banner15

Erkek aklına eklemlenen feminizm / Aynur Erdoğan

Feminizm, bugün içine düştüğü düşünsel ve sosyal krizde eski ortodoks tavrını koruyabilecek kadar güçlü değil

Erkek aklına eklemlenen feminizm / Aynur Erdoğan

Aynur Erdoğan/ Dünya Bülteni

Pdf dosyası olarak indirmek için tıklayın

"Kendine ait bir oda" olarak ifade ediyordu, feminist hareketin önde gelen isimlerinden Virginia Woolf, kadının yazın dünyasında var olabilmesi için vereceği savaşın ön koşulunu. Kadının eşiyle, çocuklarıyla, ailesinin diğer üyeleriyle paylaştığı mutfak, oturma odası vs.nin dışında kendisine bir çalışma alanı/zamanı ve dolayısıyla bir varlık alanı oluşturabilmesi, para kazanması ve entelektüel dünyada erkekle "rekabet" edebilmesi için elzemdi. Oda metaforuyla işaret edilen kadının ailesinden, özelde ise eşinden özerkleşmesi ve modern anlamda birey olmasının tarihsel arkaplanı Woolf'un doğum tarihinden sadece bir yüzyıl önce gerçekleşen Fransız Devriminin oluşturduğu sosyo-ekonomik koşullarla yakından ilgiliydi.

Modern çağa damgasını vuran endüstriyel gelişme Avrupa'nın geleneksel düzenini altüst etmişti. Tarımsal üretim çerçevesinde örgütlenen feodal toplum düzeni toplum nüfuslarının kahir ekseriyetinin şehirlere göç ederek yeni açılan fabrikalarda ucuz işçi olmasıyla ortaya çıkan durum, eskiden kendisi için hem patron hem sahip hem yargıç olan feodal beyin gayri insani uygulamalarını aratmaktaydı. Bu dönemde erkek-kadın-çocuk dur durak bilmeden günlerinin büyük bölümünü karın tokluğuna çalıştıkları fabrikalarda geçiriyorlardı. Böyle bir işe sahip olmayanların durumu ise gerçekten içler acısıydı. Victor Hugo'nun Doksanüç İhtilali adlı romanında çok çarpıcı bir şekilde tasvir ettiği ortamda çocuklarını bile satmak zorunda kalan insanların Burjuva sınıfının yanında devrime kalkışması işten bile değildi.

1789 Fransız Devrimi'nin Burjuvaya, statükoyu temsil eden aristokratlar karşısında güç kazandırdığının ve onların ekonomik çıkarlarını koruduğunun anlaşılması uzun sürmedi. Bu sebeple 19. yüzyıla işçilerin hak mücadelesi damgasını vurdu. Karl Marx, "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor." diyecekti, Papa'dan Çar'a, Alman gizli polisinden Mettetnich'e kadar eski güçler dengesini temsil eden statükonun kendisine karşı "kutsal ittifak" kurduğu işçi ruhu için. Kadınlar ise ucuz işgücü olarak katıldıkları ekonomik hayatın bütün sıkıntılarına katlandıkları ve devrimsel mücadelede yer aldıkları halde erkeklerle eşit haklara sahip olmadıklarını görünce "Kadının idam sehpasına çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır." diyerek toplumsal ve siyasal haklarını savunmuşlardı.

Entelektüel ve bilimsel alanda yaşanan değişimin mi yoksa ekonomik ve siyasal gelişmelerin mi tarihsel "ilerlemenin" dinamiği olduğu hep tartışma konusu olmuştur. Ancak düşünsel veya kurumsal gelişmelerin birbirini tetiklediği ve siyasal-ekonomik değişimin toplumsal dönüşüme sebep olduğu söylenebilir. Dolayısıyla günümüz dünyasının şekillendiği 19. yüzyıl koşulları; bir yönüyle 17. yüzyıldan beri süregelen, yerleşik olanın ve özellikle kilise otoritesinin eleştirilmesi çerçevesinde gelişen düşünsel dönüşümle açıklanabilir. Diğer yandan aynı süreçte Avrupa'nın Osmanlı engelini aşacak güce ulaşarak denizaşırı koloni düzeni tesis etmek yoluyla gerçekleştirdiği ekonomik kalkınmanın kendi siyasal ve sosyal taleplerini üretmesi de dönüşümü zorlayan diğer bir etkendi. Buradan hareketle düşünsel, siyasal ve ekonomik dönüşümün söz konusu tarihsel süreç içerisinde Avrupa'nın toplumsal koşulları ve dinamiklerine bağlı olarak geliştiğini söylemek kolaylaşıyor.

İşte, fikri ve siyasi bir hareket olarak 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan feminizm de söz konusu toplumsal koşulların bir sonucu. Modern düşünce kendisini geleneğe karşı olarak konumlar ve kendini inşa ederken geleneksel olanı ötekileştirir. Burada bu karşıtlık düşüncesinin Batı düşünce tarihindeki köklerine girmeden birkaç örnek vermekle yetinelim. Halkı Leviathan olan devlete karşı,  Tanrıyı insana karşı, aklı duyguya karşı, insanı doğaya karşı, bedeni ruha karşı, sözü yazıya karşı, erkeği kadına karşı, zengini fakire karşı, Batı'yı Doğu'ya karşı vb. konumlar. Bu karşıt olguların birbiriyle mücadelesi/çatışması Batı düşüncesinin temel dinamiği olur ve özellikle aydınlanma düşüncesinden kalkılarak üretilen toplumsal, siyasal pratikler bu tarihsel deneyimler çerçevesinde şekillenir. Dolayısıyla demokrasi, sekülerizm, laiklik, rasyonalite, pozitivizm, feminizm, liberalizm, komünizm vb. düşünsel-siyasal akımlar da bu tarihsel deneyimlerden kalkılarak Batı toplumunun ihtiyaçlarına yönelik olarak üretilmiştir. Ancak burada bir parantez açarak söyleyelim ki; bu düşünce geleneğindeki karşıtlıkta, karşı olgunun farklılıkları değil benzerlikleri vurgulanır. Bu sebeple "öteki" konumuna düşen olgunun farklılıkları yok sayılarak merkeze yerleştirilen olguyla aynılaştırılması söz konusudur.

