banner15

Trump Doktrini

Trump Doktrini

Michael Anton

ABD Başkanı Donald Trump göreve geleli 2 yıl oldu fakat hâlâ kendisinin dış politikasıyla ilgili halkta bir kafa karışıklığı söz konusu. Bazı eleştirmenler bu kafa karışıklığının faturasını başkanın sözde anlaşılmazlığına kesiyor. Fakat, başkanın tweetleri hakkında ne düşünülürse düşünülsün, dünyaya yaklaşımının kökenleri, çizgileri ve ayrntılarını ortaya çıkaran bazı konuşmalar yaptı kendisi. 

Bu kafa karışıklığına getirilebilecek daha basit -ve daha kesin- olan bir açıklama ise, Trump’ın dış politikasının yaygın biçimde kabul edilen bir isminin henüz olmaması. İsimler, fikirlerin seçilip sınıflandırılmasına ve herkesin bildiği şeylerin boş yere detaylandırılmasından kaçınmamıza yarar. Fakat eski bir felsefik argümanı deşecek olursak: İsim her şey değildir. Aslolan altta yatan olgudur, isim sadece stenografidir. Fakat; ABD dış politikası müessesesi – mevcut ve önceki yetkililer, uluslarası ilişkiler hocaları, düşünce kuruluşların temsilcileri ve köşe yazarları- isimleri koltuk değneği olarak kullanıyorlar. İnsanların isimlere kutsal kategoriler muamelesi yapıyor, henüz isimlendirilmemiş şeyleri anlamlandıramıyorlar.

Trump’ın yeni muhafakar ya da paleo-muhafazakâr olmamasıyla beraber ne geleneksel gerçekçi ne de liberal enternasyonalist olmaması bitmez tükenmez bir kafa karışıklığına yol açtı. Aynı şey, tecritçilik ya da müdaheleciliğe bir eğiliminin olmaması için de geçerli. Trump sadece bir güvercin ya da şahin değil. Trump’ın dış politikası bu saydığım kategorilerin hiçbirine girmezken bunların hepsinden yararlanıyor.

Fakat Trump’ın tutarlı bir dış politikası var: Trump Doktrini.Yönetim bu doktrini “prensipli realizm” olarak adlandırıyor. Durumu tam ifade edemese de bu fena bir tanım değil. Mesele, tıpkı diğer başkanlık doktrinleri gibi, Trump Doktrininin de iki kelimeyle özetlenememesi. (Mesela Monroe, Truman ya da Reagan Doktrinlerini birkaç kelimeyle kendi kendinize açıklamaya çalışın ve bunun imkansızlığını kendiniz görün.) Fakat Trump, buna birçok kez açıklama getirdi. Kasım 2017’de Da Nang Vietnam’da düzenlenen Asya-Pasifik Ekonomik İş birliği CEO Zirvesi’nde yaptığı konuşmada -belki de kendisinin en çok gözden kaçırılmış ve üzerinde en az durulmuş olan bu konuşmasında- dış politikaya yaklaşımını Oz Büyücüsü’nden yaptığı bir alıntıyla özetledi: “Ev gibisi yoktur.” Ondan iki ay önce, BM Genel Kurulu’nda konuşurken “uluslar için büyük uyanışa” değinerek aynı konunun üzerinde durmuştu.

Trump, her iki durumda, sadece o an olup biten, yani dünyanın neredeyse her köşesinde, fakat bilhassa Avrupa ve ABD’de vatansever ve milliyetçi hissiyatın yeniden güçlenmesini dile getirmiyordu. Aynı zamanda, bunun olumlu bir trend olduğunu açık sözlülükle belirtiyordu. Hâlâ bu yolda olan ülkeleri, aynı şekilde devem etmeleri ve henüz bu yolda olmayanların da yüreklendirilmesini teşvik etti.

Başkanın dış politikasıyla ilgili daha tanıdık olan “Önce Amerika” ifadesi, daha çok tarihi sebeplerden ötürü lekelenmiş bir söylem. Fakat ifadenin kendisi mantıkî olarak neredeyse itiraz edilemez. Zaten bir ülkenin dış politikasının amacı önce kendi çıkarları, vatandaşlarının çıkarları dışında nedir ki?

Çok az ülke sadece çıkarlarının dışında hareket eder. Aslında, ülkeler bazen kendi çıkarlarına karşı şeyler yaparlar. Örneğin, mültecileri kabul etmek, bir ülkenin çıkarları doğrultusunda nadiren yapacağı zar zor anlam verilebilir bir hamledir. Fakat, liderleri tahliye edilmiş insanlara kucak açmanın daha yüce bir iyiliğe hizmet ettiğini belirttiği için bazı ülkeler bunu yapıyor.

