Singapur’da küresel güvenlik tartışmaları - Mehmet Özay

Singapur’da küresel güvenlik tartışmaları - Mehmet Özay

Mehmet Özay

Singapur bu ayın başında, Shangri La diyalog toplantılarının 18.sine ev sahipliği yaptı. Küresel güvenlik işbirliği zirvesi olarak anılan toplantılar 40 ülkeden, başta savunma bakanları olmak üzere üst düzey delegelerin katıldığı toplantılarda dünya güvenlik gündemini meşgul eden konular ele alındı.

İçinde bulunduğumuz yüzyıla “Asya yüzyılı” adını veren düşünce yapısının veya küresel aklın, bunun içeriğini doldurabileceği mekânlardan belki de en cazibe merkezi olan Singapur’u toplantı merkezi olarak seçmesi bir rastlantı değil. Ve bu anlamda, bugün 18.cisi gerçekleştirilen toplantıların anlamlı bir gelenek oluşturduğu söylenebilir.

Toplantıların bir Ada ülkesi olan Singapur’da gerçekleştirilmesi, başbakanı Lee Hsien Lhoong’un da dikkat çektiği üzere, dünya devleri karşısında küresel güç olmayan küçük devletlerin neler yapabileceğine dair bir örnek teşkil ediyor.

Güvenlik tehdidi artışı

Toplantıların yapıldığı Ada devleti Singapur’dan hareketle, görüşmelere konu olan sorunların başında Kore Yarımadası’nda nükleer tehdit ve Güney Çin Denizi’nde teritoryal haklar gibi konular geldiğine kuşku yok.
Bununla birlikte, Hint Okyanusu, Arap Yarımadası, Doğu Akdeniz, Doğu Avrupa ve NATO şemsiyesi altındaki Avrupa ile son dönemde İran üzerinde yeniden belirginleşmeye başlayan baskılar gibi çeşitli bölgelerdeki irili ufaklı güvenlik konuları da gündemde yer aldı.

Bu çerçevede, ilgili ülkeleri ve bölgesel yapıları tehdit algısı ile yaşamaya ve bunun zorunlu bir sonucu olarak silahlanmaya zorlayan ise, uluslararası sisteme hakim kayda değer belirsizlik ve kırılganlığa dikkat çekiliyor.
Örneğin, Avrupa Birliği gibi, barış ve güvenliği tesis ettiği kanaati oluşturan ve bu değerleri dünyada farklı bölgele ihraç etme çabası sergileyen yapının bile, son dönem gelişmeler çerçevesinde köklü NATO çatısı bünyesinde yeni bir askeri yapılanmaya zorlanıyor.

ABD’de Donald Trump yönetiminin NATO üyesi ülkelere bu konuda yaptığı baskıya en son örnek, savunma bakanlığı görevini vekaleten yürüten Patrick Shanahan’ın Singapur’daki toplantılarda yaptığı açıklama oldu. Shanahan, Asya’dan Avrupa’ya kadar ABD müttefiklerinin savunma harcamalarında üzerlerine düşeni yapmaları konusundaki çıkışı, belki de en çok AB’yi ilgilendiriyor. Bu anlamda önümüzdeki dönemde 288 milyar Dolar ile 357 milyar Dolara karşılık geleceği belirtilen askeri alt yapı artırımı beklentisi tehdit algısının boyutlarını göstermesi bakımından oldukça önemli.

Toplantıların bir diğer önemi, söz konusu bu kırılganlıktan doğan sancılı bir dönemden geçtiğine kuşku olmayan dünya düzeninin, başta güvenlik eksenli olmak üzere yeniden nasıl yapılandırılabileceği üzerinde çeşitli görüşlerin ortaya konmasına imkân tanımasıdır. Bu konuda, özellikle Singapur başbakanı Lee Hsien Lhoong’ın açılış konuşmasında dile getirdiği bazı hususlara aşağıda kısaca değineceğim.

Soğuk Savaş sonrası huzur ihtimali

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle dünyanın diğer bölgeleri gibi Doğu ve Güneydoğu Asya’ya barış ve huzur geleceği yönündeki olumlu atmosfer, giderek yerini risklerle dolu zorlu bir sürece bıraktığı konusunda ortak bir kanaat hakim.
Soğuk Savaş döneminin bitmesiyle birlikte küreselleşme düşüncesinin sadece akademi dünyasında değil, pratikte ulusal ve bölgesel bağlamları ile uluslarötesi kurumlar boyutunda bir imkân olarak ortaya konmasından pek fazla süre geçmemiş olmasına karşılık, bugün tehdit algısındaki artış gündemi belirliyor.

Öyle ki, artık Soğuk Savaş yıllarının geleneksel meydan okumaları ve tehditleriyle kalmayan, üstüne üstlük iklim değişikliğinden siber teknoloji gibi yeni ve/ya bir başka adlandırmayla geleneksel olmayan tehdit yapılarının ortaya çıkması, kendini sadece küresel güç olarak gören ülkeleri değil, dünya kamuoyunu doğrudan bağlayıcı bir nitelik arz ediyor.