Bir örnek üzerinden bu durumu açacak olursak; Batı, tarihi süreç içinde kimliğini, düşüncesini inşa ederken Doğuya karşı gardını almış, ötekileştirdiği Doğu üzerinden kendini inşa etmiştir. Bu sebeple siyasi güce kavuştuğunda "öteki" olan Doğu'yu farklılıklarıyla birlikte kabul etmek yerine kendisine benzer olduğu ölçüde tanımıştır. Bu doğrultuda Batı güdümlü politikalarda "modernleşme" olarak ortaya çıkan uygulamalar da Doğu'nun "batılaşması" olarak tezahür etti. Bu açıdan tekrar feminizme dönecek olursak, bu akımda kadın-erkek karşıtlığının ve bu karşıtlıktan doğan haksız sonuçlara yönelik tepkiselliğin yansımalarını görürüz.

Batı tarihinde Hz. Havva'nın Hz. Adem'e verdiği iddia edilen elma metaforuyla kadının ayartıcı ve şeytani olduğu kabulünden cadı avlarına kadar giden kadın algısının analizi bir yana, modern düşünce geleneksel olanın eleştirisiyle kendi geleneğini oluşturuyor olsa da tarihi düşünsel birikimin tamamen sıfırlandığını, modern düşüncede etkisini tamamen yitirdiğini söylemek mümkün değil. Örneğin Rönesans sanatında elmayla ayartan kadın algısı eleştiriye tabi tutulsa da geleneksel düşünce baskın çıkacak ve kadının toplumsal varlığı ikincil planda kalmaya devam edecektir. Zira modern kapitalist gelişmenin insan tekindeki psikolojik altyapısını kurgulayan ve bu anlamda modern düşüncenin temel taşlarından biri sayılabilecek Freud bile kadının ailenin çıkarlarını ve cinsel yaşamı temsil ettiğini savunurken maddi ve medeni ilerlemenin aktörü olma rolünü erkeğe verecektir. Bu vurguda "eve" dair (domestic) olanın aşağılandığını ve kadının hem fizyolojik hem düşünsel olarak az gelişmişliğine işaret edildiğini söylemeye gerek yok. Kadın, üzerinde hakimiyet kurulması gereken doğal alanın bir unsuru olarak ilkel ve "akıl dışı" olandır.  Rasyonel akıl din, ahlak, duygu, çocuk/luk gibi değerleri de erkeğin dünyasından uzaklaştırarak ve kadınlığa dair sayarak ötekileştirmiş ve modern hayatın dışına sürmüştür. Diğer karşıtlık ve ötekileştirme hikayelerinde olduğu gibi burada da kadının farklılıkları yok sayılmış erkekle aynılaştığı sürece makbul sayılmıştır. Erkek gibi düşünür, erkek gibi çalışır, erkek gibi yaşarsa değerlidir artık. Fakat ne kadar batılılaşırsa batılılaşsın hiçbir doğulunun modern sayılamayacağı gibi kadın da her şeye rağmen erkekle eşit sayılmayacaktır. Son İstanbul Film Festivalinde gösterilen Kadının Fendi isimli filmde, 1968'de bile İngiltere'deki Ford fabrikasında erkeklerin aldığı ücretin sadece yarısını alabilen ve onların statülerini paylaşamayan kadın işçilerin hikayesini seyredebiliyoruz. İşte, kadınların feminizm çerçevesinde örgütlenerek hak arayışına girişmeleri de bu noktada devreye girer.

İlk örgütlü yapılanmayı, 18. yüzyılda İngiltere'de görüyoruz. İngiltereli feministler kadın haklarının genişletilmesi suretiyle cinsler arasındaki eşitliğin sağlanması için çalıştılar[1]. Ama feminist örgütlenmenin asıl canlandığı süreç 19. yüzyıldır. Bu yüzyılın başında William Thompson İngiltere'de kadın hakları için ilk feminist manifestoyu ilan etti. Yüzyılın ortasında kadın haklarını savunan John Stuart Mill'in meclise girmesini sağlamak amacıyla kadın dernekleri kuruldu. Amerikalı kadınların oy hakkı mücadelesini tetikleyen olay ise 1840 yılında Londra'da yaşandı. Bu tarihte toplanan Esaretin Kaldırılmasıyla ilgili kongreye gelen Amerikalı kadın delegelerin söz konusu kongreye alınmamalarının ateşlediği öfke Amerika'da Seneca Fall Konvansiyonunun kurularak oy hakkı için mücadele verilmesini etkiledi. Bu yüzyılda feminist hareketin en büyük başarısı ise kızların eğitim kurumlarına kabul edilmelerini sağlamaları oldu. Fransa'da kızların ortaöğretime dahil olmaları ve nihayet yüzyılın sonunda Avrupalı kızların üniversite eğitimi haklarını almaları verilen çetin ve inatçı mücadeleler sonucunda gerçekleşti[2].

