Ortadoğu’da Türk Kamu Diplomasisi: Değişen Politik Şartlar ve Yeni İmkanlar

Kamu diplomasi, en genel anlamda bir ülkenin dış politik çıkarlarını sert güç unsurlarına başvurmadan yumuşak güç unsurlarını kullanarak elde etmesi anlamına geliyor. Türkiye'nin Ortadoğu coğrafyasında uyguladığı kamu diplomasisinin kökenleri ise yapay bir kodlamadan ziyade doğal temellere dayanıyor.

Ortadoğu’da Türk Kamu Diplomasisi: Değişen Politik Şartlar ve Yeni İmkanlar

Cahit Tuz- Abdülsamet Günek

Türkiye’nin Ortadoğu coğrafyasına yönelik kamu diplomasisi, ‘‘Osmanlı’nın sahip olduğu siyasi sınırlar mevcut Türkiye Cumhuriyeti için doğal kültürel diplomasi alanıdır’’ anlayışı üzerinde kurulmalıdır. Ancak şu unutulmamalıdır ki bölgeye yönelik iletişim ve kamu diplomasisi eylemleri belli bir strateji ve eylem bütünlüğü içinde yürütüldüğünde başarılı olabilir.  Aksi takdirde lehimizde olan enstrümanları kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır ve beklenen müspet sonuçların alınması zorlaşır. Bunun için öncelikle Türkiye algısının bölge üzerinde ölçülmesi, bu algının yönetilip olumlu bir düzeye getirilmesi ve buna bağlı olarak Türkiye tezlerinin etkili araçlar, söylemler ve eylemler bütünlüğü içinde aktarılması önemlidir. 

Arap Ülkelerindeki Türkiye Algısı

Türkler ile Araplar arasındaki ilişkiler bin yılı aşkın bir geçmişe dayanmaktadır. İki toplum uzun bir tarihsel geçmişe ve benzer kültürel kodlara sahip iki millet olarak tarif edilebilir. Ortadoğu’daki Türkiye algısı da tarihi ve kültürel ilişkilerin seyrinden etkilenmiştir.  Bu algı,  siyasal ve sosyal konjektüre bağlı olarak değişmekle birlikte genel olarak Arap ülkelerindeki Türkiye algısının şu üç temel üzerinde şekillendiğini söyleyebiliriz.  Birincisi, Türkiye yönetim şekli bağlamında laik ve demokrat bir ülke olarak algılanmaktadır. İkincisi, bölge üzerindeki etkinliği imparatorluk mirasına atıf yapılarak anılmaktadır. Üçüncüsü, bölgenin iç dengeleri açısından Türkiye bölge ülkeleri arasında dengeleyici bir ülke olarak görülmektedir (Günek, 2011: 59).  

Meseleye Arap dünyasının perspektifinde bakıldığında da dört temel saikin ön plana çıktığını görmekteyiz. Arap dünyasının önemli düşünürlerinden biri olan Beşir Nâfi bu dört temeli Osmanlı dönemi, Kemalist miras, Soğuk savaş dönemi ve AK Parti dönemi şeklinde ele almaktadır.

Bu algılar ülkeden ülkeye değişebildiği gibi toplumdan topluma da değişebilmektedir. Türkiye’deki yekpare Arap algısına karşılık Arap dünyasındaki görüşler homojen değildir. Fikir ayrılıklarına sadece ülkeler arasında değil aynı zamanda ülkelerin içinde de görmek mümkündür. Arap dünyasında son yıllarda genellikle kabul gören ideolojik pozisyonlar, İslamcılar, liberaller, milliyetçiler ve sosyalistler, Türkiye hakkında bazen benzeşen görüşlere sahip olmaktadır. Bunlar: Türkiye’nin ifade ettiği stratejik değer, siyasal reform ve İslamcılığa yönelik tartışmalarla bağlantısı ve son olarak iktisadi açıdan taşıdığı önemdir  (Altunışık, 2013: 24). Yine Arap dünyası ile Türkiye ilişkileri değerlendirildiğinde yönetim kademesi ile toplumların Türkiye algılarını ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Zira Arap halklarının Türkiye algıları yönetici sınıfıyla ekseriyetle örtüşmez. 

