia; “sizce neden? Diye sordu.”

Terapist evlilik ilişkisi ile ilgili bir anlam çerçevesi çizmem için topu bana atmıştı, bu minvalde bir kaç şey söylemem gerekiyordu.

“Belli ki hassasiyetleri olan insanlarsınız, bu nedenle evlilik öncesinde başkaları ile flörtünüz olmamıştır. Bu nedenle kadın-erkek ilişkilerindeki duygusal beklentilerinizi evliliğe bağladınız. Bu güzel bir şey zira bu duyguları tüketmeden, sorumlu bir şekilde yaşamak isteyerek evliliğe erteleyince, iki yabancının bir hayat inşa edebilmeleri için güçlü bir kredi ile başlamasına imkan sağlanmış olur.
Aynı husus cinsellik için de geçerlidir. Cinsel hayatlarını da evlilikle başlatanlar, evlilik ilişkileri için ciddi bir kredi sahibi olurlar.
Ancak sorun, evlilik ilişkisine yüklenen anlamın bunlarla sınırlı olmasıdır.”

“Anlaşılan siz şuuraltında evliliğe iki anlam yüklemişsiniz. Birincisi duygusallık ve cinsellik. İlk üç ay bunu taşkın biçimde yaşayınca, artık dinginleşmeye başlamışsınız ve ikinci anlam devreye girmeye başlamış.”

“İkinci anlamsa, mülkiyet olmuş. Yani birbirinizi sahiplenmek ve yönetmeye kalkmak. Her ikinizde, farkında olmadan aynı şeye talip olunca kavga çıkmış.”

“ İlk üç ayda yaşadığınız huzuru ve mutluluğu, bir ömür sürekli yaşamak istemez misiniz?”

“Kim istemez ki?”

O zaman ilişkinizde saygı ve adaleti esas almanız icap etmektedir.

Yani evet derken kabul ettiğiniz icapların başında saygı ve adalet gelmektedir.

Saygı, evlilikle ilgili her şeyin doğası çerçevesinde, anlamını, hukukunu, prensiplerini ve sınırlarını kabul edip, bunları da fiilen göstermek demektir.

Adalet ise hukukun kabulü ve muhafazası, dengenin kurulması anlamına gelir.

Kadın, erkek ilişkisindeki kök anlam; “birbirleriyle sükun bulmaktır.” Yani ilişkinin anlamına saygı gösterilir ve adaletle davranılabilirse, ilk üç ayda yaşadıklarınızı sadece duygusal ve cinsel anlamda değil, evlilik ilişkisinin etkileyeceği bütün alanlarda, tüketmeden, dengeli ve sürekli olarak yaşamanız mümkündür.

“Bir evlilik ilişkisinde kaç tane kimliği ya da sorumluluk alanını yönetmek zorundasınız?”

Dedim ya, bu tür sorulara alışkın olmadıkları belliydi, o nedenle ne sorulduğunu tam anlayamıyorlardı.

“Karı-koca ilişkisi başlıyor ve onun sorumlulukları oluşuyor.”

“Tek tek gözden geçirelim. Evlenince; Allah’ın kulu Kaan ve Rabia kimliğiniz ve sorumluluğunuz devam ediyor mu?”

“Evet.”

“İnsan Kaan ve Rabia?, eş Kaan ve Rabia? Daha sonra, ebeveyn Kaan ve Rabia?, akraba Kaan ve Rabia? Komşu Kaan ve Rabia?, arkadaş Kaan ve Rabia?”

“Hepsine evet.”

“Yani bunların hepsi var olmaya devam edecek, sadece evlilik hukuku devreye girecek ve bu çerçevede bazı düzenlemeler yapılacak.”

“Evet”

“O halde sizin şu anki durumuz açısından önem taşıyan üç tanesine bakalım.”

“Evlenince, çiftlerin, Allah’la ilişkileri değişir mi? Yani bu ilişkide çiftler yeni sınırlar belirleyebilirler mi? Elbette hayır. Bütün insanların birincil ilişkisi ve sorumluluk alanı, Allah’la olan kulluk ilişkisidir. Bütün ilişkiler bunu desteklemek için vardırlar. Bunun temel koşulu da, hayatın bütün alanlarının Allah’ın koyduğu fıtrat hükümleri ile inşa edilip, yaşanmasıdır. Evlilik çerçevesinde kadın ve erkek için bu sabit bir unsurdur. Kimsenin bu hususta müdahale, yeni hüküm ve sınır belirleme hakkı yoktur. Evlenince kimse kimsenin dini üzere olmaz, yine herkes Allah’ın dini üzere olur.”

Yani Allah’ın hukukuna saygı ve bunun üzerinde adalet şarttır.

“Evlenince, Kaan ve Rabia, kendi insani hasletlerini sürdürüp, fıtratlarına ve şakilelerine (onu yegane koşan mizaçları ve diğer özelliklerine) uygun yaşamaya devam ederler. Birisinin diğerini bundan alıkoymak, farklılıkları kabul etmemek, kendi isteğine göre değiştirmeye çalışmak hakkı yoktur.

