Mısır’da Kıptiler ve Işid Saldırıları

Ortadoğu’da “azınlıklar” sorununun önemli bir ayağını oluşturan Kıpti meselesi, son birkaç yıldır IŞİD (DEAŞ-DAEŞ)’nin Kıptiler’e yönelik gerçekleştirdiği saldırılarla gündeme gelmektedir. Mısır’ın Sina Yarımadası’nda faaliyet gösteren Ensar Beyt El Makdis örgütünün IŞİD’e katıldığını açıklamasının ardından Kıptiler’e yönelik düzenlenen kanlı saldırılar oldukça ses getirmiştir.

Mısır’da Kıptiler ve Işid Saldırıları

Semir Yorulmaz 

Ortadoğu’nun en hassas noktalarından biri olan ve bölgedeki bazı ülkelerin yumuşak karnını oluşturan “azınlıklar” meselesi, 2011’den bu yana bölgede yaşanan gelişmeler ışığında sürekli olarak gündeme gelmiştir. Azınlıklar meselesinin her kriz döneminde, bazen bölgeye müdahil olan dış unsurlarca bazen de yer aktörlerce gündeme getirilmesinin ardında, bu konunun bu coğrafyaya bir “sorun” olarak miras kalmasını sağlayan tarihsel denklemler yatmaktadır.

Ortadoğu’da “azınlıklar” sorununun önemli bir ayağını oluşturan Kıpti meselesi, son birkaç yıldır IŞİD (DEAŞ-DAEŞ)’nin Kıptiler’e yönelik gerçekleştirdiği saldırılarla gündeme gelmektedir. Mısır’ın Sina Yarımadası’nda faaliyet gösteren Ensar Beyt El Makdis örgütünün IŞİD’e katıldığını açıklamasının ardından Kıptiler’e yönelik düzenlenen kanlı saldırılar oldukça ses getirmiştir.

Bu saldırıların arkasındaki hedefin “bir azınlık olarak Kıptiler olmadığı”  konusunda birleşen görüşlere göre, Kıptiler’in hedef alınmasındaki temel amaç “rejimi yumuşak karnından vurmak” şeklinde ifade edilse de Mısır devletinin Kıpti meselesini neden çözmediği de ayrı bir tartışma konusu olarak karşımızda durmaktadır.

Mısır’da yaşayan Kıpti Hristiyanlar’ın sayılarının ne kadar olduğu her zaman merak konusu olmuştur. Çünkü Mısır devleti Kıpti nüfusunun ne kadar olduğuyla ilgili resmi açıklamalar yapmamaktadır. Konuyla ilgili tek resmi açıklama, 2012 yılında Mısır İstatistik Kurumu tarafından yapılmıştır. Kıpti nüfusun 5.1 milyon olarak belirtildiği söz ko- nusu bu açıklamaya Kıptiler tarafından oldukça ciddi tepkiler gösterilmiştir. Zira Mısır Kıpti kilisesi de ülkedeki Hristiyan nüfusla ilgili çok kesin açıklamalar yapmasa bile, konuyla ilgili bazı ortalama rakamlar ve oranlar vermektedir. Kiliseye göre Mısır’da yaşayan Kıptiler’in sayıları 15 milyon civarında, bu da nüfusun yüzde 15’ine tekabül etmektedir. Ancak Batılı birçok kaynak, bu oranı yüzde 10 civarı olarak kabul etmektedir.

Tarihsel Açıdan Kıptiler

Ortadoğu’nun en büyük Hristiyan dini azınlığı olarak nitelendirilen Kıptiler, Mısır’da yaşayan Hristiyan azınlığı ifade etmek için kullanılır. Kıptilerle ilgili yapılan tarih araş- tırmalarında “Kıpti” kelimesinin ne anlama geldiğiyle ilgili birçok görüşün ortaya atıldı- ğı dikkat çekmektedir. Bilimsel çalışmalarda Kıpti sözcüğünün Yunanca’dan türediği ve Avrupa dillerinde kullanılan modern “Egypt” ve “copt” kelimelerinin kökünü oluştur- duğu ifade edilmektedir(Mustafa Erdem, Kıpti Kilisesi Üzerine bir Araştırma. Ankara Üniv. İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt.36, s.143-178).

Kıpti tarihi araştırmalarında en büyük tartışmalardan biri de Hristiyanlığın Mısır’a ne zaman girdiği ile ilgilidir. Kıptiler genel itibariyle tarihlerinin havarilerden Aziz Markos’a dayandığını kabul etmektedirler. Ancak bu durum Batılı Katolik tarihçilerce kabul görmemektedir.

Mısır’daki Kıpti tarihiyle ilgili en önemli dönüm noktalarından birisi Mısır’ın İslam ordularınca fethedilmesi olmuştur. Mısır’ın fethedilmesinden 200 yıl sonra azınlık duruma düşen bu Ortodoks Hristiyanlar, günümüzde kendilerini Mısır’ın asıl yerli halkı olarak tanımlamaktadırlar.

Yakın Mısır tarihinin en önemli aktörlerinden biri olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa dönemi, Kıptiler için de “altın çağ” niteliğindeydi. Kıptiler’in Mehmet Ali Paşa döneminde ciddi anlamda özgürlük elde ettikleri göze çarpmaktadır. Mehmet Ali Paşa Kıptiler’in o döneme kadar zorunlu olan giysi tarzını kaldırmıştır. Kavalalı’nın oğlu Said Paşa da, Hristiyanlardan alınan cizye vergisini kaldırmış ve askerliğe kabul edilmelerinin yolunu açmıştır. Hidiv İsmail döneminde ise seçilme hakkı gelmiştir.
 