Bu ilk akım feminizm 1968 yılından sonra feminist harekette yaşanan değişim ve çeşitlenmenin ardından klasik feminizm olarak nitelenecektir. Bu süreçte feminizmin talepleri çalışma hayatında erkelerle eşit şartlarla var olma, oy kullanma hakkı, eğitim hakkı çerçevesinde şekilleniyordu. Ayrıca barış, yardımlaşma, sanayi ilişkileri, meslekler, sosyal ve siyasal mücadeleler ve hapishane, hastane ve din kurumları gibi kurumlarda reform ile kadınların ilk, orta ve yüksek öğretim düzeylerinde eğitim görmesi gibi konular feminist hareketin gündemine girmişti. Böylece bir ideoloji olarak feminizmin insanlığı ilgilendiren her konuyu içine alabilecek geniş bir çerçevede kurgulanmasının yolu açılmış oluyordu. Bu haliyle kadını ikinci sınıflığa indirgeyen geleneksel düşünceye karşı konumlanan 19. yüzyılın canlı modernleşme atmosferinin önemli bir dinamiğiydi. Bu sebeple kadının iş hayatında eşit haklarla yer almasını, özellikle ilerlemeci liberal politikalar çerçevesinde erkekler de savundu. Tam da bu sebeple kadın hareketinin işgücü olarak liberal kapitalist ekonominin bir unsuru olarak hak talep ediyor oluşu bu hareketi özgürlükçü muhalif bir akım olarak nitelememizi zorlaştırır. Çünkü feminizm bir yönüyle modern rasyonel aklın tarih dışı kabul ettiği alanın var oluş mücadelesini verdiği için muhalif bir karakter taşıyor gibi görünse de talepleri bağlamında siyasal liberalizmin (demokrasi) ve ekonomik liberalizmin (kapitalizm) prensiplerine bağlı kalmıştır. Ve hatta liberalizmin açmazı olarak ortaya çıkan bu alanın sistem içinde ifadesini sağladığı için muhalefetin emilmesine sebep olduğu bile söylenebilir. Diğer taraftan modern ve rasyonel "erkek" aklının eleştirisine yönelebilecekken farklılıklarını yok sayarak kadının erkekle aynılaşmasına yol açtığı için düşünsel olarak da ana akım Batı düşüncesinin bütün özelliklerini içinde barındırır.

Feminizmin örgütlendiği ve bir ideoloji olarak kurgulandığı 19. yüzyıl feminizminin karakteristik özelliklerinin temel hatlarıyla 70'li yıllara kadar hüküm sürdüğü söylenebilir. 20. yüzyılın sonuna yaklaşırken feminist ideolojinin kadınların durumuna dair sunduğu bazı çözüm önerileri eleştirilse ve değişikliğe uğrasa da ideolojik ve zihni yapısında bir devamlılık olduğunu gözlemek hiç zor değil. Bu yapıyı Michel'in tasnifine dayanarak şu şekilde özetleyebiliriz:

Kadın ile erkek arasındaki farkın doğadan değil iki cinse verilen farklı eğitimden kaynaklandığı ve kızların eğitildikleri takdirde toplumca onlara yasaklanan tüm rolleri üstlenebilecekleri düşüncesi,Kadının aile içinde "medeni yönden ölümü" ile ekonomik ve siyasal görevlerden dışlanmışlığının kabul edilmezliği,Cinsel ilişkilerde geçerli olan çifte ahlakın reddi,İngiliz Anna Wheeler ile Amerikalı Margaret Fuller'in savundukları, kadınların kurtuluşunun ancak kadınlar tarafından gerçekleştirilebileceği inancı,Kadının evlilik dışında da cinsel hazza hakkı olduğu görüşü,Derneklerinin kadın haklarıyla barış için mücadele arasında kurdukları zorunlu bağ,1870'te Andre Leon'un dile getirdiği ve devrimci kadınların inancı olan demokrasinin "demokratlar kadınları yeterince hesaba katmadıkları için" iflas ettiği görüşü,Kadınların mücadelelerini tüm toplumun gereksinimlerini karşılayacak biçimde genişletmeleri gereği[3].

YENİ BİR FEMİNİZM Mİ?

Feminizmin temel iddialarından biri cinslerin birbirinden farklılıklarının tabiatlarından değil toplumların cinslere yüklediği rollerden ve algılardan kaynaklandığıdır. Bu sebeple kızların eğitildiği takdirde toplum tarafından kendilerine yasaklanan tüm rolleri üstlenebilecekleri düşünülmüştür. Dolayısıyla hukuki ve sosyal düzenlemelerle, iyileştirmelerle tam bir "eşitlik" sağlanabilir ve sağlanmalıdır. Ancak iş hayatında kazandığı başarıların, ekonomik özgürlük ve özerkliğin, toplumsal hayatın bütün alanlarında var olmanın erkekle eşitlenen kadını mutlu etmediği anlaşılmıştır bir kere. Ailesiyle olmak, çocuğunu kendisi büyütmek, güzel giyinmek, duygularını açığa vurabilmek... kısaca "kadınlığını" kaybetmeden sosyo-ekonomik alanda var olabilmek istedi kadın. Koyu renk takım elbiseler yerine kendi rengiyle var olmak, ilişkilerini kendi "diliyle" yürütmek ve yenidoğan bebeğiyle vakit geçirip ona süt verebilmek istedi. Diğer taraftan iki cinsin her alanda eşit olduğu savunusunun bir getirisi olarak cinsel özgürlüğün ve serbest cinsel ilişkinin sonuçlarının en çok kadını incitiyor oluşu mutlak eşitlik savının tartışılmasına sebep olan diğer bir etken. Bir yandan özgür cinselliğin erkek cinselliği olarak tezahür etmesi, diğer yandan gebeliğin sonuçlarıyla kadının tek başına baş etmek zorunda kalışı kadın-erkek tabiatı ve farklılıklarını gündeme getirdi. Bu yeni arayışlar ise klasik ve radikal feminizmin katı "eşitlikçi" ve cinsel ilişkilerde geçerli olan çifte ahlakın reddi anlayışının esnemesi kadın ve erkek tabiatının farklı olduğuna vurgu yapan yeni bir feminist anlayışın doğmasını sağladı[4].