Bu algının ülkeler nezdindeki değişimi ise o ülke ile kurulan ilişkiye bağlı olarak ekonomik, sosyal ve siyasal düzeyde farklılık gösterebilmektedir. Ortadoğu medyasında Türkiye algısı üzerine yapılan bir araştırmada Türkiye algısının değişimi ve temelleri şu şekilde vurgulanmaktadır: 

Türkiye’nin ekonomik imajı ticari ilişkilerinin yoğun olduğu İsrail için önemli iken Filistin için önemsizdir. Filistin için ise Türkiye’nin siyasal ve kültürel yönü önemlidir. Türkiye’nin dış politik tavrına yönelik tutumlar bir bütünlük arz etmemektedir. Ülkelerin Türkiye politikalarına gösterdiği tepkiler Ortadoğu’daki siyasal, askeri ve ekonomik büyüklüklerine bağlı olarak değişebilmektedir. Ortadoğu’da askeri ve ekonomik güçleri bağlamında önemli ülkeler olan İran, Mısır, Suudi Arabistan ve İsrail kamuoyları Türkiye’yi bölgenin etkin bir aktörü ve güç dengelerini etkileyecek bir ülke olarak görmektedir. Ekonomik ve siyasal etkileri bakımından daha zayıf olan ülkeler, çatışma ve krize muhatap olan Filistin ve Lübnan, açısından ise kimi zaman bir kurtarıcı ülke olarak görülebilmektedir (Günek, 2011: 77) 

Bu algının yönetilmesi ve uğradığı dönüşümü ölçmek özellikle de Arap Baharı sürecinden sonra zorlaşmıştır. Bu süreçle birlikte bölgede Türkiye İran ilişkileri, Suriye siyasetlerinin değişmesi dolayısıyla çeşitli sorunlar yaşamıştır. Ayrıca karşı devrim hareketlerinin yanında yer alan Suudi Arabistan ve diğer bazı bölge ülkeleriyle kriz alanları doğmuştur.  Buna karşın Türkiye’ye yönelik olumlu algının hala anlamlı bir şekilde devam ettiğini görmekteyiz. 2013 tarihli Mansur ve Gündoğan tarafından yapılan ‘Ortadoğu’da Türkiye Algısı’ başlıklı araştırmada Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolüne yüzde 60 oranında destek olduğu ayrıca, katılımcıların yüzde 64’ünün Türkiye’nin her geçen gün daha etkili haline geldiği düşüncesinde olduğu görülmektedir. Mısır ve Suriye haricinde tüm ülkelerde Türkiye’nin bölgedeki rolüne destek yüzde 60’ın üzerindedir. 

Arap dünyasının önemli araştırma merkezlerinden biri olan Arap Center for Research and Policy Studies’in Mart 2016’da yayınladığı istatistiki raporda Araplar bölgede faaliyet yürüten devletlerarasında en az rahatsızlık duydukları ülke Türkiye sonucu çıkmaktadır. ABD, Rusya, Fransa, İran ve Türkiye’nin bölge faaliyetlerinin Arap toplumunda nasıl karşılandığı sorusuna cevap arayan araştırmada, Türkiye’ye teveccühün diğer ülkelerden açık ara önde görülmektedir. Yine Arap dünyasının önde gelen mütefekkirlerinden olan Muhammed Muhtar Şankiti resmi Twitter hesabında, “Türkiye’nin kaderi Hıristiyan Batı dünyasına kuyruk olmak değil, İslam dünyasına lider olmaktır” ve “her şey aslına dönmekle kaimdir. Türkiye İslam dünyasının liderliğine dönüyor” şeklindeki ifadelere yer verdi. Yine bu bağlamda Beyrut’taki Saint Joseph Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörlüğü yapan Jana Jabbour, verdiği bir röportajında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Arap dünyasında da “Reis” olarak görüldüğünü ifade etmektedir. Farklı üç düşünce ekolünü temsil eden bu kişilerin ifade ettikleri esasında Arap sokağındaki Türkiye’nin resmini de ortaya koymaktadır. Ancak burada önemli olan husus, Türkiye’nin Arap sokağını ne kadar tanıdığı ve buna yönelik strateji ve vizyona sahip olup olmadığı meselesidir. 

Arap Baharı’nın dönüşümü ve sonrasında ortaya çıkan etkileri ise süreci bambaşka bir boyuta getirmiş ve Türkiye’nin yumuşak gücü açısından önemli sorun alanları ortaya çıkarmıştır. Arap Baharı sonrası ortaya çıkan siyasal zemin ve Türkiye’nin, süreç boyunca almış olduğu pozisyon Türkiye’nin Ortadoğu’daki algısını da etkilemiştir. Bu bağlamda Türkiye’nin yumuşak güç serüvenini bazı yazarlar ‘yükselme ve düşüş periyodu’ olarak tanımlamaktadır. 