Kıptiler açısından Vefd Partisi’nin etkin olduğu 1922-1952 yılları arası da olumlu olarak nitelendirilmektedir. Kıptiler’in 1952’deki Hür Subaylar Darbesi’ne kadar olan süreçte Mısır toplumunda iyi bir konuma sahip olduklarını anlamak için bu süreçte Kıptiler’in önemli mevkilere gelmeleri örnek olarak gösterilmektedir. Bu örneklerin başında Butros Gali ve Yusuf Vehbi Paşa’nın başbakanlık yapmaları gelmektedir.

1952 Hür Subaylar Darbesi ve Abdülnasır Dönemi

1952 darbesi ile Kıptiler için çok farklı bir dönem başlar. Hür Subaylar Darbesi sonrası Muhammed Necip’in ardından devlet başkanlığına gelen Cemal Abdülnasır, özellikle azınlıkların durumu konusunda ciddi şekilde eleştirilmektedir.

Cemal Abdülnasır döneminde Kıptiler’in devlet bürokrasisinde etkileri kırılmış, millileştirme politikalarıyla da Kıptiler sanayi alanındaki nüfuzlarını da kaybetmişlerdir. Cemal Abdülnasır bu politikalarını uygularken Kilise’den de yardım almıştır. Cemal Abdülnasır Kıptiler’e yönelik izlediği siyasetle, onların özellikle Vefd Partisi döneminde elde ettikleri konumu hedef almıştı.

Nasır dönemine yapılan eleştirilere karşı Nasırcıların temel tezleri ise “Kıptiler’in daha önceki dönemde  elde  ettikleri  ayrıcalıklı  konumun  ortadan  kaldırılması  ve bunun eşitlik ilkesi bağlamında yapıldığı” şeklindedir. Yine Nasırcı tarihçilere göre, millileştirme politikalarıyla sadece Kıpti Hristiyanların ellerindeki toprak ve servet değil, aksine bu politika herkesi kapsamaktaydı. Yine Nasırcı tarihçiler göre topraksız köylülere toprak dağıtılırken Kıptiler de bundan faydalanmıştır. Ancak bu tip savunmalar Nasır döneminde çok sayıda Kıpti’nin ülkeyi terk ettiği gerçeğinin değiştirmemektedir.

Cemal Abdülnasır’dan sonra Mısır devlet başkanı olan Enver Sedat döneminde Kıptiler açısından dikkat çekicidir. Enver Sedat döneminde devlet ile Kıptiler arasındaki ilişkiler oldukça gergin geçmiştir. Enver Sedat’ın o dönemde solculara ve komünistlere karşı İslamcıları kullanma yoluna gitmesi ve İslamcılığın kontrollü de olsa devlet eliyle yükseltilmesi Kıptiler tarafından büyük bir tehdit olarak algılanmıştır.

25 Ocak Devrimi ve Sonrası

Eski devlet başkanı Hüsnü Mübarek’in devrilmesi ve Mısır’da yeni bir sayfa açılma- sıyla sonuçlanan 25 Ocak 2011 Devrimi’yle beraber Kıptiler açısından da yeni bir dönem başlamış oldu. Bundan sonra kurulacak yeni sistem, yeni sistemin ülkenin birikmiş sorunlarını nasıl çözeceğine dair soru işaretleri Kıptiler açısından önem arz etmekteydi.

25 Ocak’la berber ülkede İslamcılığın yükselişe geçmesi Kıptiler için bir tehdit olarak görülmüş ve kimi taraflarca devrim sonrasının Kıptiler için “belirsizliklerle dolu”  bir dönem olarak geçmiştir. Özellikle daha önce kiliselere ve Kıptiler’e yönelik görülen şiddet olaylarının bu dönemde de görülmesi, Askeri Konsey döneminde “Mass Biro olayları” olarak adlandırılan şiddet olayları karşısında büyük bir hayal kırıklığına neden olmuştur.

Parlamento seçimlerinde Müslüman Kardeşler ve Selefi grupların parlamentonun çoğunu ele geçirmesi ardından cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Müslüman Kardeşler adayı Muhammed Mursi’nin seçilmesi, Kıptiler’in ilerleyen süreçte 3 Temmuz Darbesi’ni desteklemelerine neden olacaktır. Kıptiler’in 3 Temmuz Darbesi’ni desteklemelerinin altında yatan başka faktörler de vardır ancak temel etken 25 Ocak Devrimi’yle beraber İslamcı kanadın ülke siyasetinde yükselişe geçmesi ve etkinliğini arttırması, buna bağlı olarak Kıptiler’in kendilerini korumasız olarak görüp siyasi, pozisyonlarını buna göre belirlemeleridir.