Bununla birlikte, bireylerin kendilerini başkası için feda ettikleri gibi, milletlerin başka milletler için kendilerini feda ettikleri görülür şey değildir. Thomas Hobbes bu anlamda yol gösterici bir şey söyler: Bütün ülkeler doğal olarak birbirine karşı yaşamını sürdürür. Ulusaşırı ahlakı dayatacak, ulus devletin üstünde bir dünya hükümeti ya da üst bir otorite olmaması bir yana; aynı zamanda, uluslar için doğal hukuk dışında daha üst bir hukuk ya da kendini koruma ve ebedileştirmeden daha yüce bir amaç yoktur. 

“Önce Amerika” söylemi, bütün basitliği ve pervasızlığıyla esasen bu gerçeğin sadece yeniden ifade edilme biçimidir. Kendi çıkarlarını önceleyen ülkeler insan doğasının zaptolunmaz bir parçası, dünyanın kuralı gibi bir şeydir. İnsan doğasının diğer yanları gibi, bu da bir süreliğine süblime edilebilir ya da gömülebilir şeydir, ama sadece bir süreliğine. Horace’ın dediği gibi, doğayı bir yaba ile sürüp silebilirsin ama o geri dönmeye devam eder. 

Ayrıca, doğayı baskı altına almanın pratikteki etkisinin uzun vadede zarar verici etkileri olması muhtemeldir. Bu baskına altına alma durumu hiç olmazsa, ABD, Birleşik Krallık ve Avrupa’da gördüğümüz gibi bir geri tepme yaratabilir. Ayrıca, yeterince üzerinde durulmayan bir diğer tehlike de kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeyen Batılı demokratik ülkelerin, dost olmayan ülkelerin eline bu şekilde fırsat vermeleri. Dost olmayan bu ülkeler kendi çıkarları için hamle yapmaktan utanmazken, Batı tecrübesizliği olarak gördükleri şeyi istismar ediyorlar. Bu gözlem, Trump’ın dış politikasının olumsuz formülasyonu diyebileceğimiz şeyin özünü oluşturmakta. Başkanın kendisi, bu durumu zarif olmayan ama net bir şekilde şöyle ifade ediyor: “Salak olmayın.”

TRUMP’IN YENİ MUHAFAZAKÂR YA DA PALEO-MUHAFAZAKÂR OLMAMASIYLA BERABER NE GELENEKSEL GERÇEKÇİ NE DE LİBERAL ENTERNASYONALİST OLMAMASI BİTMEZ TÜKENMEZ BİR KAFA KARIŞIKLIĞINA YOL AÇTI.

Başkanın insan doğasını gözlemekle başlayan ve mecbur olduğu şeyi isteyerek yapmaya çalıştığı bu tutumunun daha olumlu bir formülasyonu var: Kendi ülkelerimizi önce bir kenara koyalım ve bunda samimi olalım. Sonra, bunda utanılacak bir şey olmadığını kabul edelim. Kendi çıkarlarımızı öncelemek bizi daha güvenli ve daha müreffeh hale getirecektir.
Bir Trump Doktrini varsa, işte bu odur.

Bazılarının kişisel çıkarları (en azından demokrasiler tarafından yerine getirildiğinde) kötü addettiği ve uluslararası fedakarlığı adaletin zirvesi olarak gördüğü bir zamanda, Trump’ın Bir Numara olmaya çalışmanın bir mahsuru olmadığını kabul etmesi belki kilit noktadır. 

Bu fikri kabul etmek bazıları için çok güç. Açıkçası, “bazıları”ndan kastım dış politika müessesesi, akademik ve entelektüel elitler ve fikir üreten gruplar; kısacası, Foreign Policy dergisinin geleneksel okurlarıdır. 
Israilli filozof ve siyaset teorisyeni YoramHazony’nin 2018 yılında yayımlanan muhteşem kitabı The Virtue of Nationalism (Milliyetçiliğin Erdemi)’nde, bu konudaki geleneksel elitist düşünceyi şöyle özetliyor: “milliyetçilik iki dünya savaşına ve Nazi Soykırımına neden oldu. Trump’ın dış politikası ve Avrupa popilizmine olan muhalefetin temelinde bu düşünce yatıyor: Bazı insanlar Trump’ın konuştuğunu duyduklarında, yürüyüş yapan askerlerin ayak seslerini duyduklarını düşünüyorlar.
Batılı bazı düşünürler bugünkü uluslararası düzene baktıklarında, meseleleri demokrasi (iyi) ve otoriter rejim (kötü) arasındaki ikiliğe indirgiyorlar. Hazony dünyanın temelde bir ikiliğe dayandığını kabul etmekle beraber, ikiliğin çok daha farklı ilkelere dayandığını öne sürüyor: imparatorluğa karşı ulusalcılık benzeri bir şey. 