Türkiye’ye yönelik olumlu algı geçmiş yıllara nazaran azalmakla birlikte devam etmektedir. Bu algının özellikle de Mısır, İran ve Suriye’de politik nedenler ve devam eden iç savaşa bağlı olarak azaldığı söylenebilir. Suriye krizi ve Mısır darbesi, Türkiye algısında sarsıntılara yol açmasına karşın Arap halklarındaki Türkiye ilgisi devam etmektedir (Zaki, 2014).  
2016 Arab Opinion Idex verileri ABD, İsrail, Çin ve Rusya’nın Arap dünyasındaki olumsuz algısına karşın Türkiye’nin bölgesel politikaları desteklenmektedir. Türkiye 2014, 2015, 2016 yılları arasında Filistin, Suriye, Irak, Libya, Yemen politikası Arap halkları tarafından en fazla desteklenen bölgesel güçtür.  Türkiye dış politikası, 2016 yılında yüzde yüzde 54 oranıyla olumlu görülürken, bu oran İran yüzde 18, ABD yüzde 15, Rusya yüzde 21, Fransa yüzde 29 ve Çin yüzde 40 şeklindedir. İran’ın bölgesel politikası ise yüzde 66 ile olumsuz görülmektedir. Ayrıca Arap halklarının önemli bir bölümü ABD, İran, Rusya ve İsrail’in bölgesel istikrarı tehdit ettiği görüşündedir. Bu oranlar, ABD yüzde 82,  İran yüzde 73 Rusya yüzde 69, İsrail yüzde 89 şeklinde iken katılımcıların yüzde 52’si Türkiye’nin bölge istikrarı için tehdit olmadığını belirtmekte ve yüzde 10 ise görüş bildirmemektedir (Arab Opinion Index, 2016, 2017). 
Araştırma sonuçları Türkiye’nin Arap dünyasına yönelik dış politikası, Arap hakları arasında olumlu olduğunu göstermektedir. Bölgesel ve küresel güçler içinde Türkiye’nin pozisyonunun en fazla desteklendiği görülmektedir. 

Ortadoğu’daki kaotik ortam ve politik süreçlerin belirsizliği ve Türkiye’nin politik refleksleri Türkiye’ye yönelik algının değişken olmasına neden olmaktadır. Arap Baharından sonra oluşan kitle iletişim düzleminde bilgiye erişim imkânı artmakla birlikte hala dezenformasyona açık bir düzlem bulunmaktadır. Türkiye’nin politik tezlerinin doğru ve etkili bir şekilde Arap dünyasına aktarılması, Türkiye algısının yönetilmesi stratejik iletişim yönetimine ihtiyaç duymaktadır. 

Türk Kamu Diplomasisinin Araçları 

Türk dış politikasında kamu diplomasisinin bir araç olarak kullanılması yönündeki eğilim 2000’lı yıllar boyunca artmıştır. Küresel ve bölgesel politikalardaki değişim, Türk dış politikası anlayışındaki dönüşüm Türkiye çok boyutlu ve çok araçlı bir diplomasi yürütme eğilimine itmiştir. Türk kamu diplomasi faaliyetlerinin en önemli boyutu kültür ve insani yardım diplomasisidir. Türkler ve Araplar arasındaki ortak din, coğrafya ve kültür birlikteliği Arap coğrafyasına yönelik yürütülen kamu diplomasi faaliyetlerini kolaylaştırıcı bir unsur olmuştur. Türkiye’nin bölge üzerindeki kültürel etkisi özellikle de yakın komşu bölgeler açısından geçmiş yıllara dayanmaktadır. Türk popüler kültürünün, Irak, İran, Suriye ve diğer Arap ülkeleri etkilediği bilinmektedir. Türkiye’nin bölge üzerindeki kültürel faaliyetlerinin organize ve etkili bir şekilde yürütülmesi ve karşılıklı kültürel etkinin derinleştirilmesi için kamu diplomasi faaliyetleri diğer uygulayıcı ülkeler gibi bir bütünlük içinde ele alınmaya başlanmıştır. 2010 yılında Başbakanlık bünyesinde kurulan Kamu Diplomasi Koordinatörlüğü Türkiye’nin kamu diplomasi faaliyetlerini koordine etmekle görevlendirilmiştir. Koordinatörlük, bu bağlamda diğer kamu diplomasi yürüten kurumların faaliyetlerini desteklemekle birlikte, bölgeye yönelik Akil İnsanlar Konferans serisi, gazeteci heyetleri gezileri, bölge ülkelerinden öğrenci gezileri gibi kültürel faaliyetler yürütmüştür. Türkiye’nin bölgeye yönelik en büyük kültür diplomasisi aktörü ise 2009 yılında faaliyetlerine başlayan Yunus Emre Enstitü’südür. Yurt dışında 41 kültür merkezi bulunmaktadır. Kültür merkezlerinde Türkçe eğitiminin yanı sıra, farklı ülkelerdeki eğitim kurumlarıyla yapılan işbirlikleri ile Türkoloji bölümleri ve Türkçe öğretimi desteklenmektedir. Fas, Lübnan, Mısır, Sudan, Ürdün, İran’da enstitüleri bulunmaktadır. Dil öğretiminde başarılı olan Yunus Emre Enstitüsü’nün, Alman Geothe Enstitüsü, Fransız Kültür Merkezi gibi muadilleriyle yarışması ve daha etkin olması için Çin’in Konfüçyus Merkezi gibi agresif bir büyüme stratejisi benimsemesi gerekebilir.