25 Ocak Sonrası Kıptiler’e Yönelik Şiddet Olayları

Mısır’da Kıptiler’i hedef alan şiddet eylemlerinin tarihi şüphesiz 25 Ocak Devrimi sonrasıyla sınırlı değil. Ancak 25 Ocak Devrimi sonrasında Kıptiler’i hedef alan saldırıların özellikle de IŞİD tarafından düzenlenen kanlı eylemler, amaç ve nitelik bakımından farklılık arz etmektedir. 25 Ocak Devrimi öncesindeki bu tarz hadiseler genel itibariyle Mısır’da mezhepsel gerilim olarak tarif edilirken, IŞİD’in Kıptileri hedef alması mezhepsel bir hesaplaşmadan ziyade, IŞİD ve Mısır devleti arasındaki savaşta, IŞİD’in devleti zayıf yerinden vurma stratejisi şeklinde açıklanmaktadır.

25 Ocak Devrimi sonrasında Kıptiler’e yönelik ilk şiddet eylemi, 2011 yılının Ekim ayında gerçekleşti. Asvan kentinde bir kilisenin yıkılmasını protesto etmek isteyen Kıptiler, seslerini daha iyi duyurabilmek için Mass Biro olarak adlandırılan Mısır Devlet Televizyonu önünde toplandı. Burada çıkan olaylarda 21 kişi ve 3 asker yaşamını yitirdi. Bu olaylarda her ne kadar o dönem ülkeyi yöneten Yüksek Askeri Konsey’in bir komplosu olduğu söylense de Kıptiler bu olaylar esnasında 25 Ocak Devrimi’nde yer alan diğer gruplar tarafından yalnız bırakıldıklarını düşünmektedirler.

3 Temmuz 2013 darbesinden sonra ülkeyi teslim alan şiddet sarmalından Kıptiler  de nasibini aldı. Human Watch Rights’a göre, bu dönemde Kıptiler’e yönelik şiddet eylemlerinde birçok kilise zarar gördü. HWR kiliseleri ve Kıptiler’i hedef alan saldırılardan radikal İslamcı örgütleri sorumlu tutarken güvenlik önlemlerinin de yetersizliğine dikkat çekti.

Aralık 2016’da başkent Kahire’deki bir katedrale düzenlenen saldırıda 29 kişi hayatını kaybederken, Şubat 2017’de Sina Yarımadası’nda Kıptiler’in hedef alındığı eylemlerde 7 kişi yaşamını yitirdi ve onlarca kişi bölgeyi terk etti. Bu eylemler IŞİD’in Mısır’daki kolu olan Sina Vilayeti örgütü tarafından üstlenildi.

Nisan 2017’ye gelindiğinde ise İskenderiye ve Tanta illerinde iki kiliseye yönelik bombalı saldırılar düzenlendi. Her iki saldırıda 43 kişi yaşamını yitirdi. Mayıs ayında da El Minya kentinde yine bir Kıpti kafilesi IŞİD’in hedefi oldu ve katliamda 29 kişi hayatını kaybetti. Aralık 2017’de Kahire’de bir kiliseye yönelik saldırıda 5 kişi ölürken, Ağustos 2018’de Kahire’de bi kiliseye yönelik intihar girişiminde bir polis ve bir sivil hayatını kaybetti. Kasım 2018’de yine El Minya kentinde Kıptiler’e yönelik saldırıda ise can kaybı 7 oldu.

RÖPORTAJ SEYF ABDULFETTAH

Kahire Üniversitesi’nde uzun yıllar Siyaset Bilimi profesörlüğü yapmış olan Seyf Abdulfettah, Mısır’da Kıpti dosyasıyla ilgili önemli çalışmalarda bulunmuştur. Bir dönem 3 Temmuz darbesiyle görevden alınan eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin danışmanlığını yapan Abdülfettah, İstanbul’da bulunan Uluslararası ilişkiler Enstitüsü İRA’da siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanındaki çalışmalarına devam etmektedir. Yazıları bir çok Arap gazetesinde yayınlanmaktadır.

Son birkaç yıldır Mısır’da Kıptiler’e yönelik saldırılar, eskilere nazaran daha kanlı bir şekilde oluyor. Bunun da nedeni son dönemlerde Kıpti Hristiyan kesimin IŞİD tarafından hedef alınmasıdır. Siz IŞİD’in Kıptiler’İ bir hedef olarak seçmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 

Öncelikle başlarken şu noktayı belirtmekte fayda var. Bu sorun sadece günümüzün sorunu değil. Aksine Mısır’da Kıptilerle ilgili olan bu konu daha eskidir. Rejim bu sorunu hep istismar etmiştir. Ben 25 Ocak Devrimi’nin başlamasından sonra İsam Şeref hükümetinde Mısır’da Kıptiler ve dini eksenli gerilim dosyasıyla ilgili başbakanın gayri resmi danışmanlığını yaptım. Maalesef Mısır güvenlik birimleri bu konuyu siyasal sistemin çıkarına olacak şekilde kullanmaktadır. Bunu da Müslüman ve Hristiyanlar arasında bir nefret yaratarak yapmaktadır. Bazıları benim bu analizimi garipseyebilir. Ancak konuyla ilgili çalışmalarım neticesinde, güvenlik birimlerinin bu konunun sürekli olarak bir “güvenlik sorunu” olarak kalmasını istediğine yönelik bende güçlü bir kanaat oluştu. Ancak işin gerçeği Mısır’daki Kıpti dosyası “güvenlik” veya “dini” bir sorun değildir. Bu konu “sosyolojik” yani toplumsal bir meseledir. Ve ülkedeki kalkınma ile alakalı.