Yani bir insan, bir insanla evlenmiştir. Farklılıklarını birbirlerine dayatıp, diğerinin bu istikamette değişmesini zorlamak yerine; bunları görüp, anlayarak, yönetebilmenin imkanını öğrenmek zorundadırlar. Bu yolla hem farklılıkların zenginliklerinden karşılıklı yararlanıp, yaşam kalitelerini artırabilirler; hem de kendi eksik ve zaaflarını giderebilmek için imkan sağlayabilirler. Yani birbirlerini yıkayan eller olabilirler.

Kesişim kümeleri arttıkça, paralel olarak doyum da artar.”

“Evlenince, sevgi, saygı ve dostluk otomatik kazanılmış haklar değildir. Hepsi için başlangıçta karşılıklı krediler açılır. Ancak bunu artırmak ya da bitirmek, eşlerin tutum ve davranışlarına bağlıdır. Evlilik doğrudan bir sır dostluğu hakkı doğurmaz. İki insanın sır dostu olması için neler yapması gerekiyorsa, çiftlerinde bunları yapmaları gerekmektedir, vermeden almak olmaz.”

Evlenince çiftler birbirlerinin anası, babası, öğretmeni olmazlar. Birbirlerine eş olurlar ve eğer hak ederlerse dost olurlar. Bunların hakkını verebildikleri durumda da diğer istek ve ihtiyaçlarını elde edebilirler.

Yani insana ve insan ilişkilerinin doğasına saygı ve asgariden adaletli davranış zorunludur.”

“Gelelim bu safha ile ilgili son mevzuya. Evlilik hukuku ile, birlikte yaşamak, cinsel ve duygusal ilişki hakkı kazanılmış oldu. Elbette yanı sıra birçok yükümlülükte geldi.”

“Ayrıca evlilik hukukunda, bu ilişkinin inşası ve sürdürülebilmesi için de bazı düzenlemeler getirildi.

Evi geçindirmek ve kavvamlık sorumluluğu erkeğe yüklendi. Bu nedenle; korumak, gözetmek ve yönetmek yetkinliğine sahip olmak ve inisiyatif alabilmek yeteneği kazanması, erkeğin yükümlülükleri arasındadır.

Kadının itaatkar olması, Allah’ın kulu ya da insan olması alanlarının dışında, evlilik ilişkileri bağlamı içerisindedir.

Eğer kavvamlık ve itaatkarlık hususları anlaşılmaz, kabul edilmez ve gerçekleştirilemezse, bir kurum olan evlilik başarıyla yönetilip, sürdürülemez.

Birkaç örnek verdiğimiz evlilik hukukuna saygı ve adaletin tesis edilmesi de, anlamını gerçekleştirecek bir evlilik için şarttır.”

“Özetleyelim; Allah’ın hukukuna saygı, kulluk özgürlüğü ve çiftlerin birbirlerine rablaşmaya çalışmamaları;
İnsan-insan ilişkisinin fıtratına ve hukukuna saygı;
Evlilik hukukuna, ilke ve sınırlarına saygı;
Asgariden adaletle, mümkün olduğunca merhametle davranabilmek;

sükun bulduracak bir evliliğin lazım şartlarıdır. Bir bütün olarak anlaşılıp, tahakkuk ettirilmelidir. Bunlar bir evlilik için kabul edilmiş icaplar olmalıdırlar.”

Bunu gerçekleştirebilmek için öncelikle “sükun bulmanın ne demek olduğunu bilmek ve bunu istemek gerekmektedir.

Kendi nefsinin isteklerinin dışındakileri bilmeyen ve istemeyenlerin; anlayıp, talep edebilecekleri ve gereğini yerine getirebilecekleri bir şey değildir.

Oysaki sükun bulmak, itmi’nanla ilgili bir şeydir. Bu da, nefsi hazlarla mukayese edilmeyecek bütünlük, süreklilik ve mertebede tatmin, duygu ve halleri içerir.

Meseleye bencilce, sadece nefsinin taleplerinden yanaşanlar için bunları elde edince veya elde edemeyince ilişkinin anlamı kalmaz ve ilişki bitirilmeye çalışılır.

Oysaki bunlar evlilik ilişkisinin başlangıç kredileridir. Eğer sabredilir ve kredi değerlendirilirse, asıl büyük ve sürekli kazanç, artan oranlarda gelmeye devam edecektir.”

Sözü terapist aldı; “size evlilikle ilgili bir anlam çerçevesi çizildi. Muhtemelen daha önce bu perspektiften bakmamıştınız. Bu seans için sizden ücret talep etmiyorum ve bir dahaki seansa kadar üzerinde düşünmenizi istiyorum. Altı ay içerisinde boşanmak istemenin anlamını da düşünün lütfen.

Allah’ın, insan olarak kendinizin ve eşinizin, evlilik ilişkinizin, doğacak evlatların, aile ve akrabalarınızın, komşuların-arkadaşların-toplumun hukukuna saygı gösterip, adaletle davranabilmenin sorumluluğu dairesinde düşünmenizi rica ediyorum.”

Çiftler gittikten sonra terapist sordu; “ne diyorsun üstad, başarabilirler mi?”

“Sorun temelde evlilik sorunu değil insanlık, adamlık sorunu. Ego düzeyinde kalıp, her şeyi nefisleri çerçevesinden okumaya devam ederlerse umut yok. Eğer buradan yukarılara çıkıp, itmi’nanı esas alan kemali arzularlarsa, inşallah başarırlar.”

banner53
Yorumlar (0)
14
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?