TİKA, Kamu diplomasisi alanında Türkiye’nin en etkili ve en eski kurumlarından biridir. Bu bağlamda kurumsal yapısı, proje ve uygulama deneyimi Türk kamu diplomasisine önemli katkılar sunmaktadır.  Yerel unsurlarla, sivil toplum ve akademisyenlerle işbirliği ve eğitim desteği, çok çeşitli sektörlerde proje ve faaliyetler uygulamaya imkân veren geniş bir faaliyet alanına sahip olması TİKA’yı güçlü kılmaktadır. Bu bağlamda TİKA, bölge üzerinde Türkiye etkisini artıran en önemli araçtır. Faaliyetlerinin kalıcı olması ve somut olması Türkiye imajını ve markasını artırmaktadır.

Türkiye insani yardım diplomasisi bakımından dünyanın en etkili ülkelerinden biridir.  Türkiye, 2015 yılında 3.2 milyar dolar ile Dünya’da en fazla insani yardım yapan ikinci ülke, milli gelire oran bakımından ise 0,37 ile Dünya’da en fazla insani yardım yapan ülke olmuştur. Türkiye, Suriye’de yaşanan iç karışıklıklar nedeniyle Türkiye’ye gelen üç milyona yakın Suriyeli sığınmacıyı misafir etmektedir. Uyguladığı açık kapı politikasıyla, Suriyelilere kucak açmaktadır. AFAD gerek Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılara gerekse de yurt dışına yönelik insani ve acil yardımda bulunmaktadır. Türkiye, deprem sonrası Afganistan ve Nepal’e, Yemen’e de ülkedeki iç karışıklıklar dolayı, Cibuti’ye sığınan Yemenlilere ve Yemen’e yönelik insani yardım faaliyetinde bulunmuştur. Yine Myanmar, Gine, Sierra Leone, Filistin, Arnavutluk, Malezya, Ukrayna ve Liberya’ya yönelik Sağlık Bakanlığı ile ortaklaşa ilaç ve tıbbi malzemeler gönderilmiştir (İnsani Yardım Raporu 2015 ).

Kamu diplomasi faaliyetlerinin boyut değiştirmesi kamu diplomasisinde uygulanan araçlarda dönüşüme uğratmıştır. Kültür ve eğitim diplomasisi, yerini özellikle de Ortadoğu bölgesinde internet ve uluslararası yayıncılığa bırakmıştır. Bu bağlamda Türkiye’nin, kamu diplomasisinde interneti ve sosyal medyayı kullanma eğiliminde olmakla birlikte yeterli bir etkide olduğu söylenemez. Bu bağlamda resmi kurumların yanında alana yönelik özel ve sivil kanalların Arapça dillerinde yayınlar yürütmesi Türkiye’nin bölge ile iletişimini daha aktif bir konuma getirebilir. Ayrıca TRT Arapça’nın, BBC’nin kullandığı yöntemle bu ülkelere yönelik dil öğrenme portalları açması, Türk kültür diplomasisine olumlu katkılar sunabilir. Sosyal medya mecralarını kullanım tercihleri de önemlidir. 2016 Arab Oponion Index verileri Arap halkları içinde en popüler sosyal medya mecrasının Facebook olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin genel halk kitlelerine ulaşmak için Facebook’u, özel hedef grupları olan politika yapıcılar, entellektüeller, gazetecilere ulaşmak için ise Twitter’ı kullanması daha sağlıklı olabilir. Esasında Arap Baharı süreciyle birlikte ülkemize göç etmiş son derece önemli bir Arap entelijensiyası bulunmaktadır. Doğru stratejilerle ilgili kişiler değerlendirilebilirse yıllarca elde edilemeyecek büyük bir potansiyelin hazır olduğu görülecektir. Ancak şu ana kadar uygulanan politikalara bakıldığında anı kurtarmanın ötesine geçebildiğini söylememiz mümkün değildir.