Ancak bu konuyla ilgili yeni olan durum ve sizin de sorunuzda belirttiğiniz üzere, “IŞİD’in ortaya çıkmasıdır.” IŞİD, bir anlamda geleneksel bir biçimde kendisine Sina’yı mesken edindi. Daha sonra garip olarak nitelendirilecek bir biçimde, IŞİD, Mısır’ın büyük kentlerine taşındı ve Kıptiler’i hedef almaya başladı. Bu da oldukça ciddi bir biçimde tehlike arz etmeye başladı. İşte devlet de bu bağlamda bunun bir güvenlik meselesi olarak kalmasına özen gösterdi ve bunu “muhtemel terörle savaş” bağlamında ele aldı. Bunun yanı sıra bu meselede diğer başka tarafların da bulaşmasını sağladı. Daha önce kiliselerin yakılmasıyla ilgili Müslüman Kardeşler’i de bu işe bulaştırmaya çalıştığı gibi. Ki öyle bir durum olmadı. Biz sahadaki çalışmalarımızda bunu gördük. Devlet, işte böyle bir yol izleyerek adından geleneksel yöntemlerle duruma müdahale etme yoluna gitmektedir. İzlediği yollardan biri de papazla şeyhi bir araya getirip onların tokalaşmasını kamuoyuyla paylaşmak şeklindedir. Devletin bu konuyu çözmeye kadir olup olmadığı meselesinde ise
size şunu söyleyeyim, bu konuyu ancak toplum çözer.

IŞİD’in saldırılarından bahsedecek olursak, IŞİD daha önce de Ravza Camii eylemini gerçekleştirdi. Kıptiler ’in hedef alınması ise birçok defa tekerrür etti. Burada IŞİD’in bu eylemleri esasen ne sadece Kıptilerle ne de Müslümanlarla alakalı. Bir camiyi hedef alabilecekleri gibi bir kiliseyi de hedef alıyorlar.

Yani burada hedef açısından özel bir ayırım olmadığını mı söylemek istiyorsu- nuz?

Evet, hedef alınan kesimler açısından özel bir ayırım yok. Müslümanlar’ı hedef alabilecekleri gibi Kıptileri de hedef alabiliyorlar. Bu “şiddet grupları” olarak adlandırabileceğimiz grupların amacı, rejime zarar vermeye çalışmaktır. Sina’da onlara yönelik çember daraltma operasyonlarına karşı başka yerlerde eylemler gerçekleştiriyorlar veya El Minya’da da gördüğümüz üzere Kıptiler’e yönelik saldırılar düzenliyorlar.

Devlet ise bu konuda yürüttüğü operasyonlarda halen “muhtemel teröre” karşı sa- vaştığını söylüyor. Şiddet eylemlerini gerçekleştiren gruplar, burada belirli grupları hedef alıyor. Bu hedeflerin ilki devleti temsil eden silahlı kuvvetler ve güvenlik birimleri. Silahlı kuvvetler ve güvenlik birimleri de genel itibariyle Sina Yarımadası’nda hedef alınıyor. Hedef alınan diğer grupta ise bu şiddet gruplarının kendi inançlarından ayrı bir inanca sahip olarak gördüğü kesimler ve bu kesimler arasında devletle işbirliği yaptıklarını düşündükleri kesimler var. Yani bu kesimler içinde devlete ve güvenlik birimlerine yardım ettiklerini düşündükleri kesimleri hedef alarak onlara yönelik saldırılar gerçekleştirmektedirler. Ravza Camisi’nin hedef alınmasında bu etken rol oynamıştır. Bu cami, Sufiler’in bir araya geldiği yer olduğu iddiasıyla hedef alındı.

Burada asıl mesele, bu şiddet eylemlerini gerçekleştirenler belirli bir düşünce sistemi- ne sahip değiller. Burada IŞİD’ten bahsediyorum. IŞİD bu eylemlerle rejimi hedef alarak ona zarar vermeye ve canını yakmaya çalışıyor. Bunu da ya güvenlik birimlerine saldırarak yapmaya ya da rejimin en zayıf karnı olan Kıptiler’e saldırılar düzenleyerek.

IŞİD meselesini biraz daha açacak olursak, IŞİD’in Mısır’daki varlığı ne durumdadır, IŞİD orda giderek güçleniyor mu? Rejimin IŞİD ve diğer radikal gruplarla mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Rejimin “muhtemel terörle” mücadelesinin üç boyutu vardır. Birinci boyutu Müslüman Kardeşler’e yönelik nefretin artmasını sağlamak, İhvan’ı şiddet eylemlerinin ve terörün sorumlusu olmakla itham etmek ve daha doğrusu şiddet ve terör eylemlerini gerçekleştiren kesimlerin İhvan çatısı altından çıktığı yönünde bir algı oluşturmaya çalışmaktır. Rejim bu algıyı da medya ve diğer yollarla propaganda yaparak ve İhvan’ın bütün şiddet eylemleriyle doğrudan bağlantısı olduğu iddiasıyla şeytanlaştırılarak oluşturmaya çalışmaktadır.

İkinci boyutu ise Müslüman Kardeşler ve siyasal İslam üzerinde kurulan bu baskı ile şiddete maruz kalan ve buna rağmen devlet kurumlarına karşı barışçıl bir çizgide kalmakta ısrar eden kesimleri ve özellikle de gençleri bu şiddet gruplarının içine iterek onları terörize etmeye çalışmasıdır. Rejim bu şekilde söz konusu muhalif kesimlerin terörü beslediği yönündeki iddialarını ispatlamaya, onlara karşı silah ve şiddet kullanımını meşru kılmaya çalışmaktadır.