Hazony’nin yaklaşımı diğerinden daha faydalı ve ikna edici. Neden mi? Demokrasi ve otoriter rejim arasındaki ikiliği öne süren yaklaşım rejim çeşitleri, yani yerel ve uluslararası düzenler üzerinden hareket etmekte. Fakat, Hazony’nin önerisi doğrudan uluslararası kaygılara odaklanıyor. Bu, uluslararası ilişkilerde rejim çeşidinin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor ama rejim çeşidi bu noktada tanımlayıcı değil. Ülkeler ve imparatorluklar demokratik ya da despotik olabilirler.

“ÖNCE AMERİKA” SÖYLEMİ, BÜTÜN BASİTLİĞİ VE PERVASIZLIĞIYLA ESASEN BU GERÇEĞİN SADECE YENİDEN İFADE EDİLME BİÇİMİDİR. KENDİ ÇIKARLARINI ÖNCELEYEN ÜLKELER İNSAN DOĞASININ ZAPTOLUNMAZ BİR PARÇASI, DÜNYANIN KURALI GİBİ BİR ŞEYDİR.

Bu konuda detaya inmeden evvel daha basit bir noktaya değinmekte fayda var. Antik Yunan’dan beri bütün düşünürlerin kabul ettiği gibi, en küçük köylerden en büyük imparatorluklara kadar bütün siyasi yapılar içerideki-dışarıdaki, ait olan-olmayan, vatandaşlar- yabancılar gibi ikiliklere dayanmaktadır. Önemli olan evrensellik ve özel oluş arasındaki ayrım değildir, ki devlet her zaman özel bir oluşum olacaktır. Kilit soru, özel oluşun evrensellik düzleminde ne kadar güvenle ve akıllıca sağlanabildiğidir.

Aristo Politika kitabında Hazony’ninkine benzer bir noktaya değinir. Üç temel siyasi yapıyı şöyle tanımlar: kabile, polis (ya da “şehir devleti) ve imparatorluk. Buradaki “kabile”, İngilizce “etnik” kelimesinin kökeni olan, Yunan ethne olgusunun üstünkörü tercümesidir; “belli insanlar” bağlamında genelde “ulus” olarak çevrilmektedir.

Ethne ve polis sadece homojen değillerdir; varlıklarının tüm amacı, demokratik ya da otoriter rejim olsun ya da olmasınlar, asıl örgütlenme prensipleri tam olarak bu homojenliktir. Öte yandan imparatorlukları, tanımları gereği çok ulusludur.
Antik Yunanlar, bir ulusun nerede bitip bir diğerinin nerede başladığını gösteren kesin bir sınır bulmanın zor olduğunu biliyorlardı. Çok farklı rejimleri dışında bir Spartalıyı bir Atinalı’dan ayıran neydi? Nihayetinde, görünümleri benzerdi, ikisi de Yunanca konuşuyordu, aynı geleneklere sahiplerdi ve aynı tanrıya tapıyorlardı. Hatta bazen, ortak bir tehdite karşı birlik olabiliyorlardı. Fakat birbirinin boğazına da kolayca yapışabiliyorlardı.
Açıkçası her ikisi de Yunandı ama bu onların aynı insanlar oldukları anlamına gelmiyordu. Bu çizgilerin belirsizliğine rağmen, tüm zamanlarda ve mekanlarda bütün insanlar için olduğu gibi, Atinalılar ve Spartalılar için de kabile ve uluslara ayrılmak önemliydi. Bu şekilde ayrılmak insan doğasının gereği. Bazen doğal sebepler bu sürecin işlemesine yardımcı olabiliyor. Örneğin, aşılması zor bazı coğrafi bariyerlerin karşıt taraflarında yaşayan insanlar birbirlerinden ayrı olduklarını düşünmeye meyillidir. Dil ve gelenekler gibi diğer ayrıştırıcı faktörler ise (bilinçli olmasa dahi) insan kaynaklı ya da geleneksel sebeplerdir. Fiziksel, coğrafi ya da geleneksel olsun ya da olmasın, bütün bu sebepler insan doğasında olan bir eğilime yöneliktir ve doğal sebeplerdir.