Bu yeni anlayışta kadınların doğal farklılıkları göz önünde tutularak sosyal ve ekonomik "eşitsizliklerin" giderilebilmesi için kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık yapılması savunuldu. 70'li yıllardan sonra gündeme gelen ve 90'lı yıllarda netleşen bir söylem olarak ücretli doğum izni, doğum izninin ücretsiz olarak uzatılarak işe dönüş hakkı, işgününde bebeğini emzirme hakkı ve buna bağlı olarak işyerinde kreş talebi, ev hanımlarının emeklerine karşılık maaş alması, erken emeklilik hakkı... gibi taleplerin mücadelesi verildi ve bazılarının yasalaştırılmasıyla da kazanımlar elde edildi.

Ancak dediğimiz gibi, feminist düşünce bu süreçte yeniden yapılansa da Batıda doğduğu koşulların şekillendirdiği zihni yapısında süreklilik söz konusudur. Dolayısıyla kadın doğasına ilişkin bazı farklar kabul edilse de kadının durumunu iyileştirmeye yönelik sunduğu çözüm önerileri yapısal savlarının etkisindedir. Örneğin, cinslere yönelik ikili cinsel ahlak anlayışını reddederek cinsel özgürlüğü savunması sonucunda kadının mağduriyetine yönelik doğum kontrol uygulamalarının yaygınlaşması için mücadele verdi. Bu alanda en kavgalı alan ise kürtajın yasallaşması yönündeki mücadele oldu. Cinsellikle doğurganlığın ayrıştırılması temel dayanağı oldu bu mücadelenin. Geleneksel evliliğe karşı kadının evlilik dışı cinsel haz "hakkını", tek ebeveynli aileyi savundular ve aşkın sadece karşı cinsle yaşanma sınırlılığını tartışarak homoseksüelliği bir alternatif olarak önerdiler. Zira geleneksel evlilik, kadını aileye hapsederek onun emeğini görünmez ve karşılıksız bırakmaktaydı onlara göre.

Ana akım feminizmdeki bu söylem değişikliği kuşkusuz Batı siyasal hegemonyasının yeryüzü sathındaki nüfuz alanının genişlemesi ve tek kutuplu bir dünya düzenine geçilmesiyle birlikte ele alındığında anlaşılabilir. 90'lı yıllara gelindiğinde tarihin sonu ilan edilerek liberalizmin nihai başarısı kutlanmaya başlandı. Daha önce söylediğimiz gibi feminizm kalkış noktası olarak tepkisel ve muhalif olsa da kullandığı söylem ve talepleri bağlamında Batı düşüncesinin ve siyasasının karakteristik özelliklerini taşır. Bu yeni eğilimde de durum değişmiyor. Küresel kapitalizmin kadının/insanın yaratılıştan getirdiği tabi yönelimlerini ve ihtiyaçlarını yok sayan, sadece kârın maksimize edilmesine odaklanan anlayışının eleştirilmesi mümkünken düzenin verili değerleri üzerinden palyatif taleplere yoğunlaştı feminizm. Şöyle ki, kapitalizmin ilerlemeyi, ekonomik gelişmeyi merkeze koyan ve bu uğurda doğal olan bütün kaynakların tam bir gözü dönmüşlükle tüketildiği anlayış çerçevesinde örgütlenen sosyo-ekonomik hayatta insan teki, üretmek-tüketmek döngüsünde sıkışmış durumda. Hatta bu kısır döngünün içinde kendi ontolojik anlamını yitirdiği, kendi idrakini uyuşturan tüketim pratiklerinin esiri haline geldiği tespiti bile rüyadan uyanmasını sağlamıyor. Feminizm ise ilk evrede kadını da bu döngüye sokma mücadelesi vererek, 90 sonrası süreçte ise liberal sistemin söz konusu açmazlarını onarma çabalarına palyatif çözümler sunan araçlardan biri haline gelerek muhalif olma niteliği kazanamamıştır.

Bilindiği üzere liberalizmin ve bu düşünce sisteminin en başat dinamiği olarak kapitalizmin başarısı nüfuz alanını genişletirken karşılaştığı Batı dışı direnen unsurları kendisine eklemleyebilmesidir. Bu eklemleme sürecinde karşı unsurun farklılıklarını/imkanlarını da kendi açmazlarına çözüm aracı olarak kullanmayı başarabilen bir sistem. Bu şekilde hem kendini tahkim eder hem de direnen unsurların kendisine alternatif olma durumunu ortadan kaldırmış olur. Örneğin Marksizm 20. yüzyılda kapitalizm karşısındaki en güçlü "karşı unsur" iken bu ideolojinin işçi haklarına ilişkin sunduğu imkanlar sosyalist görüş aracılığıyla kapitalizme taşınmıştır. Uygulanabilirliği tartışmaları bir yana Marksizmin nihai olarak üretim araçlarının kamulaştırılması hedefinin çok dışında kapitalizm bu imkanları üretim araçlarını elinde bulunduran sermayenin kârını maksimize ederken ayağına dolanan işçilerin çalışma koşullarını iyileştirmede palyatif bir çözüm olarak kullandığına şahit olduk. Her ne kadar Marksizm gibi yapısal olarak muhalif bir hareket olmasa da feminist taleplerin de kapitalizmin kadın hakları bağlamında açıklarını yamalayan tarafı göz ardı edilemez. Bununla birlikte özellikle pozitif ayrımcılığı öneren son dönem feminist taleplerin birçoğu, serbest piyasa ekonomisinin önünü keseceği için liberal ekonomi tarafından kabul görmemekte[5]. Bu noktada hem liberal sistemin hem feminizmin yeni açılımlara gebe olduğunu söylemek yanlış olmaz.