Üçüncü boyut ise Sina Yarımada’ndaki durumdur. Sizi şu konuda temin ederim ki Sina’da olup bitenler planlıdır. Orada sadece bahsettiğimiz şiddet grupları hedef alınmamaktadır. Aksine orada Sina halkı hedef alınmaktadır. Bu konu tam anlamıyla bir kördüğümdür. Ülkedeki siyasi irade belirli bir hedef için çalışıyor. Bu hedef de “muhtemel terör” iddiasıdır. Nitekim muhtemel veya potansiyel terör mevzusunu rejimin meşruiyeti için kaçınılmaz olarak görmektedir. Sina Yarımadası’ndaki yoğun askeri varlığa rağmen bu örgütlerin ortaya çıkıp büyümesi ve güçlenmesi bunu göstermektedir.

Rejimin Sina Yarımadası’nda halka yönelik baskıcı uygulamalar, IŞİD gibi örgütlere yaramıştır. Sina halkı rejimin oradaki politikaları sonucu büyük haksızlıklara ve zulme uğramıştır. Sina halkı daha önce özellikle de orduya karşı büyük bir güven duymaktaydı. Ancak bu durumun daha sonra değiştiğini gördü. Bunun da nedenlerinden biri rejimin Sina’da sınır bölgesini Siyonist oluşumun (İsrail) yararına olacak şekilde boşaltmak istemesidir. Aynı zamanda rejim oradaki halkı 3. sınıf vatandaş veya hasım olarak görmektedir. Sina halkı kendi yaşadıkları bölgede mülk sahibi olamamaktadır. Rejimin Sina’ya yönelik politikaları orası sanki vatan toprağı değilmiş gibi. Eğer rejim orasını vatan topraklarının bir parçası olarak görüyor olsaydı o bölgenin kalkınması için gerçekçi önlemler alırdı.

Bütün bu saydığım faktörler IŞİD’in orada güçlenmesine yaradı. Daha sonra devlet Sina’da IŞİD’e yönelik baskıyı arttırdığında da örgüt Delta’daki (Nil etrafı) diğer şehirlere iniyor. Bu şehirlere indiğinde de eylemlerde bulunuyor. Bu eylemler de ya kiliseleri, güvenlik birimlerini ve kendilerine uzak gördüğü (inanç bakımından) Müslümanları hedef almaktadır.

Mısır’daki IŞİD varlığıyla ilgili yaklaşık olarak bir sayı vermeniz mümkün mü?

Bununla ilgili bir sayı veremem. Tuhaftır ki sadece ben değil ordu da Mısır’da kaç tane IŞİD militanı olduğunu net olarak bilmemektedir. Ordunun IŞİD’le mücadele bağlamındaki beyanlarına baktığımızda, öldürülen veya tutuklanan IŞİD militanları binlerle ifade edilmektedir. Ancak daha önce bunların sayılarını yüzlerle ifade ediyordu. Garip bir durum daha var ortada. Mısır’da örgütün köklerini araştırmaya çalışan herkes belirli bir yere kadar ilerlemektedir.

Kıpti meselesinin rejimin en zayıf karnını oluşturan unsurlardan biri olduğun- dan bahsettiniz. Peki, bunca zamandır rejim bu meseleyi neden çözemiyor veya çözmüyor?


Rejim, bu sorunu çözmüyor çünkü bu sorunu kullanıyor ve bu sorunu kendi varlığıyla ilgili olan diğer meselelerle beraber ele alıyor. Sizi şu konuda temin ederim ki baskıcı rejimler ayakta kalabilmelerini sağlayan ortamı ancak halk arasında belirli ayırımlar yaratarak kalıcı hale getiriyor. Mısır’da bu ayırımlardan biri de Kıpti-Müslüman ayırımı şeklinde oluyor. Biz aslında ulusal adalet komisyonunda bu gibi birçok sorunu çözmüştük.
 
Tabii burada kullandığımız yöntemler de önemliydi. En önemli şeylerden biri de bu tip sorunları güvenlik tedbirleriyle çözmeye çalışmamamızdı. Maalesef şunu söyleyebilirim ki devletin bu konuyla ilgili uyguladığı güvenlik tedbirlerine Kilise de boyun eğmektedir. Daha önceki lider Papa Şenuda, bu konuda zekiydi ancak şimdiki kilise yöneticileri sadece fitneyi körükleyerek istibdat rejimine yardımcı olmaktadır. Bunları sahadaki çalışmala- rımda bizzat gördüm.

Kıptiler’in 1952 Hüs Subaylar Darbesi’nden bu yana devletle olan sorunlarına rağmen halen Kıptilerin rejimi desteklediğini görüyoruz. Sizce de durum böyle mi? Kıptiler gerçekten rejimi mi destekliyor?

Bu hususla ilgili aslında şunu söyleyebiliriz: Kıptiler’in rejime verdiği destek resmi düzeyde bir destek. Bunu da Kilise yani şu an Papa Tavadros yapıyor. Ayrıca Kilisenin tabasını buna yönlendirmeye çalışıyor. Ancak 25 Ocak Devrimi zamanında gençler Kilisenin boyunduruğundan kurtuldu. Kıpti gençler, bu 18 günde Müslüman gençlerle fikri anlamda bir arada durmayı başardı. Bu yüzden bu 18 günün Mısır toplumundaki bütün faziletlerini ortaya çıkardığı söylenir. Ancak daha sonraki 18 ay da toplumun bütün kusurları da su yüzüne gösterdi. Maalesef özellikle de Askeri Konsey, bu dönemde toplumu bir birinden ayrıştırmak için bütün yöntemleri kullandı.