Bu eğilim, klasik “kendini sevmek” konseptiyle de açıklanabilir. Hepimizin bildiği üzere, doğamız gereği sevilebilir olabilir ya da olmayabiliriz. Fakat, bir bayram sofrasında tek başına olmayı kaçımız ister? Belki çok azımız. Ağzı “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” laflarıyla dolu olan şapkalı amcaların yerine daha eğitimli, iyi giyimli, daha iyi görümünlü ve daha hoşsohbet birileri gelse bile büyük çocğunluğumuz bunu kabul etmeyecektir. Sonunda o amcayı özleriz.
Kişinin kendini sevmesi aile, soy, kabile ve ulus sevgisini aşar. İnsanoğlu her zaman yurttaşlıkla ilgili bir arkadaşlık konsepti etrafında organize olmuştur. Bu konsept aile bağlarını alıp belirsiz olmayacak şekilde dışarıya taşımıştır. Siyaset temel seviyede, tek başına yapılamayacak (ya da iyi yapılamayacak) şeylerin yapılması için bir araya gelmeyle ilgilidir.

Yani uluslar her zaman olacaktır, milliyetçi duyguları bastırmaya çalışmak doğayı bastırmaya çalışmak gibi zor ve tehlikeli bir şeydir.
Emperyalizmin sorunu da budur: şiddet yoluyla doğal milliyetçi duyguların bastırılmasını gerektirir. İşte bu yüzden Platon ile Aristo’dan Machiavelli ve Montesquieu gibi geçmişin en akıllı düşünürlerinin hepsi (Machiavelli ve Montesquieu her zaman öyle sayılmasa dahi) anti emperyalisttir.

Yunanlarla, Xenophon’un oldukça dikatik olan ama II. Kiros’un kesin biyografisi olmayan Cyropaedia ile başlayalım. Xenophon, İran’ın küçük homojen bir şehir devletinden çok uluslu büyük bir imparatorluğa evrilişinde, Kiros’un nasıl daha geniş, daha güçlü, daha zengin ve teknolojisi daha gelişmiş bir yönetim yarattığını detaylarıyla ele alıyor. Xenophon ayrıca, bu projenin iyi hükümetin zayıflaması, İranlı vatandaşların özgürlüklerini kaybetmesi ve önceden bağımsız ama artık boyun eğen ulusların kendilerine has karakterlerinin silinmesi gibi bedellerini de itinayla anlatıyor. Zaptedilen ulusların özgürlüklerine düşkün ruhları hiçbir zaman yok olmaz, bu ulusların mensupları her zaman tehlike potansiyeli taşır. Kiros bu yüzden, içeride geniş bir casusluk ve güvenlik tertibatı düzenlemek zorunda kalır, bu tertibat ilerleyen zamanlarda özgürlüğü kısıtlayacaktır. Ve bütün bunlar yeterince kötü olmasaydı, Kiros’un ölümü üzerine bütün sistem bozulurdu, bu da emperyalizmin doğasında olan istikrarsızlığı gözler önüne seriyor.

Machiavelli ise, bu zamana kadar yazılmış en emperyalizm yanlısı kitap olduğu düşünülen Söylevler’inde, İran gibi Roma İmparatorluğu’nun yükselişinin de nasıl 1,500 yıllık bir özgürlük kaybı ve cumhuriyetçilikle sonuçlandığını gösteriyor. Bu yükseliş aynı zamanda, özgür düşüncenin bastırılması ve insanların birer köleye dönüşmesine de sebep olmuştur.

Romalıların Yükselişi ve Çöküşü’nde, Montesquieu Roma’yı doğumu, yükselişi, olgunluk dönemi, düşüşü ve ölümüyle beraber ele alır. Montesquieu’nün çıkarımları aşağı yukarı Machiavelli’ninkilerle paraleldir ama o ayrıca modern bir yorum yapar: imparatorluk kurmanın sıkıntılı süreci bir kez başarıyla atladıldı mı bu süreç bir daha asla tekrar etmemeli. Bu, usulca ve açıkça o dönemin Avrupalı monarşilerine, özellikle Fransa’daki Bourbon Haneda’nına bir mesajdı. Bourbon’un Pirenelileri yok edip Fransız hakimiyetini Almanya, Kuzey İtalya ile Belçika ve Hollanda’ya doğru yayma girişimi o dönem henüz engellenmişti. 