BAŞKA DÜNYALARIN FEMİNİZMİ

Komünist bloğun çökmesinin ardından Batı liberalizminin dünyanın tek gerçeği olduğu yönündeki erken kutlamalarla birlikte Batının 19. yüzyılda siyaseten son verdiğini düşündüğü İslam dünyası, düşünsel yapısı ve davranış kalıpları bağlamında kapitalizmin eklemleyip içselleştirebileceği yeni bir alan olarak yeniden keşfedildi. Zira her ne kadar siyasi figürleri Batıya biat etmiş olsa da İslam dini bölgenin tam teslimiyetini zorlaştırıyor ve dünyaya alternatif bir söylem olma potansiyeli taşıyordu. Kadın-erkek ilişkileri, toplumsal örüntüler, eşyayla ve doğayla kurulan ilişki gibi birçok etken İslam dünyasının kapitalist tüketim biçimini benimsemesinin önünde engel olarak duruyor. İçinden geçtiğimiz, Batının manevi krizinin siyasal ve ekonomik alanda da hissedilmeye başlandığı bu süreçte kapitalizmin farklı alanlarda Müslümanları kendisine eklemleme uygulamalarının yansımalarının örneklerine tanık oluyoruz. Özellikle sosyal ve manevi alanda İslamın imkanlarının kapitalist dünya tarafından kabul görmesini bu çerçevede anlamlandırabiliriz. Bu bağlamda faizsiz bankacılık işlemlerinin dünyaca ünlü büyük sermayeler tarafından tercih edildiğini biliyoruz. Bir tarafta İslamın önemli ilkelerinden birine (faizin haram olması) dayanmasına rağmen kapitalist ekonomi çalışmalarının gündemine girmiş olmasıyla diğer tarafta İslam ekonomisi çalışmalarının bir ürünü olduğu halde liberal ekonomik sistemin bir unsuru haline gelmesiyle faizsiz bankacılık çift yönlü ilişkinin tipik örneği haline geliyor. Feminizm ise İslam dünyasının yumuşak karnı olan kadın meselesini bünyesinde taşıdığı için Müslümanların Batıyla/liberalizmle girdiği ilişkinin en tartışmalı ve gürültülü boyutu.

"İthal" modernleşme politikalarının en bariz özelliği devletin sosyal değişimi bir mühendislik projesi gibi uygulayarak topluma dayatıyor oluşudur. İslam dünyasında Türkiye, İran, Mısır ve Afganistan'da görülen modernleşme bu şekilde tezahür etmiştir. Osmanlı Devleti'nin birincil mirasçısı olarak Türkiye Cumhuriyeti ise modernleşmenin devrim niteliğinde uygulamalarına tanık oldu. Kadınlarla ilgili düzenlemeler de bir toplumsal talebin veya mücadelenin kazanımı olarak değil Atatürk tarafından "hibe" şeklinde gerçekleştirildi. Zira Osmanlı Devleti'nin meşrutî sisteme geçtiği evrede kadın haklarının mücadelesine yönelik yayın organlarında ve sivil toplum örgütlerinde faaliyetler sürdürülüyordu. Bu mücadele yaklaşık bir yüzyıldır uygulanan modernleşme politikalarının toplumsallaşmaya başlamasının bir belirtisi olarak okunabilir. Ancak Cumhuriyet döneminde kadınlarla ilgili kanunî düzenlemeler yeni devletin ideolojik yöneliminin bir göstergesi olarak ortaya çıkmıştı. Toplumsal ve siyasal bağ, din yerine ve ona karşı ulusçuluk olarak hayata geçirilmişti ve diğer reformlar gibi kadınla ilgili düzenlemeler de bu karşıtlığın simgesi olarak kurgulanıyordu. Resmi söylem tarafından kadın haklarına ilişkin bu yeniliklerin Türk kadınını onu ezen İslami yasalardan kurtardığı ve mücadele etmeksizin Avrupalı kadınlarla eşit haklara sahip hale getirdiği hep söylenegeldi. Öyle ki, Türk kadınına bütün haklarını kazandıran Kemalizm bir tür feminizm haline geldi[6] ve Cumhuriyet kadınının mücadelesi de eski düzeni getirmeye çalışan "gericilere" karşı Kemalist kazanımların korunması çerçevesinde şekillendi. Bu sebeple İslami hareket içindeki kadınlar kadın hakları için mücadele verseler bile Kemalistler tarafından küçümsenecek, dışlanacak ve düşman olarak görülecektir. Klasik feminizmin seçme-seçilme, eğitim, çalışma hakkı gibi taleplerini benimsese de Kemalizm devlet tarafından belirlenen bir kadın profiline sahipti. Bu kadın modern Türkiye'nin vitrininde örtüden kurtulan saçlarıyla değişen ülkeyi temsil ederken aynı zamanda iyi bir eş, evkadını, anne ve aynı zamanda doktor, avukat, öğretmen vb. olarak ailede geleneksel, sosyal hayatta modern rolünü üstleniyordu. Bu vasıflara uymayan ve çoğunluğu oluşturan diğer kadınlar ise dönüşüm mekanizmasının kendilerini içine alabilecek güce kavuşmasını beklemeliydi, erkekleriyle beraber.