Kıptiler’in mevcut Sisi yönetimini desteklemelerini, bu rejimden hoşnut olama- malarına rağmen Siyasal İslam faktöründen kaynaklandığı şeklindeki genel analizler sizce de doğru mu?

Rejim sürekli olarak Müslüman ve Hristiyan toplum arasında bir husumetin olması ve bu husumetin ebedileşmesi için çalışmaktadır. Sadece siyasal İslam dolayısıyla değil bu durum. Ancak evet rejim siyasal İslam ve Kıptiler arasında bir husumet yaratıp bunu da kullanıyor. Nitekim Kıptiler ve siyasal İslam arasındaki husumet küçük boyutlarda değil. Kıptiler’de Siyasal İslam’ın Mısır’da yaşam tarzı üzerinde bir tehdit oluşturduğu şeklinde bir algı var. Ancak bunun yanı sıra İslamcı olarak tanımlanan bazı kesimler de Kıptiler ile Hristiyanlar arasında mevcut olan nefreti arttıracak eylemlerde bulunmaktadır. İşte rejim de bu tarz durumları kullanıp bunları kendi lehine kullanmaya çalışmaktadır. Ben bu durum suni olduğunu ve İslamcılar ile Kıptiler arasındaki bu sorunun halledilebileceğini düşünüyorum. Ancak belirttiğim gibi rejim bu ayrışmaları daha da derinleştirmek için uğraştırmaktadır. Çoğu zaman rejim Kıptiler’e yönelik olumlu bir ayrışmadan yani ayrıcalıklar tanınmasından bahseder ancak herhangi bir ayrıcalık tanımak yerine fitnenin devam etmesi için çalışmaktadır.
 
RÖPORTAJ GÖKHAN BOZBAŞ
 

 
Gökhan Bozbaş
 
Gökhan Bozbaş, Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı’nda Doktor öğretim üyesidir. Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi ORSAM’da Kudüs ve Nil Havzası Çalışmaları Koordi- natörüdür.
 

Mısır’da daha önce “Ensar Beyt El Makdis” adıyla varlık gösteren örgüt, 2014 yılında IŞİD’e ve “Halife Ebubekir El Bağdadi”ye biat ederek, Mısır halkına Si- si’ye karşı silahlı mücadele çağrısı yaptı. Ensar Beyt El Makdis’in IŞİD’e biat etmesinin nedenleri nelerdir? Bu durumu nasıl açıklayabiliriz?

Mısır’da  Sina  Yarımadası  tarihin  hemen  her  döneminde rejim muhaliflerinin merkezi olarak kayıtlara geçmiştir. Rejime karşı başkaldırılar, isyanlar veya yine rejimin takibatına uğrayan insanlar Sina Yarımadası’nda kendisine yer bulmuştur. Son dönemlerde adından çok sıkça bahsettirten örgüt Ensar Beyt El Makdis’te bunlardan bir tanesidir.

Ensar Beyt El Makdis örgütü, normal şartlarda Mısır’da kurulmuş bir örgüt değil iken kuruluşundan sonra Mısır’daki silahlı eylemeleri ile dünya gündemine oturmuştur. Örgüt ilk olarak Gazze’de kurulmuş ve HAMAS ile yaşadığı ayrışma sonrası Sina yarım adasına geçmiştir. Özellikle Sisi darbesi sonrasında Mısır’daki terör saldırılarını yoğunlaştırmıştır. 2013 yılında dünya gündemine oturacak terör eylemleri yapmışlardır. 2014 yılında ise Mısır devleti üst düzey örgüt mensuplarını ya öldürmüş ya da yakalamıştır. Örgüt, yediği bu darbe sonrasında içine düştüğü başıbozuk yapısını IŞİD’e biat ederek aşmaya çalışmıştır. Bu biat ile birlikte örgüt, gerek para gerekse silah yardımları sağlayarak ömrünü uzatmıştır.

Mısır’da IŞİD varlığı Suriye ve Irak’ta olduğu gibi belli bir bölgeyi tam anlamıyla kontrol altına alması gibi bir durum söz konusu olmadı. Mısır’daki IŞİD varlığını Suriye ve Irak’taki IŞİD varlığından farkları nelerdir?

IŞİD, gerek Irak’ta ve gerekse Suriye’de merkezi otorite boşluğundan istifade ederek bir hareket zemini yakalamıştır. Mısır özelinde bunu değerlendirdiğimizde Mısır her şeye rağmen güçlü bir merkezi askeri ve idari yapıya sahiptir. Bununla beraber merkezi otoritenin en zayıf olduğu bölge olan Sina yarımadasında da terör faaliyetleri yürütülmektedir. Ama yürütülen bu terör eylemleri onların bu bölgelerde kontrolü ele geçirdikleri anlamına gelmez ve gelmeyecektir.

Irak ve Suriye’de zayıf olan merkezi otoriteye karşı yeni bir devlet kurma iddiası ile orta- ya çıkan bu örgüt Mısır’da ‘işbirlikçi’ ‘darbeci’ ve Müslümanlara zulmeden bir lidere karşı mücadele ettiklerini söylemektedir. Bölgede bir devlet kurma iddiası henüz olmamıştır.
 
