banner15

Misyonerlik sömürgeciliğin hizmetinde mi?

Avrupa sömürgeciliğinin Afrika tarihini silme ve yeni bir din getirme sürecinin Afrika kıtası üzerinde derin, uzun süreli etkileri oldu. Bunu anlamak için öncelikle Hıristiyanlığın kıtadaki tarihine, faaliyetlerine ve yapılarına bakmak gerekir.

Misyonerlik sömürgeciliğin hizmetinde mi?

Kenan Toprak - Fatih Durgun

Afrika kıtasının sömürgeleştirilmesi, siyasi, ekonomik, dil, din ve kültürün çok yönlü bir boyun eğdirilmesiydi.  Sömürge araştırmaları genellikle sömürgeciliğin maddi dünyası üzerindeki etkilerine odaklanır, anlam ve hafıza dünyasına yapılan saldırı genellikle dışarıda bırakılır. Bir anlamda sömürgeleştirmenin manevi yönü genel olarak sorgulanmaya çok az dahil edilir.

Afrikalıların Hıristiyanlığı ne ölçüde benimsedikleri dikkat çekicidir. Her dinin özünde, o dine inanmanın ne olduğunu tanımlayan bir dizi olay (efsane) vardır. Dolayısıyla, kolonileştirme, yerli halklara ait inanışların barbar olduğu ve bu barbarlığın üstüne çıkmak için yerli halkların sadece kolonileştirilmeleri değil, aynı zamanda sömürgecilerin mitolojisini de almaları gerektiğine ikna etmeye dayanmaktadır.

Afrika’nın Avrupa tarafından sömürgeleştirilmesinde, din merkezi bir ilke olarak kullanıldı ve her bir sömürgeleştirme biçiminin teolojisi bugün birçok Afrika devletine ölçülemez şekilde etkide bulundu. Bu nedenle, kıtadaki yaşam politikalarını tartışırken, şu anda bile, dini görmezden gelemeyiz.

Avrupa sömürgeciliğinin Afrika tarihini silme ve yeni bir din getirme sürecinin Afrika kıtası üzerinde derin, uzun süreli etkileri oldu. Bunu anlamak için öncelikle Hıristiyanlığın kıtadaki tarihine, faaliyetlerine ve yapılarına bakmak gerekir.

Misyonerlerin kıtaya gelişi

İlk Avrupalılar on beşinci yüzyılın sonunda Afrika kıyılarına vardıktan sonra  Afrika halkının Hıristiyanlaştırılmasından ziyade köle ticaretine ilgi gösterdiler.  Afrika kıtasında sömürgecilik ve misyonerlik faaliyetleri arasındaki ilişkinin doğasını belirlemek için, 1800’lerden itibaren Avrupa sömürgeciliğinin etkisini dikkate almak gerekir.

Avrupalıların kıtaya ayak basmasıyla birlikte, özellikle son iki yüzyılda Sahra Altı Afrika’nın dini manzarası Avrupa sömürge yönetiminin ve misyonerlerin etkisi altında dramatik bir şekilde değişti. Bu bağlamda sömürgeciliği, Hristiyanlıktan ayırmak zordur. Afrika kıtasında Hristiyanlık faaliyetleri sömürgeciliğin operasyonel bir stratejisiydi.  Hıristiyan Kilisesi’nin misyonerlik genişleme dönemi, on sekizinci yüzyılın sonunda Protestan girişimlerini teşvik eden Evanjelik bir canlanma hareketi ile, Anglikan ve Roma Katolik misyonlarıyla başladı.

İdeolojik gerekçe: Medeniyet getirme

Afrika kıtasında kolonileşme bölgesel sınırların ve ekonomik kaynakların genişletilmesi ile ilgili olduğu kadar misyonerlerin dini görevleri ile de ilgiliydi. On sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren artan Batı ticari nüfuzu ve Afrika’daki  siyasi hakimiyet, devasa bir Hıristiyan misyoner girişimini beraberinde getirdi. Bu girişim maddi nedenlerin ötesinde, Afrika için, ideolojik bir gerekçe gerektiriyordu. İncil’in mesajını yaymak, insanlara sosyal hizmetler sunmak, köleliğin ve köle ticaretinin bastırılması gibi nedenler misyonerlerin Afrika’ya getirilmesi için kullanılan argümanlardan sadece birkaçıydı.