Tek parti döneminin toplumsal oluşumları Kemalist ideoloji içinde eriterek bastırmasının Türkiye feminizmini de tabiri caizse parantez içine aldığı söylenebilir. Meşrutiyet döneminde Hanımlara Mahsus Gazete, Kadınlar Dünyası gibi yayın organlarına sahip ve dünyadaki diğer kadınlarla irtibata geçmeyi amaçlayan feminist yapılanma Cumhuriyet döneminde bu alandaki faaliyetlerin de devletleşmesiyle sinmek durumunda kalmıştı.

Türkiye feminizminin toplumsal olguyla yüzleşmeye başlaması 60'lı yıllarla başlar. Aynı yıllarda dünyada bir mücadele aracı olarak yeni bir feminist edebiyatın ortaya çıkmasıyla da paralel bir gelişmedir bu. Kısa süre içinde tarih, sosyoloji, iktisat, antropoloji, edebiyat gibi alanlarda feminist araştırmalar yaygınlık kazanmaya, üniversitelerin müfredatına girmeye ve kadın çalışmaları yapan araştırma merkezleri kurulmaya başladı. Türkiye'de de özellikle sosyal bilimcilerin yaptığı saha çalışmalarının bulguları Türkiye'de kadının durumuna dair bir fotoğraf vermeyi amaçlıyordu. Avrupa İstikrar Girişim Derneği (European Stability Initiative - ESI)'nin feminizm, İslam ve demokrasiye ilişkin hazırladığı rapora göre, bu dönemde yapılan araştırmalarda İslami değerlerin içine yerleştirildiği ataerkil düzenin Cumhuriyetin gerçekleştirdiği devrimlere rağmen sosyal özgürlüğün önünde engel olduğu kanaati hakimdi:

Birçok Türk akademisyen, kadınların çoğunluğunun yaşadığı bu acı gerçeği ilerici yasal düzenin ataerkil toplum ile çatışması olarak tanımladı. Sorun, kırsal geri kalmışlık ve İslami kültür ve değerlerin direnişi olarak görüldü. Türk feministlerin ifadesiyle, Türkiye'deki kadınlar haklarını elde etmiş, fakat özgürleşmemişlerdi[7].

Aynı rapor 80'li yıllarda özellikle Şirin Tekeli'nin çalışmalarıyla Türkiye feminizminin kadının durumunu daha dikkatli ele alan liberal feminist bir sese doğru evrildiği tespitini yapıyor.  1985 yılında Türkiye tarafından da imzalanan Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) kadınla ilgili mevzuatın gündeme gelmesini ve tartışılmasını sağladı. Liberal feminist kadın kuruluşları bu mevzuatta gerekli değişikliğin yapılması yönündeki mücadele çerçevesinde örgütlendi. 2001 yılında ise yeni bir medeni kanun hazırlanmasıyla reformlar gerçekleşmeye başladı. ESI raporuna göre bu reformlar Cumhuriyet tarihinin ikinci kadın devrimidir ve AKP hükümeti CEDAW'ın gereklerini yerine getirme gayretiyle "geleneksel İslamcılardan" ayrılmaktadır.

Türkiye anayasasında 2004 yılında yapılan değişiklikler ile kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğu Anayasa'nın 10. maddesine yapılan şu değişiklikle vurgulanmaktadır: "Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür." Yeni bir medeni kanun (2001), iş kanununda yapılan değişiklikler, aile mahkemelerinin kurulması (2003) ve yeni bir ceza kanununun oluşturulması (2004) kadının statüsünde kapsamlı değişiklikler getirdi. Bunlar, çokeşliliğin kaldırıldığı 1920'lerden beri bu konuda gerçekleştirilen en radikal reformlar. Türkiye, tarihinde ilk defa 'ataerkil-sonrası' bir yasal çerçeveye sahip olmakta[8].

MÜSLÜMANLARIN FEMİNİZMLE İMTİHANI

İslam dünyasında Batıdakine benzer bir biçimde ne (sosyo-ekonomik) sınıf çatışması ne de kadın-erkek çatışması görülmüştür. Osmanlı son döneminde de kadının eğitimi ve çalışması gibi düzenlemeler yine modernleşme politikaları çerçevesinde hayata geçirilmiştir. Dolayısıyla yapılan düzenlemeler de Batıdaki gibi uzun, zaman zaman kanlı "sivil" mücadelelerin sonucunda gerçekleşmiş değildir. Örneğin erkekler için modern üniversitenin kurulmasından sonra kızların üniversite eğitimleri gündeme gelmiş ve bir engellenmeyle karşılaşmadan[9] uygulamaya geçirilmiştir. Bu bağlamda meydana gelen gecikme ve/veya başarısızlıkların sebebi ise, diğer uygulamalarda olduğu gibi, düzenlemelerin toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklanmayıp siyaseten alınan kararlarla uygulanmış olmasıdır. Batı feminizmiyle arasındaki temel farkı oluşturan bu durum, Türkiye feminizminin farklı toplumsal koşullara, düşünsel arkaplana ve siyasi pratiklere dayandığını göstermektedir. Toplumun kendi pratiklerinden, değerlerinden türemeyen bir düşünce sisteminin önerdiği çözümlerin toplumun ihtiyaçlarına ne kadar cevap verebileceği sorusu ise modernleşmenin açmazları bağlamında değerlendirilebilecek tartışmanın konusu.