Bunu başaracakları bir otorite boşluğu Irak ve Suriye’ye kıyasla bulunmamaktadır.

Mısır yönetiminin Sina bölgesindeki askeri varlığının ve operasyonlarının yoğunluğuna rağmen, yapılan eylemlere bakıldığında örgütün bölgedeki gücünün kırılmadığı görülüyor. Bunu nasıl açıklayabiliriz.
Şimdi örgütün güçlü olup olmadığı meselesini neye göre değerlendireceğiz?

Ben Irak ve Suriye’deki IŞİD ile mukayese edersem Mısır’daki örgütün güçlü olduğu savına katılmıyorum Bununla beraber egemen bir devlet bünyesinde yapılan her türlü terör eylemi bu egemen devletin otoritesini sorgulatacaktır. Bu noktada ise bir güç olduğunu kabul etmekle beraber bu güce haddinden fazla kuvvet yüklemek yanlış olacaktır.

Örgütün varlığı ve mevcut varlığın gücü üzerinden devam edecek olursak Mısır sosyal ve ekonomik olarak böyle bir terör yapısının ortaya çıkaran sebepleri ortadan kaldırmadığı sürece bu tür örgütlerin varlığına engel olamayacaktır. Özellikle toplumsal servetin dağılımında orta çıkan sosyal adaletsizlik ve ekonomik sorunları halletmek durumundadır. Mısır’da halen ülke ekonomisi içerisinde %90’dan fazla serveti %7’lik bir elit kesim yönetmektedir. Bunun çoğunluğu ise ordu ve ordu kaynaklı şirketlerdir. Bu çerçeveden baktığımız zaman fakir ve yoksul kesimin terör ve terör örgütlerinin kandırılması kolay olmaktadır. Kısacası özellikle Sina yarımadasında terör örgütlerinin alan bulmasının önüne geçilmek isteniyorsa öncelikle bunları doğuran sosyo-politik-ekonomik sebeplerin ortadan kaldırılması gerekmektedir.

3 Temmuz darbesinden sonra Sina bölgesindeki şiddet eylemlerinin artması, daha sonra Ensar Beyt El Makdis’in IŞİD’e biat etmesi ardından da güvenlik güçleri, cami- ler ve kiliseleri hedef alan kanlı saldırılar, kısacası giderek artan şiddet eylemlerini sadece “devletin olaylara güvenlik penceresinden bakmasının bir sonucu” olarak gör- mek yeterli bir yaklaşım mıdır?

3 Temmuz darbesinden sonra ülkede çok ciddi bir oranda kitle siyasetten men edilmiştir. Şimdi Mısır’da özellikle siyasi arenada güçlü olan bir İslamcı kitle bulunmaktadır. İslamcılar bir süredir kendi içerisinde ikiye bölünmüş durumdadır. Birinci kanat siyaset haramdır diyerek kendilerini siyasi alandan uzak tutmaktadır. Bunlar içerisinde apolitik bir anlayış da bulunmakla beraber mevcut siyasi düzeni tağut olarak görüp bu sistemle cihat edilmesi gerektiğini söyleyen bir yapı da bulunmaktadır. İkinci akım ise Siyaseti haram görmeyerek mevcut sistemlerin müsaade ettiği ölçüde siyasete girerek siyasi alan içeresinden siyasal düzeni mümkün mertebe kendi ideolojileri doğrultusunda devşirmeye çalışmaktadırlar.

Mısır’ı da bu çerçeveden ilk defa 25 Ocak devrimi ile birlikte siyaseti meşru gören akımlar parlamentoda ve siyasi hayat içerisinde bu kadar etkin bir konuma gelmişlerdir. Fakat iki yıl geçmeden askerler darbe yaparak tüm bu İslami hareketleri ve partileri siyasetten men etmişlerdir. Bundan sonra siyaseti haram gören ve bu sebeple silahla bu yapıların değiştirilmesi gerektiğine inanan yapılar kendilerince haklı çıkmışlar ve dolayısıyla silahlı mücadeleye yönelmişlerdir. Burada şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Siz meşru siyasi kanalları bir gruba kapatırsanız o grup içerisinden silahlı bir kanat çıkarak siyasete nüfuz etmeye çalışacaktır.
 
Mısır yönetiminin IŞİD’in ve başka radikal oluşumların eylemlerini, hem kendisi- ni meşru kılma hem de Müslüman Kardeşler gibi muhalif kesimleri bastırmak hatta terörize etmek için kullanmaya çalıştığı aşikâr. Bu politika sizce ne kadar başarılı ol- muştur?

Biraz önce bahsettiğim gibi bu durum kısır bir döngüye dönüşmektedir. Mısır yönetimi İslamcı söyleme sahip grupları siyasetten men etmektedir. İslamcılar içerisinde mevcut sistemi bu sebeple tağut olarak görerek silahla değiştirmek isteyenlere fırsat doğurmaktadır. Çünkü meşru siyasi kanallar kendilerine kapalıdır. Burada şunu belirteyim ana akım Müslüman Kardeşler örgütü her şeye rağmen silahlı bir eyleme girmeyi reddetmektedir. Ama Mısır’da ortaya çıkan tüm silahlı eylemler Müslüman Kardeşler örgütüne isnat edilmektedir. Zira Mısır yönetimi, Müslüman Kardeşleri terörist ilan ederek her alanda onlarla mücadele ettikleri için bu mücadelelerini meşru bir zemine oturtabilmek için bu şekilde bu örgütün silahlı eylemler yürüttüğüne halkı inandırması gerekmektedir. Aksi takdirde mücadeleleri meşru olmayacaktır. Bu sebeple ülkede ne kadar silahlı eylem olursa Mısır hükümetinin 3 Temmuz’da gerçekleştirdiği darbe o kadar meşru olacaktır.