ULUSLAR HER ZAMAN OLACAKTIR, MİLLİYETÇİ DUYGULARI BASTIRMAYA ÇALIŞMAK DOĞAYI BASTIRMAYA ÇALIŞMAK GİBİ ZOR VE TEHLİKELİ BİR ŞEYDİR.

Peki bunların şu anki durumla alakası var mı? Cevap: hem de çok alakası var. Geleneksel imparatorlukların modası geçerken, yerine zamanımızın emperyalizmi olan küreselleşme almıştır. Küreselleşme, Romalıların (ve diğerlerinin) silah yoluyla başardıklarını barışçıl yolla yapmaya çalışır: ulusaşırı kurumların kurulması, sınırların yok olması ve entelektüel, kültürel ve ekonomik ürünlerin tek tipleşmesi.

Küreselleşme ve emperyalizmin aynı kusurlardan muzdarip olması hiç şaşırtıcı değildir. Her ikisi kibirlidir ve yayılmaya meyillidir. Küreselleşme de özgürlüğü yok eder, hatta özgürlüğü alt üst edip ona hücum eder. Ayrıca, merkezileşmeyi gerektirir.

Tam da Machiavelli’nin 500 yıl önce emperyalizmde gördüğü sorunlardan mütevellit, küreselleşmenin de fikirler üzerinde boğucu bir etkisi vardır. Küreselleşme fikir çeşitliliğini birkaç şekilde azaltır: örneğin medyanın bütünleşmesi ve aynı sosyal çevreden gelen, aynı okullara giden ve aynı konferanslara gittiği görülen elitlerin tek tipleşmesi. Küreselleşmenin galipleri, tehdit altındayken baskı ve sansürün önünde eğilmenin üstünde değillerdir. Esasen, bu dürtü belki de siyasi doğruluğun en önemli kökenidir.

Küreselleşme yanlıları buna şu şekilde yanıt verecektir: emperyalizm, yani fetihle yürütülen küreselleşme, hırsızlık ve köleleştirme anlamına gelir. Ayrıca, bugünkü küreselleşme isteyerek yapılan bir şey iken emperyalizm doğası gereği şiddet içerir.

Peki gerçekten böyle mi? Kültürleri, gelenekleri, toplumları ve ekonomileri gözleri önünde yok olan insanlar için kesinlikle böyle değil. Ve bunun isteyerek yapılan gönüllü bir şey olması sadece elitler tarafından münasip bulunmasından kaynaklanmakta. Halka bakıldığında durum pek de öyle değil.

Avrupa Birliği bunun en açık örneğidir. Her üye devlet yasal oylama ya da referandum gibi resmi bir mekanizma aracılığıyla birliğe girmeyi kabul eder. Ama daha fazla konsolidasyon, sık sık çok yakın çıkan meclis ya da referandum oy oranlarıyla tartışmaya oldukça açıktır. Mesela, 1992’de AB’yi ortaya çıkaran Maastricht Anlaşması’na Fransa’da “az evet” (“petit oui”) çıkması ya da aynı yıl, Danimarka’da hükümetin istenen sonucun elde edilmesi için öneride yüzeysel değişiklikler yapıp oylamayı seçmene yeniden götürmesi, gerçek anlamda bir onay gibi gözükmüyor.

Ayrıca AB, tek bir referandum yapılmadan önce bile, en başından beri bir hileydi. Yalan yanlış iddilarla Avrupa halkına satılan bir şeydi: üye ülkelerin bağımsızlıklarını, vatandaşların da bireyselliklerini korumasına izin verirken seyahatin kolaylaşması, ticaret sınırlarının ve sınır ötesi iş yapmanın diğer maliyetlerinin azalması bekleniyordu. Fakat Avrupalı seçmenlere açıkça “Brüksel sebzelerinizin şeklini, boyutunu düzenleyecek ve sizin sınır ve göç politikalarınızı belirleyecek.” denseydi, seçmenlerin büyük çoğunluğu anında “Hayır, teşekkürler.” cevabını verirdi.

Daha önce belirttiğim gibi, milliyetçilik ve milli bağımsızlık insan doğasının özünde vardır. AB’nin bunu bastırmaya çalışmasının popülist bir ayaklanma yaratması hiç şaşırtıcı değil. Fransa’daki sarı yelekli protestoları, İtalya İçişleri Bakanı Matteo Salvini, Polonya’daki Hukuk ve Adalet Partisi, Brexit süreci ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın bu popülist ayaklanmanın birer parçası ve göstergesi olduğunu söyleyebiliriz.