Batı dışı toplumların ulus devletler olarak modernleşmesi, yeni bir tarihsel kurguyu da beraberinde getirir. Buna göre Batının geçtiği tarihsel süreçler esas alınır ve toplumların tarihi yeniden yazılır. Batının geldiği yer mükemmel noktasına yerleştirilince toplumların tarihi de doğrudan "ilkel" ve "gelişmemiş" durumuna indirgenir. Kendi iç dinamikleriyle açıklanabilecek birçok tarihsel olgu da batı tarihiyle paralellikler kurularak açıklanmaya çalışılır. Örneğin, madem kapitalist olacağız, o halde kapitalizmin tarihsel süreçleri kendi tarihimizde aranıp bulunmalıdır. Madem Batı feodal dönemden geçmiştir, o halde bizim de Tımar sistemimiz feodal özellikler taşıyabilir. Bu kurguya göre mademki bugün kadın haklarının mücadelesi feminist jargonla tanımlanacaktır o halde tarihin kadın-erkek karşıtlığı çerçevesinde yeniden kurgulanması gerekir. Bu algıya göre dini, siyasi, sosyal, ekonomik vb. medenî alana dair bütün gelişmelerin tarihte erkek ürünü olarak ortaya konduğu düşüncesinden hareket edilir. Bu algının kendisi kadının tarihten soyutlanarak erkeğin dışında yeniden inşa edilmesini doğuruyor. Bu, zihinsel yapının bakılan olguyu kendi anlam çerçevesine oturtmasının doğal bir sonucudur da.

Tarihin yazılması ve anlamlandırılmasında etkin olan bu ideolojik çarpıtma gibi Batı dışı toplumların kadınların durumu bakımından bugünkü gelişmişlik seviyeleri ölçülürken seçilen kıstaslar da gerçeklerle aramıza girmekte. Kadınların iyi kazanç getiren ve sorumluluğu yüksek mesleklerde bulunma oranları; aldıkları ücretin erkeklerin ücretine oranı, doğum kontrol yöntemlerinin yaygınlığı; kreş gibi çocuk bakımını üstlenen kurumların sayısı; çamaşırhane, lokanta gibi ev işlerinin ev dışında yapılmasını sağlayan ortak tesislerin sayısı; kadınların ev işi ve mesleki çalışma nedeniyle çifte rol üstlenme oranları[10] bir toplumda kadınların durumunu değerlendirmeye yönelik kullanılan kıstaslardan sadece bir kısmı. Bu oranların yüksek olduğu Batı toplumlarında kullanılan depresyon ilaçları üzerinden kadının mutluluğu hakkında spekülasyon yapılabilir belki; ama burada asıl dikkat edilmesi gereken husus, kullanılan yöntemin sonucu da belirliyor oluşu. Doğu toplumlarında kadınların durumunun çok iyi olduğu veya bu modern kıstasların kadının hayatında iyileşmeye sebep olmayacağını söylemeye çalışmıyoruz. Ancak başka bir medeniyet havzasında, oranın toplumsal koşullarından doğan bir düşüncenin önerdiği çözümlerin bizin toplumlarımıza uygulanmasından doğan düşünsel, sosyal ve siyasi açmazlara dikkat çekmeyi amaçlıyoruz.

Bu durumu biraz daha açalım: Klasik feminizmin dinle kurduğu ilişki aydınlanma düşüncesinin "eski düzen" anlayışından çok da farklı değildir. Buna göre din, ataerkil ve kadını ezen eski düzeni temsil eder. Dinle doğrudan çatışan bu anlayışın dışında özellikle son dönem feminizmi dini öz olarak eleştirmese de Hıristiyanlığın tarihi süreçte kazandığı yorumları ve kurumları hedef alır. Bu ikinci yaklaşım Müslüman kadınların da feminizmle ilişki kurmasına imkan tanıyor. Böylece onlar da doğrudan Kuranla/vahiyle çatışmaya girmekten uzak dursalar da dinin tarihi süreç içinde ataerkil bir yorum kazandığını söyleyerek Hz. Peygamberin hadislerinin de zaman zaman sorgulandığı bir hesaplaşma içine girmekteler. Bu algıya dayanarak Müslümanların tarihini kadının görünürlüğü ölçüsüyle yeniden değerlendirirler. Tarihi süreçte kadının medenî alandan dışlandığı sonucunu çıkararak feminizme tarihsel bir dayanak bulmuş olurlar ve böylece bugün feminist mücadeleye meşruiyet sağlamaya çalışırlar. Diğer taraftan peygamberlerin cinsiyetini tartışma konusu yapmasalar da Hz. Muhammed (sav) ve Hz. Ömer zamanında kadınların aldıkları idari görevlere dair örnekleri ve yine İslam tarihindeki bu türden uygulamaları öne çıkaracaklardır. Dünyada özellikle Müslüman kadın akademisyenlerde görülmeye başlayan bu İslamı kendi savlarını temellendirmek için kaynak olarak kullanma eğiliminin, aslında genel olarak modernist düşüncenin özelliği olduğunun altını çizelim.

Feminizm, bugün içine düştüğü düşünsel ve sosyal krizde eski ortodoks tavrını koruyabilecek kadar güçlü değil[11]. Özellikle postmodern dönemde farklı kültür ve dünya görüşlerinin kendi içinde ifade bulmasını sağlayarak çeşitlenmiş durumda. Müslüman kadınlar da sekülerleşmenin üzerlerinde oluşturduğu baskıyla bu iklimin içinde kendilerine yer arıyor. Diğer taraftan feminizmin sosyal meşruiyetini sağlamak için bu kesimle dirsek temasına geçmeye başladığı da görülüyor. Nilüfer Göle [12] de bu süreçte Batının formatladığı feminizmle bir yere varılamayacağını söylerken “örtü”nün modernitenin kadınları soktuğu açmaza dair farklı bir anlam çerçevesi verdiğine işaret ediyor. Göle’ye göre feminizmde ve seküler dişilikte “ulaşılabilir olmak özgürlüktür” ve bu durum kadının kaldıramayacağı ağırlıkta bir yüktür. Mahremi hatırlatan örtü ise buna yönelik derin bir eleştiri taşır. Ancak bu etkileşime Müslümanlar açısından baktığımızda, farklı bir dünya görüşünden beslenen ve farklı toplumsal, tarihi pratiklerden doğan feminizmin Müslüman kadını kendi dinine, tarihine ve toplumuna yabancılaştıran bir işlev yüklendiğini görürüz. Çatışma eksenine oturan bir dünya görüşü, İslam tarihinde gerek toplumlar gerekse cinsler bağlamında “öteki” olanla ve farklılıklarla birlikte yaşama deneyimini göremiyor.