Sömürgeci girişimin belirlediği en önemli argümanlar, İngilizler için, Uygarlık, Ticaret ve Hıristiyanlık (genellikle 3 C olarak bilinir) sömürgeciliğin temel nedenleriydi. Laik Fransa için bu “medenileştirme misyonu” fikrini içeriyordu.  Medeniyetsiz ve barbar olarak görülen Afrikalıları savaş, hastalık ve kıtlıktan kurtarmaları ve onları Hristiyanlığa dönüştürmek misyonerlerin görevi olarak belirlendi. Misyoner hareketinin Afrika’ya genişlemesi, Afrika halklarının medenileştirilmesi için Hıristiyan sorumluluğunun artan anlayışının bir parçası oldu. Kölelik karşıtı meselesi ve insani vicdan da misyonerlerin Afrika’ya ilgisini teşvik etmede hayati bir rol oynadı ve misyon çalışmalarına ivme kazandırdı.

Sömürüye hizmet eden Misyonerlik

Afrika misyonerlerinin ve Afrika kıtasındaki Batı siyasi seferlerinin gelmesinden önce yüzyıllar boyunca geleneksel Afrika dinleri ve İslamiyet vardı. Avrupalılar Hristiyanlık öğretilerini dünyanın diğer ülkelerinde inançsız olarak gördükleri insanlar arasında yaymanın ve dünyanın geri kalanını uygarlaştırdıklarına görevleri olduğuna inanıyorlardı. Çünkü yerli Afrika dinleri doğası gereği çoğul, ataların kutsal olarak kabul edildiği, Totem ve büyünün var olduğu çeşitli inançlara sahipti. Ayrıca misyonerler, yerlilere geleneksel öğretmenler ve şifacılar tarafından sunulanlardan daha iyi olduklarını düşündükleri Batı eğitimi ve sağlık hizmetlerini sundular. Böylece Afrika’da Batı tarzı eğitimin de temelleri Hıristiyan misyonerlerin eliyle başlamış oldu. Ancak bazıları görevlerini yerine getirirken, diğerleri Afrikalıların Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmesine yardım etti. Misyonerler bazen sömürge hükümetleriyle çatışabilirken, çoğu zaman misyonlar sömürge hükümetleri için önemli araçlardı.

David Livingstone

Misyonerler az bilinen bölgeleri ve halkları ziyaret ettiler ve birçok durumda ticaret ve imparatorluğun kaşifleri ve öncüleri oldular. Örneğin,  İskoç bir misyoner olan David Livingstone, 1840’tan beri Turuncu Nehir’in (Orange River) kuzeyinde çalışmaktaydı. 1849’da Livingstone, Kalahari Çölü’nü güneyden kuzeye geçerek Ngami Gölü’ne ulaştı. 1851 ile 1856 yılları arasında kıtayı batıdan doğuya geçerek yukarı Zambezi Nehri’nin büyük su yollarını keşfetti. Kasım 1855’te Livingstone, adını Birleşik Krallık Kraliçesi’nin adını taşıyan ünlü Victoria Şelalelerini gören ilk Avrupalı ​​oldu.

Harry Johnston

Afrika kıtasının sömürgeleştirilmesinde kilit bir figür olan Harry Johnston aşağıdaki ifadeleri misyonerlerin nasıl kullanıldığını açıklayıcı niteliktedir. “Onlar [misyon istasyonları] ülke üzerindeki tutumumuzu güçlendiriyorlar, İngiliz dilinin kullanımını yaygınlaştırıyorlar, yerlileri en iyi medeniyete sokuyorlar, ve aslında, her bir görev istasyonu kolonileşme konusunda bir denemedir.” Bu bağlamda Avrupa misyon kiliseleri sömürgeci kültürel tahakküm girişimiyle birlikte Avrupa kapitalist dönüşümü ve Afrika kaynaklarının yağmalanmasının önemli bir parçasıydı.

Misyonerlerin eğitim yoluyla etkisi

Misyonerler hedefleri uğruna faaliyetlerini birçok alanda gerçekleştirmişlerdi. Bu alanlar  kırsal alanlarda kurulan sağlık işletmeleri ki bu işletmeler kırsal alanlardaki tek sağlık kuruluşlarıydı ayrıca büyük şehirlerde kurulan hastaneler ve çeşitli kademelerde kurulmuş olan misyon eğitim kurumlarıydı. Bilindiği üzere eğitimin güçlü etki alanının farkında olan misyonerlerin en çok çalışma yaptığı alan kuşkusuz eğitimdi. Çünkü kalıcı ve sağlam bir yapıyı inşa etmeyi eğitim kurumlarından başkası gerçekleştiremezdi.