TRT El Arabia 

Türkiye’nin, Ortadoğu’ya yönelik kitle iletişim yayıncılık tecrübesi yeni sayılmaktadır. Amerika, İngiltere ve Fransa’nın bölgeye yönelik yayınlarının tarihi ise eskiye dayanmaktadır ve önemli ağlara sahip bulunmaktadırlar. İran El-Alem, Suudi Arabistan sermayesi ile Birleşik Arap Emirlikleri’nden El-Arabiya, İngiltere BBC Arapça Servisi, ABD, CNN Arapçanın yanında, El-Mustakbel ve El Hurra, Rusya El- Yevm kanalıyla ve Fransa’da France 24 Arabic ile bölgesel yayıncılık yapmaktadır. Özellikle de ABD’nin Uluslararası yayıncılığı koordineli bir şekilde kamu diplomasisinin etkili bir unsuru olarak kullandığı görülmektedir.  Amerika’nın kamu diplomasisi konusunda Enformasyon Ajansı (USIA) ile birlikte önemli bir kuruluşa da Uluslararası Yayın Birliğidir (BBG). BBG, 61 farklı dilde yayışın anahtar sağlayıcısıdır. 226 milyonluk bir hedef kitleye seslenmektedir. Profesyonel yayın anlayışıyla hareket eden BBG, dünya genelinde haber, enformasyon ve tartışma programları dağıtmaktadır. BBG, altında faaliyet gösteren Ortadoğu Yayın Birliği (MBN)  Radio Sawa ve Al-Hurra televizyonunu kapsamaktadır (White House Report, 2008: 11).

Büyük ve orta ölçekli ülkelerin, Ortadoğu bölgesine yönelik uluslararası yayıncılık yatırımlarının planlı bir şekilde yapıldığı, kamu diplomasisi ve ülke çıkarının bir aracı olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye’nin bölgede etkin bir ülke olma ve etkili kamu diplomasisi faaliyetleri yürütme açısından bölgeye yönelik kitle iletişim yayıncılığı yapması önemlidir.
TRT El Arapça, 2010 yılında TRT Arapça adıyla açılmış 2015 yılında ise kanalın adı TRT El Arabia olarak değiştirilmiştir. TRT El Arabia Türkiye’de Arapça konuşan ülkeleri de kapsayacak şekilde Nilsat, Arapsat, Bilsat ve Türksat üzerinden çok geniş bir izleyici kitlesine hitap eden bir yayın kanalı olarak kurgulanmıştır. TRT El Arabia’nın yayın kitlesi 22 Arap ülkesini kapsamakta ve 350 milyonluk seyirci kitlesine ulaşmaktadır. TRT El Arabia’nın yayın amacını ve ilkelerini kurucu koordinatörü Sefer Turan şu şekilde izah etmektedir; 

“Baştan beri haber kanalı kurmak düşüncemiz olmadı. Türkiye’nin anlatacağı, tanıtacağı çok şeyi var. Söyleyecek sözü var.  Bizim kültürümüz var, sanatımız var, magazinimiz var, siyasetimiz var, yani hayatın bütün alanları. Haber kanalı formatında bunları yansıtmamız mümkün olmazdı.  Bir de şunu düşünmek lazım; bugün Arap dünyasında habercilik açısından bir boşluk var mı, yok mu? Sonuçta biz genel izleyiciye hitap edeceğiz. Temel hedefimiz, her eve girmek. Yayınlarımızı uydudan evlere indirmek istiyoruz, uydu da kalsın istemiyoruz. Habercilikte bu açından bir boşluk olduğunu söylemek çok zor. Çünkü gerçekten çok iyi habercilik yapan El Cezire gibi, El Arabia gibi hem uluslararası hem de ulusal yayınlar var.  Dolayısıyla, haber dışındaki boşluğun daha önemli olduğunu düşünüyoruz (Turan, 2010).”

Büyük umutlarla yayın hayatına başlayan TRT Arapça Türkiye’nin son dönemde özellikle Arap dünyasına yönelik uygulamaya koyduğu en önemli açılımlardan biridir. Geç de olsa atılmış bu olumlu adımın büyük bir önem taşıdığı yadsınamaz bir gerçektir. Ancak kanalın açıldığı günden bu yana izlediği yol ve aldığı neticelerin değerlendirilmesi son derece önemlidir. Bu bağlamda TRT Arapça ile ilgili Arap dünyasında dillendirilen şu eleştirilere kulak asılması gerekmektedir. 

TRT Arapça Nisan 2010’dan beri Arap dünyasına yayın yapmaktadır. Ancak bu durum birçok soruyu da beraberinde getirmektedir. Örneğin; TRT Arapça ne kadar başarılıdır? Araplar nezdinde ne kadar kabul görmektedir, nasıl algılanmaktadır? Yayın akışında planlanmış ve üzerinde çalışılmış bir yol haritası var mıdır? Bu haliyle kanal Türkiye’ye ne kadar hizmet etmektedir? Tam olarak amacı, vizyonu ve misyonu belirlenmiş midir? Arap dünyası ile ilişkilerin geliştirilmesinde ne kadar etkilidir? Sadece Arapça yayın yapan bir kanalımız da olsun diye kurulmuş bir kanal mıdır? Yayın politikaları üzerine ne kadar düşünülmektedir, bu politikaları kimler şekillendirmektedir? Sadece Arapçayı bilen değil Arap dünyasını da hakiki anlamda yakından tanıyan bir danışma kurulu var mıdır? Varsa bu danışma kurulu kimlerden oluşmaktadır, ne sıklıkla toplanmaktadır; bu anlamda kurumsallaşmış bir yapı var mıdır, yok ise neden yoktur?