[1] Bkz. Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları, 1999, s. 240.

[2] Bkz.: Andree Michel, Feminizm, (çev. Şirin Tekeli), İletişim Yayınları (Cep Üniversitesi: 127), 1993, s. 79-82.

[3] Bkz.: a.g.e., s. 85.

[4] Feminizmin "eşitlikçi" anlayışının eleştirisi için bkz.: Abdülhakim Murad, İki Feminizm Arasında, Karakalem, (çev. Kamer Sultan Güzel), 2006, sayı: 6, ss. 48-57.

[5] 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde dillendirilen feminist taleplerin liberal ekonomik sistemin çıkarlarıyla çeliştiği konusunda bkz.: David Conway (der.), Serbest Piyasa Feminizmi, Liberte Yayınları, 2000.

[6] Tek Parti döneminde kadın hareketiyle ilgili ve feminizm tarihiyle ilgili Şirin Tekeli'nin çalışmalarına bakılabilir. Bir örnek olarak: Şirin Tekeli, Tek Parti Döneminde Kadın Hareketi de Bastırıldı, Sol Kemalizme Bakıyor içinde (ed. Levent Cinemre, Ruşen Çakır), Metis Yayınları, 1991.

[7] Avrupa İstikrar Girişim Derneği (European Stability Initiative - ESI), İkinci Kadın Devrimi - Feminizm, İslam ve Türkiye Demokrasisinin Olgunlaşması, 2 Haziran 2007, Berlin – İstanbul, s. 7.

[8] Bkz.: a.g.e., s. 2.

[9] Bu dönemde kızların eğitim alması tartışma konusu yapılmazken asıl gerilimin karma eğitim gibi dinle çatışma olarak görülen hususlarda ortaya çıktığı görülüyor. Dönemin bu konudaki tartışmaları için bkz.: Ekmeleddin İhsanoğlu, Darülfünun : Osmanlı'da kültürel modernleşmenin odağı, IRCICA Yayınları, 2010; Emre Dölen, Türkiye üniversite tarihi : Osmanlı döneminde Darülfünun (1863-1922), cilt: 1, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009.

[10] Michel, bu kıstasları Sovyet kadınlarının durumunu Batıdaki hemcinslerinin koşullarıyla karşılaştırırken kullanıyor. Bkz.: Andree Michel, Feminizm, (çev. Şirin Tekeli), İletişim Yayınları (Cep Üniversitesi: 127), 1993, s. 121.

[11] Aslında feministler bütün kadınların sadece kadın oldukları için baskı ve sömürü altında olduklarını savunurlar. Bu sebeple referansını dinden alan bir kadın özgürlüğü mücadelesini kabul etmezler.  Örnek olarak bkz.: Ayşe Düzkan'la röportaj, Türkiye'deki Feminist Hareket Üzerine, (Söyleşi: Cansu Kılınçarslan), Toplumsal Tarih, sayı: 207, Mart 2011,  ss. 14-16. Düzkan, arkasındaki belirleyici dini muhtevayı ima ederek "Türban mücadelesi ise bir hak mücadelesi olmakla birlikte hiçbir biçimde özgürlükçü değil." demektedir.

[12] Bkz.: Nilüfer Göle, Mahremin Göçü, Hayykitap, 2011.

Güncelleme Tarihi: 02 Mayıs 2011, 08:23
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmed Hasan
Ahmed Hasan - 8 yıl Önce

BATILI FEODAL SİSTEMLER VE FRANSIZ DEVRİMİ BURJUVAZİSİ VE KİLİSENİN GÜNAHINI EGEMEN ERKEK, FEMİNEİZM İLE YIKAMAK İSTERKEN, KURBAN EDİLEN YİNE KADIN OLMUŞTUR. KADIN ERKEĞE BENZEYEREK KADINLIĞINI YİTİRİYOR.KADIN .KADIN ERKEKLERE BENZEMEK ÜZERİNDEN ONLARIN ELİNDEKİ GÜCÜ KADINLIĞINI FEDA EDEREK ÇALMAYA ÇALIŞIYOR DEĞİL Mİ ACABA? ÖZGÜR KADININ ERKEKLEŞMESİ FEMİNİZMİN ASIL İLLETİDİR.

Ahmed Hasan
Ahmed Hasan - 8 yıl Önce

BATILI FEODAL SİSTEMLER VE FRANSIZ DEVRİMİ BURJUVAZİSİ VE KİLİSENİN GÜNAHINI EGEMEN ERKEK, FEMİNEİZM İLE YIKAMAK İSTERKEN, KURBAN EDİLEN YİNE KADIN OLMUŞTUR. KADIN ERKEĞE BENZEYEREK KADINLIĞINI YİTİRİYOR.KADIN .KADIN ERKEKLERE BENZEMEK ÜZERİNDEN ONLARIN ELİNDEKİ GÜCÜ KADINLIĞINI FEDA EDEREK ÇALMAYA ÇALIŞIYOR DEĞİL Mİ ACABA? ÖZGÜR KADININ ERKEKLEŞMESİ FEMİNİZMİN ASIL İLLETİDİR.

banner39

banner36

banner37

banner35