banner15

Monopoly ile ekonomi, Yüzüklerin Efendisi ile demokrasi, Rock’n roll ile yakın çağ tarihi, robotların ahlakı

Monopoly ile ekonomi, Yüzüklerin Efendisi ile demokrasi, Rock’n roll ile yakın çağ tarihi, robotların ahlakı

İsmail Kılıçarslan

Yavuz Yiğit geldi geçen gün ofise. Türkiye’nin en iyi münazara takımlarını yöneten, bu takımlarla ulusal-uluslararası ödüller alan bir “gençlik çalışmaları azmanı.” Yaptığımız sohbetten hareketle yazacağım mesele ayrı bir mesele ama şu kadarını söylemiş olayım. Münazara olayı “çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” geyiğinden çıkalı çok olmuş. Lise öğrencileri artık münazara yarışmalarında “Türkiye NATO’dan çıkmalı mı, çıkmamalı mı?”, “robotların ahlakı olur mu, olmaz mı?”, “gen teknolojileri yararlı mı yararsız mı?” gibi meseleler müzakere ediyorlarmış yarışmalarda. Üstelik yarışmalarda hangi konuyu tartışacakları ve tartışacakları konunun hangi tarafında olacakları 15 dakika önce belli olduğu için “münazaracı” dediğin öğrencinin entelektüel gelişiminin arş-ı alada olması şartı varmış. Lise 3 talebeleri yarışmalara hazırlanmak için “uluslararası hukuk, ortaçağ felsefesi, sosyolojinin temel kavramları” gibi dersler alıyorlar diyeyim de gerisini siz anlayın. Tabii, münazara meselesinin çok sayıda uluslararası yarışması var ve bu yarışmalara katılıp ülkemizi temsil etmek epeyce bir organizasyon kabiliyeti gerektiriyor. Hal böyle olunca “münazara işinin tadını almış, dönüşünü görmüş” Gençlik Spor Bakanlığı’mıza bir çağrı yapayım: Lütfen artık kurun Münazara ve Hitabet Federasyonu’nu. Gençlerin gelişimi için muazzam bir fırsat bu zira.

Gelelim Yavuz’la yaptığımız sohbetin ek yerine.

Bugün gençlik üzerinden söz alan abilerimizin ablalarımızın tamamına yakını “vizyoner” olarak isimlendirdiğimiz kuşaklara mensuplar. Dünyayı büyük okumalarla ve ideolojik yönelimlerle ele alan kuşaklardı o kuşaklar. Oysa 2000 sonrası gençlik “misyoner” bir kuşak oluşturdu. Zihinlerini görevler üzerinden çok daha rahat ilerletiyorlar. Üstelik geçmiş kuşaklar ister istemez “var olmak ve var kalmak” yaklaşımını benimsiyorlardı. 2000 sonrası gençler ise “deneyimlemek” yaklaşımını benimsiyorlar. Bu yaklaşım yani “deneyimleme” yaklaşımı içerdiği büyük dezavantajların yanı sıra bazı önemli avantajlar da sağlıyor.

“Görevci ve deneyimci kuşak” dedik değil mi? Hadi örnekleyelim. Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri meselesinde bu gençlere duyarlılığı koca koca cümlelerle, salonlar dolusu konferanslarla veremiyorsunuz. Onun yerine “Uygur Türkleri farkındalık etkinliği” düzenleyip bizatihi gençleri de etkinliğin, hatta “oyun”un içine kattığınızda mesele değişiyor fakat. Gençler birer “Uygur Türklerinin hakkını savunan aktivist”e dönüşüyor.

Dahası var. Yavuz mesela, Tuzla ilçesi genelinde bir “kitap toplama yarışması” düzenlemiş. Sonunda küçük ödüllerin olduğu ve liselerin okul olarak yarıştığı bu etkinlik kapsamında 180.000 kitap toplanmış. Şaka değil. 180.000 kitap. Şimdi o kitaplar Şırnak’ın, Hakkari’nin, Cizre’nin kütüphanelerini doldurmuş durumda. İş “oyun”a döndüğünde iyilik kendiliğinden akan bir ırmağa dönüşmüş zira.

Eski kuşaklar için oyun, kendisine “oynaş”ın da yoldaşlık ettiği bir “boş iş” iken, şimdi gençler için oyun hayatın ta kendisi haline gelebilen devasa bir gerçeklik olarak karşımızda.

Tabii ki oyunu kimin oynadığı kadar, kimin düzenlediği de önemli. Deneyimi kimin yaşadığı kadar kimin yaşattığı da önemli… Dolayısıyla “gençleri anlamak lazım” cümlesine eşlik eden “gençler de çok anlamsız yaratıklar yahu” cümlesi iş görmüyor. Gençler, tarihin her döneminde olduğu gibi “anlamlı” ve “farklılık” isteyen bireyler. Onlara farklılığın ne olduğunu göstermeden, tanımlamadan, onları küresel kapitalizmin ürettiği devasa kültür endüstrisinin köleleri haline getirmemek için “oyuna devam etmek” gerekiyor. Hatta “oyunu kurmak” gerekiyor.

Monopoly ile ekonomi”, “Yüzüklerin Efendisi ile demokrasi”, “Rock’n roll ile yakın çağ tarihi.” Bunlar, Yavuz ve arkadaşlarının açtığı (ve maalesef pandemi dolasıyla kapatmak zorunda kaldıkları) merkezde verilen bazı derslerin isimleri.

İki şey yapabilir bence biz eski tüfekler. İlki, veriye dayanmadan, gençlerle iletişim kurmadan, “aman da gençler deist oluyor” vaveylasıyla falan gençler hakkında ahkam kesmeye devam edebiliriz. Eh, zaten yapıyoruz bunu. İkincisi ise veriye, bugünün şartlarına, gençlerin ruh hallerine uygun işler üretebiliriz. Böylelikle belki ağlamak yerine eyleme geçtiğimiz bir vasatımız olur ve belki bu sayede pek çok gencimizin “ateşten bir çukurun kenarı”ndan kurtulmasına vesile olabiliriz.

Entelektüel oyun merkezleri, sosyal girişimcilik merkezleri, iyilik ligleri, sosyal faaliyet bursları, şehir oyunları, farkındalık etkinlikleri… Cesur yeni dünyanın gençleri “deizm de çok yükseliyor hacım yaaa” safsatasıyla değil, bunlarla inşa edilir. Benden söylemesi.

Kaynak: Yeni Şafak

YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48