________________________________________

Bu bizi yine Trump’a götürüyor çünkü dış politikasının ilk ayağı, gözden kaçırılan bu gerçeğin basit bir teşhisi: bu popülizm, dayatılan bütün bu düzleşme ve tek tipleşmenin sonucu. Malum geri tepme, Trump başkan adayı olmadan çok önce gelişmeye başlamıştı Trump olsa da olmasa da kendisine bir şampiyon bulacaktı. Fakat önce Trump bunu gördü ve memnun olmayanlara onları duyduğunu, şikâyetlerinin yerinde olduğunu ve onlar adına konuşacağını söyledi.

Başkan göreve geldiğinden beri, ABD dış politikasıyla iç politikayı yeniden birleştirdi; ki bu iki dinamik arasındaki bağ geçtiğimiz yıllarda oldukça yıpranmıştı. Soğuk Savaşı’n ardından, 11 Eylül saldırılarına verilen saldırgan cevaba gelen vatanperver dalga dışında, ABD dış politikasının büyük bir kısmı çoğunluk desteğinden ziyade sadece elitlerin kaygılarını karşılamaya müsaitti. NATO’nun yayılmasının gerekliliğini, Orta Doğu’da demokrasinin tesisini ya da Asya ve Avrupa’daki günümüz merkantilistlerine verilen sonsuz ticari imtiyazları sıradan Amerikalılara açıklamaya çalışın. ABD liderleri işlerinin bir derece beyhude olduğunu bilmeliler ama bunu çok nadiren deniyorlar. Üye devletler sorumluluklarından kaytarsa ve kuruluş en azından kendi tarafında pek fazla iş yapmasa da, NATO’da kalmak Amerika’nın işine geliyor. Bunun bilinmesi gerek.

Bu, elit liderlik olgusunun küçük görüldüğü anlamına gelmiyor. Bazen liderler, halka açıklamanın zor olduğu politikaların geniş kapsamlı boyutları konusunda haklı olabilirler. Bu yüzden birçok filozof, halkın icra etmesi bir yana, anlayacağı bir öngörü ve anlayıştan yoksun olduğu dış politika gibi konularda elitlerin harekete geçmesine izin veren aristokratik ya da en azından karma rejimleri önerirler. Mesela ABD örneğinde, elitler Soğuk Savaş’ın başlaması gerektiğini halktan daha önce ve daha açık bir şekilde görmüşlerdi. Fakat bu elitler halk desteğini hiçbir zaman cepte görmediler; aksine, mücadele yoluyla bu desteği büyüttüler.

KÜRESELLEŞME, ROMALILARIN (VE DİĞERLERİNİN) SİLAH YOLUYLA BAŞARDIKLARINI BARIŞÇIL YOLLA YAPMAYA ÇALIŞIR.

Bugünkü yapı, tam aksine, devam eden küreselliğin sonsuz faydalarını hafife alıyor. Halkı bu faydalar konusunda ikna edemen ABD liderleri ve uzmanları, tartışmadan daha öğretici olan klişelere yöneliyorlar. Mesela, radiren müşterek hareket eden ve hem doğu hem güney sınırlarını koruyaman/koruyamayacak olan bir müştereği tanımlamak için “müşterek güvenlik” olgusuna yöneliyorlar.

Bunun ardından, artık Trump Doktrini’nin bir parçası olmayan ufak bir noktaya değinmek gerek: Zaman değişir ve politikalar da onunla değişmelidir. ABD’li uzmanlar ve politika yapıcılar II. Dünya Savaşı sonrası döneme, Present at the Creation dönemine kapılmış durumdalar çünkü en son Soğuk Savaş’ta bir zafer masası kurduklarında masanın ucunda büyük hakları vardı. 

Savaş sonrası dönemde Washington’ın hem ABD hem de diğer ülkelerin faydasına çok şey başardığı doğrudur. Fakat bu onyıllar önceydi ve bu durum, ilerisi için gerçekçi bir yol haritası sunmuyor bizlere. Harry Truman, Dean Acheson ve George Kennan’ın yaptıklarını birebir taklit edemeyiz. Ayrıca, günümüzdeki her soruna bir çözüm öneriyormuş gibi onların çabalarını sürdürmeye devam edemeyiz.