Bütün bu sorular, detaylı bir şekilde üzerinde düşünülmesi gereken sorunlar olduğuna işaret etmektedir. Aşağıda ifade edilenler, bütün bir Arap dünyasına genellenemez ancak var olan bazı temel sorular kapsamlı bir araştırmayı gerekli kılmaktadır. TRT Arapça bağlamında kaş yapmaya çalışırken göz çıkarma ihtimali, üzerine yoğunlaşılması gereken önemli bir noktadır. Arap dünyasından entelektüeller ile yapılan görüşmeler doğrultusunda TRT Arapça hakkında ortaya konan fikirler, Türk-Arap ilişkilerinin gelişmesini isteyenleri ciddi anlamda hayal kırıklığına uğratmakta, hatta endişeye sevk etmektedir. Özellikle Arap dünyasındaki İran etkisinin farkında olan Araplar, TRT Arapçayı kıyasıya eleştirmektedirler.  Bu noktada hazırlanan programlarda sadece belli isimlerin yer alıyor olması, kafalarda soru işaretleri oluşturmaktadır. Artık konuşulan konuların da tekrara girmeye başlaması ayrıca rahatsızlık uyandırmaktadır. Türkiye’de Arapça ile ilgili çalışma yapan onlarca insan bulunmaktadır. Bu insanların da TRT Arapça’ya katkı sağlamaları için bir çalışmanın neden yapılmadığı merak edilmektedir. Yaşanan problemlerin Türkiye’de Arapça bilen insan sayısının az olmasından ya da maddi sıkıntılardan kaynaklandığı birer savunma argümanı olarak ortaya konulabilir. Ancak bu tür bahaneler yapılan hataları meşrulaştırmayacağı gibi çok da geçerli değildir. Türkiye’de Arapça bilen uzman konusunda ciddi bir sıkıntının olduğu bilinen bir gerçektir, ancak bu sadece birkaç kişi ile işlerin yürütülmesini haklı kılmamaktadır. TRT’nin maddi imkânsızlıklardan dolayı sıkıntılar yaşadığı da öne sürülebilir ancak mesele maddi mevzularla sınırlandırılabilecek bir mesele değildir. Bu anlamda programlar üzerinde daha fazla kafa yorarak içerikleri daha etkin hale getirilebilir. Özellikle haber ve tartışma programlarına her defasında aynı isimlerin çıkarılması yerine farklı isimlere de yer verilmesi maddi olarak ilave bir maliyet oluşturmayacaktır. Ama bu tip küçük müdahaleler dahi Araplar nezdinde ortaya çıkan olumsuz algının kırılması yolunda büyük aşama kaydedilmesini sağlayacaktır. Simültane tercüme imkânı daha aktif kullanılarak Türk uzmanların daha yoğun olarak programlara katılımının gerekliliği sıklıkla ifade edilmektedir. Bu açıdan Arap dünyasının farklı ülkelerinden Türkiye dostu entelektüellerle yapılan görüşmeler, TRT Arapça ile ilgili olarak ciddi bir memnuniyetsizliğin olduğunu ortaya koymaktadır. Malum olduğu üzere Rusya, İngiltere ve İran gibi Arap olmayan ülkelerin de Arapça yayın yapan kanalları bulunmaktadır. TRT Arapça bu kanallarla karşılaştırıldığında oldukça yetersiz ve amatör bulunmaktadır. 

Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Türkiye, Araplara hitap edecek bir Türk kanalı açmıştır, fakat sonuç itibariyle Araplar bu kanalın, yetersiz ve boş bir çaba olduğu düşüncesindeler. Ne yazık ki böyle bir sonuç ortaya çıkmıştır ve bu algı her geçen gün güçlenmektedir.

Sonuç olarak, Görünen o ki TRT Arapça ile ilgili olarak bazı hayal kırıklıkları ve endişeler mevcuttur. Bu anlamda Arap dünyasında TRT Arapça’nın nasıl algılandığı, ne dereceye kadar etkili olduğu konusunda kapsamlı bir araştırmanın yapılması gerektiği çok açıktır. Bu çerçevede yapılacak geniş katılımlı bir kamuoyu araştırması, TRT Arapça’nın yayınları konusunda eksikliklerin ya da olumlu noktaların neler olduğu ve daha sağlıklı bir yayın politikası için neler yapılması gerektiği sorularına somut cevap oluşturacaktır. Geniş kapsamlı bir araştırma yapılamasa bile Türk dostu Araplardan oluşan entelektüel bir grubun fikrinin alınması elzem görünmektedir. 