Hıristiyan misyonerlerin Afrika’daki Avrupa sömürgelerine “daha gelişmiş” Batı eğitimini getirerek Afrikalıların gelişimine katkıda bulundukları iddiasında bulunsalar da, misyon okullarının aslında yerli halklar üzerinde olumsuz etkisinin olduğuna inanılmaktadır. Misyon eğitimi yalnızca sömürge yönetimini güçlendirmekle kalmadı, aynı zamanda geleneksel toplumları zayıflatarak Batı eğitiminin kötü standartlarını uyguladı. Geleneksel toplumların zayıflaması sadece misyonerlerin çabalarının bir sonucu değil, aynı zamanda “medenileştirme misyonuna” olan inançlarının ana hedeflerinden birisiydi. “Medenileştirme misyonunun”  destekçileri Avrupalıların üstün Batı kültürü ve fikirlerini Afrika, Asya, Amerika ve Avustralya’nın “cahil” topluluklarına uygulayarak onların gelişimine katkıda bulundukları için Avrupa sömürge girişimlerinin haklı olduğuna inanıyorlardı. Eğitim yoluyla da bu inançlarını kabul ettirmeye çalıştılar.

Misyon okullarının eğitimdeki inançlarını kabul ettirme etkisiyle alakalı olarak bir misyon okulu mezununun belirttiği gibi, “Yerel tarih neredeyse tamamen göz ardı ediliyordu. Avrupa dilini üst dil olarak kabul etmemiz bekleniyordu ve bu durum eğitim kariyerim boyunca sürdürülerek pekiştiriliyordu”.  Misyon eğitim kurumları Afrikalı gençleri geçmişinden habersiz hale getirerek onların kimliklerinin ve köklerinin bir kısmını kaybetmelerine neden olmuşlardı. Bu nedenle gençler kültürlerinin aşağılık ve geri olarak kınanma saldırılarına karşı savunmasız hale getirilmişlerdi. Bir başka öğrenci Misyon eğitim kurumları aracılığıyla düzgün giyinmeyi, düzgün yemeyi, düzgün konuşmayı öğrendiklerini ve Anglo-Sakson standartlarına göre yetiştirilerek kendilerinin küçük siyah Anglo-Sakson Protestanları haline getirdiklerini belirtmiştir. Ayrıca misyonerler arasında bir mezhebin başka bir mezhep arasındaki rekabet nedeniyle eğitim daha da kötü etkilenmiş ve bu rekabet eğitimin niteliğini düşürmüştü.

Bu açıdan misyonerlerin kurdukları okullar her ne kadar İncilin mesajını yaymak ve Hıristiyanlık öğretilerini kurtuluşu arayan kalplere sunmak gibi yüksek hedeflerle çabalamış olsalar da, eğitim kurumları daha çok Batı medeniyetinin kültürel ve insani üstünlüğünü kabul ettirmiş ve Afrikalıların kimliklerini oluşturdukları tarihi geleneklerini yok sayarak sömürgeleştirilmişlerdir.

Sonuç

Afrika’daki Hıristiyan Misyonunun on sekizinci yüzyılın sonlarında başlamasından beri misyonerler bazen sömürge hükümetleriyle çatıştıkları halde, çoğu zaman sömürge hükümetleri için önemli araçlardı. Çünkü onlar sömürge güçlerinin ülkeler üzerindeki etkisini güçlendiriyorlar, İngiliz dilini yaygınlaştırıyorlar ve yerlilerin medenileşmelerine katkıda bulunuyorlardı. 15 Kasım 1884 ile 26 Şubat 1885 tarihleri arasında gerçekleştirilen Berlin Konferansı, Afrika kıtasını açık bir şekilde sömürmek adına toplandıkları bu tarihten itibaren Afrikalıların siyasi yapısına, dinlerine, kültürlerine ve dünya görüşlerine yönelik olumsuz tutumlar yoğunluk kazandı. Böylece Afrikalılar sömürge yönetimine uyum sağlamak zorunda kaldılar ve yeni işler, okullar ve yiyeceklerle birlikte günlük kıyafetlerine birçok Avrupa modasını eklediler.

Sonuç olarak Afrika’da misyonerlik faaliyetleriyle Hıristiyanlığın sömürge ilişkisi yadsınamaz bir gerçektir. Bu açıdan dinin kurtarıcı ve yol gösterici yönünün bulunduğu kadar güç devşirmek açısından toplumlar üzerinde etkileyici ve yönlendirici yönünün de bulunduğu bir gerçektir. Nitekim Avrupalılar, misyonerlik faaliyetleriyle bu etkiyi gün yüzüne çıkartmışlar ve etkisi günümüzde de devam eden sömürge ve değişimin büyük bir hızlandırıcısı olmuşlardır. 2050 yılına kadar Sahra altı Afrika’da dünyadaki Hıristiyanların neredeyse yüzde 40’ının ikamet edeceği tahminleri dahi Afrika sömürgeciliğinde dinin Afrika’nın geçmişinde büyük bir etkide bulunduğu kadar geleceğinde de aktif rol alacağını gözler önüne sermektedir. Nitekim günümüzde Batılı misyonerlerin etkisi geçmişe göre azalma göstermiş olsa da bu faaliyetler daha çok yerel misyonerler üzerinden yürütülmeye devam etmektedir.

Kaynak: Mücerret

YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48