Dolayısıyla, Trump Doktrini’nin ikinci ayağı, liberal enternasyonalizmin -savaş sonrası dönemdeki kayda değer başarılarına rağmen- azalan verimleri şu an bir hayli geçmiş durumda. Küreselleşme ve çok ulusluluk en ağır bedellerini yerleşik güçlere -yani ABD’ye- dayatır ve en çok, ABD etkisi ve liderliği ile yarışmaya çalışan yükselen güçlere faydalı olur. Wahington’ın bunu anlamaması büyük bedellere mal olmuştur: hiç gelişmeyeceği ya da en azından henüz gelişmediği yerlerde liberal enternasyonalizmi yayacak aptal savaşlar, ABD’nin henüz sona bile erdiremediği askeri eylemler, daha az zafer, prestij ve etki kaybı, kapatılan fabrikalar ve azalan maaşlar.

Trump, eleştirildiği gibi her şeyi yıkmaya çalışmıyor, aksine gidişatı düzeltmeye çalışıyor. Şu an takip edilen yolun Amerika halkı için bir süredir ve şu an işe yaramadığını görüyor. Bu yüzden, NATO’nun hisselerini adil şekilde ödeyip konuyla alakadar olması ve müttefiklere müttefik gibi davranmaları yoksa prestijlerini kaybedecekleri konusunda ısrar ediyor. Aynı zamanda, güvenlik teminatları ve aynı şekilde ticari anlaşmaların ücretsiz dolaşımını ve Çin gibi, uluslararası kuruluşlara sadece bunların gücünü zayıflatmak için katılan bariz ikiyüzlüleri zorlamaya kararlı. 
________________________________________

Trump Doktrini’nin üçüncü ayağı ise tutarlılık; kendisi için değil ABD’nin ulusal çıkarları için tutarlılık. AB’ye sınır kurumu muamelesi yapıp euro’yu süper mark olarak gören Almanya ve Çin gibi, dünyanın önde gelen güçlerinden farklı olarak, Trump “benim için değil, senin için küreselleşme”yi aramıyor. Aksine, Trump’ın dış politikası “herkes için milliyetçilik” olarak tanımlanabilir. Trump’ın üzerinde durduğu gibi, kendi çıkarını korumak bunu sağlamanın en garanti yoludur.

ABD dış politikası çok uzun süredir bunun tam tersini amaçlıyordu. Washington, dostlarını ve müttefiklerini, bağımsızlıklarını genelde Amerikan karşıtı olan AB ve Dünya Bankası gibi ulusaşırı kurumlara vermeleri konusunda yüreklendirdi. Bu, Present at the Creation döneminden devralınan bir başka şeydi. 1940ların sonlarına bakacak olursak, Avrupa’yı – özellikle Almanya ve Fransa’yı- ortak bir Sovyet tehdidine karşı birleşmeye teşvik etmek mantıklıydı. Fakat ABD’nin bundan yarar sağlaması uzun zaman önce sona ermesine rağmen Washington buna hâlâ devam ediyor.

ABD dış politikasının, Rusya’nın Soğuk Savaş dönemindeki gibi büyük bir tehdit olduğu uyarısını yaptığı bir zamanda, kendi çıkarlarını korudukları için Polonya ve Macaristan’a nasıl fırça çektiğine bakın. Bu iddianın doğru olduğunu varsayarsak (ki bu, kesin olmayan bir önermedir), ABD’nin Polonya ve Macaristan’ın da dahil olduğu daha güçlü ülkeleri, Rus devrimciliğine siper olarak daha güçlü bir Doğu Avrupa’yı desteklemesi mantıklı değil midir? Bu ülkeleri Brüksel’e teslim etmekle göz dağı vermenin bu amaca ne kadar hizmet ettiği tartışılır.

AKSİNE, TRUMP’IN DIŞ POLİTİKASI “HERKES İÇİN MİLLİYETÇİLİK” OLARAK TANIMLANABİLİR. TRUMP’IN ÜZERİNDE DURDUĞU GİBİ, KENDİ ÇIKARINI KORUMAK BUNU SAĞLAMANIN EN GARANTİ YOLUDUR. 

Bu noktada Trump’a getirilen bir eleştiri de “herkes için milliyetçilik” prensibinin ABD düşmanlarını cesaretlendirmesi ya da onların bencilliklerini hoş görmesi sebebiyle kötü bir fikir olduğudur. Fakat bu ülkeler her halükârda böyle davranacaklar. Washington’ın, ABD’nin kendi çıkarlarını korumamakla yaptığı şey, düşmanları uğruna kendini ve dostlarını güçsüzleştirmesidir. Bunun yerine yapması gereken, Amerika ve müttefiklerinin gücü ve bağımsızlığını güçlendirmeye çalışmaktır.
Neyse ki, Asya’nın AB ayarında ulusaşırı bir süperbürokrasisi henüz yok. Bu yüzden, Trump yönetiminin, kendi çıkarlarını gözeten diğer ülkelerle tam bir uyum içinde çalışarak burada milli çıkarlarını gözeteceği daha rahat bir kontrol alanı var. Trump’ın Vietnam’daki konuşmasına kısaca dönecek olursak, Trump’ın Amerika’nın kahraman tarihini zikredip durması kötülüğe teşvik etmesi anlamına gelmiyor. Onun bu söylemi, güçlü bir Vietnam’ın, rövanşist bir Çin karşısında hem Vietnamlılar hem de ABD için en garanti koruma olduğunu hatırlattı.
________________________________________