Türk Dizileri ve Popüler Kültür Ürünleri

Günümüzde iletişim ve diplomasinin önemli bir boyutu da popüler kültür ürünleridir.  Askeri ve ekonomik gücün sert gücünün yanında daha yumuşak yöntemlerle başka bir milletin kalbini kazanmak ve o ülke hakkında olumlu kanılar elde etmek mümkündür. ABD’nin kültürü bir çeşit kamu diplomasi aracı olarak ustaca kullandığı görülmektedir. Soğuk Savaş boyunca ABD, sinema ve popüler kültür unsurlarını rakibi Sovyetlere ve Sosyalist Bloğa karşı ustaca kullanmış ve kültür ihracında bulunmuştur. Bir çeşit kültürel emperyalizm olarak da tarif edilebilecek bu kültür ihracının kitle üzerindeki etkisi ise tartışma konusu olmuştur. Kültürün bir çeşidi olan bu durumu Adorno, ‘bir kültür endüstrisi ve kitlelerin aldanışı olarak aydınlanma olarak tarif etmektedir. Ona göre, bu çeşit bir kültür, günümüzde her şeye benzerlik bulaştırır. Filmler, radyo ve dergiler bir sistem meydana getirir. Bu alanların her biri kendi içinde ve hep birlikte söz birliği içindedir. Siyasal karşıtlıkların estetik ifadeleri bile bu çelikten ritme hevesle uymakta birleşir (Adorno, 2007).

Türkiye’nin Arap dünyası ile kuracağı kültürel etkileşim ise kültür emperyalizmin ötesinde uzun süren bir tarihsel birliktelik ve benzer kültürel özelliklerin etkileşimi olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda Türkiye’nin Arap coğrafyasındaki kültürel etkisi akademik çalışmalara da konu olmuş popüler bir konudur.  Özellikle de sinema ve pembe diziler üzerinden yürüyen popüler kültür unsurları Arap dünyasında yankı uyandırmıştır. Sinema ve dizi ihracatı ticari olarak da bir endüstri haline gelmeye başlamıştır. Türk dizi ve sinemasına yönelik bu ilginin Türkiye algısını nasıl etkilediği ve dış politika üzerindeki etkileri ise ölçülmesi zor bir alanı oluşturmaktadır. Bu diziler, emperyal bir amaçla Ortadoğu coğrafyasına yönelik üretilmiş dizi ve filmler değillerdir. Hedef kitle olarak Türkiye seyircisi esas alınarak üretilmekte ve daha sonra küçük uyarlamalarla Ortadoğu ve diğer coğrafyalara ihraç edilmektedir. Örneğin Muhteşem Yüzyıl dizisi Kuzey Irak’ta Sultan’ın Kadınları adıyla ve filmde de ‘Sultan’ adıyla yayınlanarak hareme vurgu yapılmakta ve Türkiye ile uzak bir coğrafya ve kültüre sahip Latin Amerika için oryantal bir fantezi arayışına hitap etmektedir (Atay, 2014). Buna karşın Türk dizilerinin Arap izleyicisi için oryantal ya da tarihi bir göndermenin ötesinde anlamlar içerdiğini söyleyebiliriz. Türkiye’de ‘Gümüş’ adıyla yayınlanan, Arap dünyasında ise ‘Noor’ ismiyle 30 Ağustos 2008’de gösterime giren bir dizinin son iki bölümü Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde 85 milyon kişi tarafından izlenmiştir. Bunların 50 milyonu kadın seyircilerdir. Türk dizileri 2008’de yayınlamaya başlayan MBC yaklaşık olarak 20 dizi yayınlamıştır. Diğer dizilerse Abu Dabi TV ve Dubai TV gibi Arap kanallarında yayınlanmıştır  (Zayed, 2013: 35). 