Singapur faktörü

Shangri La toplantılarının açılış konuşmasını yapan Singapur başbakanı Lee Hsien, içinde bulunduğumuz dönemi ele alırken rasyonel bir şekilde ortaya koyduğu tarihi referanslarla günümüz aktörlerinin ortak barış ve kalkınma hedefiyle ne tür politikalar izlemeleri gerektiğine dikkat çekti.

Başbakan, bu söylemi ile aynı zamanda bu bölgenin, yani Güneydoğu Asya’nın küresel barış ve kalkınma için niçin bu denli önemli olduğunu da kanıtlama iddiası taşıyordu. Bu anlamda, Başbakanın belirttiği üzere toplantıların Singapur’da gerçekleştirilmesi, dünya devleri karşısında küresel güç olmayan küçük devletlerin neler yapabileceğine dair bir örnek olmasıyla da önemliydi.

Lee Hsien, toprağı bol olsun babası Lee Kuan Yew’ı aratmayacak şekilde günümüz küresel sorunlarının odağındaki iki ülke yani, ABD ve Çin ilişkilerini ve bunun neden olduğu küresel yansımaları değerlendirirken oldukça eleştirel bir dil kullanması dikkat çekicidir.

Yukarıda zikredilen ve temelde teritoryal egemenlik sahaları üzerindeki anlaşmazlıklar, nükleer güç tehditleri gibi alanlarla birlikte, ABD-Çin arasında aktif olarak neredeyse bir yıla varan ticaret savaşları da, güvenlik şemsiyesi altında yer alan ve/ya doğrudan ilintili parametrelerden biri olarak değerlendirilmesi gerekiyor.

Tek kutupluluktan çok kutupluluğa

Başbakan Lee Hsien’in konuşmasında tek kutupluluk ile çift kutupluluk ikileminden öte, çok kutupluluk söylemini dillendirmesi aslında, söz konusu bu iki gücün dünyadaki farklı güç alanlarıyla ilişkilerini yapılandırması konusunda kayda değer bir öneri anlamı taşıyordu.

Bu anlamda, Lee Hsien küresel aktörleri salt ABD ve Çin ile sınırlandırmıyor. Aksine bunlara Japonya ve Avrupa Birliği gibi iki önemli ekonomi bloğunu da ekleyerek küresel ekonomi ve güvenlik bağlamlarında çoklu aktör teorisi diyebileceğimiz bir bakış açısını dile getiriyor.

Bu çerçevede, askeri riskleri minimalize edecek ve küresel ekonominin sürdürülebilir gelişmesine olanak tanıyacak ekonomi birlikleri hakkındaki görüş yine dile getirildi. ABD’de Barack Obama döneminin ürünü olan Trans Pasifik İşbirliği Anlaşması (TPPA), 2016’dan itibaren Donalt Trump eliyle sonlandırılırken, başta Singapur ve Japonya olmak üzere küresel ekonominin belirlediği koşullarda önemli aktörler olarak öne çıkan ülkelerin TPPA’yı yeni bir
yapılandırmayla hayata geçirme projesi halen potansiyel bir değer olarak ortada duruyor.

Trump yönetimi siyasi çabasının büyük bir bölümünü, içinde ekonomi ve ticaret alanı kadar, Güney Çin Denizi örneğinde olduğu gibi çeşitli küresel suyolları üzerinde bazı ülkelerin egemenlik iddiasında bulunması nedeniyle ulusal güvenliğini tehdit eden unsurlarla mücadeleye adarken, son üç yılda gelinen noktada küresel tehdit algısının ABD’den başlayarak genişleme gösterdiği de bir gerçek.

Bu gelişmenin neden olabileceği olumsuzlukların önünü almaya yönelik olarak Başbakan Lee, ABD ve Çin’e düşen sorumlulukları hatırlatırken, küresel ekonominin bölünmüş bir yapı sergilemesinin tüm ülkeleri etkileyecek bir felaket olarak değerlendiriyor.

Sorunlara gerçekçi yaklaşım

Kimileri, Singapur başbakanının bu söylemini büyük çaplı teritoryal anlaşmazlıklara konu olmayan, küçük bir Ada ülkesinin pembe rüyalar görmesi şeklinde değerlendirebilir. Ancak unutulmaması gereken bir husus var ki, sömürgecilik süreçlerinin önemli bir aşamasında, 1819 yılında atıl bir balıkçı köyünden küresel sermayenin önemli saç ayaklarından biri haline gelmeye başlayan Singapur Adası’nın salt kendinden ibaret bir siyaset ve ekonomiden ibaret değil.

Bağımsızlıktan yakın geçmişe kadar Lee Kuan Yew gibi bir zekânın oluşturduğu siyaset ve ekonomi yapılaşması, Ada toplumunu kendi ayakları üzerinde durmasını sağlarken, Çin’den ABD’ye ve Avrupa Birliği’ne kadar çeşitli ülke siyasetçilerini küresel barış ve ekonomik işbirliğine davette önemli yol haritası çizdiğini unutmamak gerekir.

Bu bağlamda, Singapur küçük bir ülke olsa da, küresel aktörlere hitap edebilecek entelektüel ve bilimsel kapasitesi ve tarihsel hafızası olan bir ülke olduğu unutulmamalı.

Güncelleme Tarihi: 10 Haziran 2019, 10:01
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35