Bu da bizi Trump Doktrini’nin son ayağına götürüyor: dünyayı tek tipleştirmek ABD’nin çıkarlarına hizmet etmiyor. Bu, bizim müşterek çıkarlarımızın korunması için gücü gerekli olan devletleri zayıflatır.

Yukarıda Hazony’den yaptığım alıntıdaki gibi, hepimizin beyni milliyetçiliğin sözüm ona tehlikeleriyle yıkanmış durumda. Fakat, milliyetçiliğin olmamasının doğuracağı tehlikeleri bugün çok az insan sorguluyor. Halbuki çeşitli pek çok tehlike söz konusu: Milliyetçilik Fransa’yı 1914’te kurtarırken, yokluğu Fransa’yı 1940larda mahvetti. Ayrıca, kendi çıkarlarını korumak ve bunun için savaşmanın hiç asil bir tutum olmadığı da belirsizdir.

Bunların dışında, küreselleşme dünyayı fakirleştirir, daha sıkıcı ve daha az ilginç bir yer haline getirir. Aleksandr Solzhenitsyn, 1970 Nobel Edebiyat Ödülünü alırken yaptığı konuşmada şöyle demişti:

“Son zamanlarda, ülkelerin benzeşmesinden, farklı ırkların modern medeniyet potasında eriyip kaybolmasından bahsetmek moda oldu. Ben buna katılmıyorum… Uluslar insanlığın zenginliği ve kolektif kişilikleridir. Her biri kendi renklerini yansıtırken ilahi maksatın özel bir yönünü de taşır.”

Neredeyse 50 yıl önce sarf edilen bu sözler, bugünle hiç olmadığı kadar alakalıdır. Solzhenitsyn, birkaç ulusu kapsayıp tarihten silinmeleri pahasına beyinlerini yıkamaya çalışan bir imparatorluktan bahsediyordu. Biraz Solzhenitsyn ve sadece kendileri için değil, ulus kavramının kendisini ve tüm ulusları korumaya istekli ve hazır olup ön safta duran birçok kişi sayesinde, bu tutsak uluslar bugün özgür.

Solzhenitsyn’den yaptığım alıntıda da görüldüğü üzere, Trump’ın dış politikası esasen normale dönüş niteliğindedir. Daha önce sahip olduklarımız sürüp gidemez. Bunun bir felaketle sonuçlanacağını söylemek çok yüce gönüllü olurdu: bu çoktan bir felaket yaratmıştı. Normal bir görünüme geri dönmek gerekli, iyi ve kaçnılmaz bir şey. Sonsuza kadar süremeyen her şey devam etmeyecektir. Tek soru bunun nasıl sona ereceği: sert bir vuruşla mı yavaş bir inişle mi? Dış politika bağlamında; Brexit, Trump ve geri kalan herkesin içinden gelen ilki iken aslında ikinci yol olacak. Üstüne çok fazla gidilen etrafı bir nevi kuşatılmış olan halkın vereceği normal yanıt da ikinci yoldur.

Trump, ABD dış politikasını doğaya uygun bir yola koyuyor sadece. Doğa çok uzun zaman önce yabalarımızı ellerimizden aldı ve o zamandan beri, bizi sırtımızdan vurmak için o yabaları kullanıyor. Tekrar arkanıza rahatça yaslanarak oturmak istemez misiniz?

YAZAR HAKKINDA 


Michael Anton Hillsdale College’da öğretim görevlisi ve araştırmacıdır. Şubat 2017 ve Nisan 2018 arasında, ABD Milli Güvenlik Kurulu’nda stratejik iletişim başkanlığının vekil asistanlığını yapmıştır. Bu makale, Princeton Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları Programı’nda verdiği bir konferanstan derlenmiştir.
 

Kaynak: Foreign Policy

Dünya Bülteni için çeviren: Dilara Yabul

YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35