Arap medyasına yansıyan haber, karikatür ve analizlerde Türk dizilerinin çok popüler olduğu net olarak anlaşılmaktadır. Bazılarına göre Napolyon’un Mısır hamlesine benzetilen Türk dizileri, yeni bir Batı saldırısı ya da “bir kâbus” olarak da nitelendirilmiştir. Özellikle dizilerin içeriği ve sunuluş tarzı ciddi eleştirilerin de hedefi olmuştur. Bunun yanında dizilerin popülerlik nedenleri arasında ise Türk kültürünün Arap kültürüne benzerliği, Arap toplumlarının özgürlükten ve demokrasiden yoksun ve ciddi ekonomik sorunlarla da karşı karşıya olduklarından Türk dizileri yalancı bir cennet sunmaktadır. Zayed Mohammed, dizilerin Arap dünyasında bu denli etkili olmasını şu şekilde ifade etmektedir. “Özellikle 1980’lerden sonra Arap dizilerinin, en çok da Mısır ve Suriye dizilerinin, içinde bulunduğu sanatsal gerileme karşısında, Türk dizilerinin sosyal, dini ve politik açıdan Arap dünyasında, özellikle gençler ve kadınlar için, önemli bir rol oynadığı şüphesiz. Arapların çoğu Türkiye’yi modern çizgileri olan Müslüman bir ülkenin harika modeli olarak görüyorlar” (Zayed, 2013).  

Lisa Anderson (2012), ise Türk dizilerinin ABD’deki Kamu diplomasisi faaliyetlerinden daha etkili bir işleve sahip olduğunu iddia etmektedir. Ona göre,  ABD hükümeti hala kamu diplomasisinin değişim öğrencileri ve Arapça konuşabilen, ABD’nin bölgedeki dış politikasını televizyon kanallarında anlatmaya çabalayan birkaç diplomattan ibaret görmektedir.  Buna karşın Türkiye ‘yıldızların gücüne dayanarak’ Arap toplumunun gönlünü fethetmektedir. “Arap dünyasını kasıp kavuran bir kaç tane iyi görünümlü sarışın ve esmer Türk film yıldızlarından bahsediyorum. Arap dünyası Türkiye’yi kucaklıyor ve oturma odalarının kapılarını açıp Türkiye’de bile çok beğenilmeyen ikinci sınıf Türk pembe dizilerinin 140’tan fazla bölümünü izlemek için televizyonlarının karşısında toplanıyorlar (Anderson, 2012).”  Türk dizilerinin özellikle de Arap Baharı öncesinde Ortadoğu bölgesinde oldukça etkili olduğu söylenebilir. Bu etki çeşitli kültürel ve yapısal nedenlere dayanmaktadır. Dizilerin kaliteli yapımcılığı, farklı ve etkili hikâye sunumu Arap toplumunun ilgisini çekmektedir. Bununla birlikte diziler Araplar için modern ve seküler bir dünyaya kapı aralamaktadır. Türk dizileri ve sinema sektörünün Arap Baharı sürecinden sonra etkisi ise daha kısıtlı kalmıştır. Gerek Ortadoğu’nun politik yapısının bozulması gerekse ortaya çıkan yeni etno-sekter temelli bölünmeyle bu dizilerin, stabil olmayan bir coğrafyada Türkiye algısına yönelik olumlu etkisi azdır. Fakat bu diziler birer yumuşak güç unsuru olarak Türkiye’nin imajına yönelik olumlu katkılar yapmaya devam etmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin bu sektörü canlı tutarak Arap dünyası ile diziler, sinemalar ve çeşitli popüler kültür ürünleriyle iletişim kurması önemli bir faktördür. Özellikle son dönemlerde TRT tarafından yayınlanan diziler gerek içerik bakımından gerekse seküler görüntüyü kırmak adına önemli işlevler görmektedir. Burada esas olan Arap dünyasına servis edilecek dizilerin belli kontrollerden geçmesi durumudur. Bu bağlamda Diriliş Ertuğrul dizisinin Arap Dünyasında gördüğü rağbet, seküler anlayışın dışındaki çalışmaların da yüksek oranda kabul gördüğü gerçeğidir.

Cahit Tuz kimdir? 

2012'de İstanbul Üniversitesi Arap dili ve edebiyatı bölümünden mezun oldu. Marmara Ünv. Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Yüksek Lisans Öğrencisidir. TBMM'de Milletvekili danışmanlığı ve Başbakan yardımcısı danışmanlıkları yaptı. 2014'te Başbakanlık basın ve halkla ilişkiler müşavirliğine atanan Tuz, bu görevinin yanı sıra İstanbul merkezli şarkiyat araştırmaları merkezi başkan yardımcılığını da yürütmektedir.  

Abdülsamet Günek kimdir? 

Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi iletişim Fakültesinde, iletişim bilimleri alanındaki yüksek lisansını “Ortadoğu’da Türkiye’nin Yumuşak Gücü ve Kamu Diplomasisi Uygulamaları” alanında tamamladı. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü iletişim Bilimleri alanında doktora tezini yürütmektedir. Günek’in akademik ilgi alanları, kamu diplomasisi, yumuşak güç, Ortadoğu, küresel iletişimi iletişim stratejileri ve siyasal iletişimdir.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi Sayı: 2


 

YORUM EKLE

banner33

banner37