IŞİD’in Mısır’da Kıpti Hristiyanları hedef alması gene olarak “rejimi zayıf yerin- den vurmak” şeklinde analiz ediliyor. Siz bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle Mısır’da %6-7’lik bir Hristiyan nüfusu bulunmaktadır. Ülke ekonomisinin %30-35’lik bir diliminin Hristiyanlar tarafından yönetildiği bilinmektedir. Medya, uluslararası ticaret ve dış politika gibi konularda Kıptiler çok etkin bir konumdadırlar. 3 Temmuz darbesinden sonra Mısır devletinin başına geçen Sisi özellikle Kilise ve Hristiyanların desteği ile iktidarını konsolide edebilmiştir. Kıptiler, hem medya desteği ile hem de uluslararası arenadaki lobileri ile Sisi’yi önemli ölçüde desteklemişlerdir.

Hristiyanlar’a yönelik terör eylemleri her kim yapıyor olursa olsun Mısır’daki Hristiyan nüfusunu kendi içine kapatarak adeta Sisi yönetiminin muhafazasına mecbur bırakılmaktadır. Zira içeride şöyle bir algı yaratılmış durumda; “Sisi ve bu yönetim olmasa Mısır’daki İslami yapılar bizi kıtır kıtır kesecektir.” Bu sebeple içeride Kıptilere yönelik hangi cenahtan olursa olsun yapılan saldırılar, bu yapıyı içine kapanık bir hale sokarak Müslüman toplumdan soyutlamaktadır.

IŞİD’in Sufi gruplara (Ravza Camii saldırısında olduğu gibi) ve Kıptiler’e yönelik saldırısı sadece “rejimi sarsmak” mı? IŞİD’in kendisi gibi olmayan her türlü kesimlere olan düşmanlığının bunda önemli bir etkisi yok mu? Zira bazı yorumlara göre IŞİD’in Kıptilere yönelik saldırılarının ardında mezhepsel nedenler bulunmuyor. Bu ne kadar doğru?

Işid’in ve diğer şiddet içerikli selefi yapıların kendilerinden olmayan Müslümanlara yönelik düşmanlığı, gayri Müslümlere olan düşmanlıklarından daha kuvvetlidir. Bunu özellikle Suriye’deki uygulamalarda görmekteyiz. Mısır toplumu, Arap dünyası içerisinde en örgütlü Sufi topluluklara sahiptirler. Sufiler, devlet bünyesinde kurulmuş bir yapı içerisinde tescillenmektedirler. Tescilli 70’ten fazla Sufi tarikat bulunmaktadır. Şiddet eylemlerine giren tekfirci Selefi gruplar için ise Sufiler tam bir düşman yapı teşkil etmektedirler. Kıptiler’e yapılan saldırılar bu sebeple daha politik bir içerik taşımakla beraber Sufiler’e yönelik saldırılar daha mezhepsel bir niteliktedir.

Mısır’daki IŞİD varlığının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Mısır’da IŞİD ismi ile çok fazla uzun süren eylemler olmayabilir ama Mısır’da terör eylemleri son bulması imkânsızdır. İsmi değişir ama eylemler son bulmaz. Bunda özellikle Mısır’da sahip olunan servetin dengesiz dağılımı ana etkendir. Mısır’daki ekonomik kaynakların tamamı %10’dan daha az bir elit grup tarafından yönetilmektedir. Bu grup içerisinde ise özellikle Ordu en önemli yekünü oluşturmaktadır. Bu yapının değiştirilmesi gerekmektedir ve bu yapının kısa vadede değişmesini beklemek hayalperestliktir.

İkinci sıkıntılı durum ise siyasi kanalların hemen hemen tüm ideolojik yapılar için kapalı olmasıdır. Ülke siyaseti 1952 darbesinden beri askerlerin kontrolündedir ve ister İslami söylem olsun ister liberal hatta isterse sosyalist söylem, tün bunlar açısından bu kanallar kapalıdır. Siyasi kanalların kapalı olduğu bir toplumda silahlı örgütlü yapılar üzerinden si- yasi talepleri yukarıya yöneltilmesi sık görülen bir pratiktir. Bu sebeple IŞİD sonrası dö- nemde özellikle Sina Yarımadası gibi bölgelerde bu sıkıntılar devam edecektir.

Semir Yorulmaz kimdir?

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu.
Ortadoğu alanında çalışmaya başladı. Uzun süre Suriye, Mısır ve Filistin’de gazetecilik yaptı. Arap isyanları sürecini Suriye’den, 3 Temmuz darbesini Mısır’dan izledi. Ortadoğu ile ilgili yazdığı makaleler ve yaptığı çalışmalar farklı mecralarda yayınlandı.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi sayı: 7

Güncelleme Tarihi: 20 Ocak 2020, 13:31
YORUM EKLE

banner39