banner39

Suriye, İran'la Türkiye arasındaki ipleri geriyor / Alex Vatanka

"Türkiye-İran-Suriye denklemini kayda değer ölçüde değiştirecek olan, Tahran’ın şu sonuca varmasıdır: Türkiye, Ortadoğu’da ABD destekli bir rejim değişikliği güdüyor ve “Libya modeli” önce Suriye’de sonra da İran’da tekrarlanabilir."

Makale-Yorum 21.05.2012, 10:07 21.05.2012, 10:09
Suriye, İran'la Türkiye arasındaki ipleri geriyor / Alex Vatanka

Esad rejiminin geleceği hakkında Türkiye-İran arasında süren ihtilaf, Ankara-Tahran ilişkilerini onlarca yıl geriye götürme potansiyeline sahip. Ancak bu ihtilaf taşma noktasına da gelmiş değil ve Türkiye-İran rekabeti her bir tarafın Suriye’deki güç mücadelesini şekillendirme amaçlı taktik gayretleriyle sınırlı kaldığı müddetçe bu noktaya varması muhtemel değildir. Türkiye-İran-Suriye denklemini kayda değer ölçüde değiştirecek olan, Tahran’ın şu sonuca varmasıdır: Türkiye, Ortadoğu’da ABD destekli bir rejim değişikliği güdüyor ve “Libya modeli” önce Suriye’de sonra da İran’da tekrarlanabilir. Böyle bir senaryo olmadığı takdirde, ne İran’ın Suriye’deki neticeyi şekillendirmede eli kolu fazlaca serbesttir ne de Esad’a payanda olmak için diğer bölgesel çıkarlarını tehlikeye atacak denli Suriye rejimine bel bağlamıştır. Tahran’dan bakılınca, potansiyel olarak Esad rejiminin kaybedilmesi, İslam Cumhuriyeti’nin Tahran’da gücü elinde tutmasına meydan okuyacak bir yayılma etkisi olmadığı takdirde, telafisi mümkün bir stratejik gerilemedir. İran’ın Suriye’yle ilişkileri en baştan beri bir mantık evliliğidir. Nitekim Arap Baharı öncesinde Tahran ile Şam arasında bolca şüphe mevcuttu. Hem zaten Bağdat’taki Saddam sonrası Şia seçkinleri Irak’ı çoktan Tahran’ın kilit bir Arap müttefiki ve bölgesel önceliği haline getirdiler.

Ankara’nın, Tahran’ın Irak’taki ve diğer bölge ülkelerindeki siyasi nüfuzuna meydan okuması da Türkiye-İran geriliminin ağırlaşmasına yol açacaktır. Bu senaryo hâlihazırda gözler önüne serilmeye başladı ki işin içinde Türkiye-İran arasında tehlikeli bir mezhep faktörünün belirmesi de vardır.

Türkiye-İran gerilimi, Suriye krizi ve Arap baharıyla başlamadı. Bu ikisi arasındaki rekabet daha önceden de âşikardı ve İran’ın, tecritte olması hasebiyle (ki Batıyla arasında nükleer meselenin ve Arap rejimlerini ve halklarını cezp etme hususunda yaşadığı kısıtların bir yan ürünüdür) Türkiye’nin jeopolitik üstünlük elde etmesinden duyduğu derin korkuları yansıtmaktadır. Bu arada, Tahran Ankara’yla bağları güçlendirmek için neredeyse on yıldır yapılan yatırımı tek kalemde gözden çıkarmaya o aynı uluslararası ve bölgesel tecritten dolayı isteksizdir.

Suriye üzerindeki farklılıklar ve Arap dünyasındaki olaylar, ABD ve Batıyla süren nükleer müzakerelerde Ankara’nın artık güvenilir bir muhatap olmadığı anlamına gelecektir kısa vadede. Türkiye-İran ilişkilerindeki mevcut hal ve şartlar ve Esad rejiminin düşüşü, özelde ABD genelde Batı için Tahran’ı nükleer ve bölgesel politikalarını tekrar gözden geçirmeye ikna ümidiyle onu daha da tecrit etme fırsatı sunuyor. Türkiye’nin de kabul edeceği İran’a  daha ağır ilave Amerikan ve Avrupa müeyyideleri, müeyyide araçlarının İran’ın davranışlarını değiştirme ihtimalini kayda değer ölçüde artıracaktır. Ancak bu senaryoda, Tahran’a baskı kurma konusunda Batının Ankara’yı da hesaba katabilmesi, Batı’nın kale direklerini değiştirmemesine bağlıdır. Türkiye, nükleer bir İran görmeyi arzulamıyor ve gaye, İran’ın nükleer silah geliştirmesini engellemek olduğu müddetçe Türkiye, Tahran’a karşı yaklaşımını değiştirebilir.

Tahran, Esad’ı nasıl görüyor?

İran’ın Suriye’deki ayaklanmaya verdiği ilk tepki çok şey anlatır. Bir şaşkınlık ve tereddüt haliydi ki Tahran’ın bu uzun süreli Arap müttefikine nasıl baktığını ifşa etmiştir. İranlılar başta (en azından alenen) kayıtsız-şartsız destek vermekten sakındılar ve Esad rejiminin tıpkı Mısır gibi ani düşüş ihtimaline karşı seçenekleri ayan beyan açık tuttular. İranlılar, Suriye krizinin kendi jeopolitik konumuna karşı bir meydan okumayı temsil ettiğine hükmetti fakat aynı zamanda da Arap dünyasının diğer kesimlerinde başka fırsatlar açabileceğini de takdir ettiler. Önemlidir, Arap Baharı İran’a Mısır, Yemen ve Libya’yla ilişkileri tamir fırsatı vermiştir. İran’ın Suriye’deki ayaklanmaların kanlı bir şekilde ezilmesine kayıtsızca destek olması büyük bir mes’uliyettir. İran’ın duruşunu belirleyenler arasında Türkiye’nin hızla Esad’a karşı dönmesi ve Ankara’nın yüksek bir ahlaki zeminde durma gayesi de var. İran, Ortadoğu’da demokratik ümitlerin olduğu bir zamanda zincirini kırmış bir Esad rejiminin velinimeti olmaya soğuk bakıyordu.

Suriye muhalefetindeki herhangi bir hizbe açıkça imada bulunmayan İran, açıktır ki Esad sonrası bir döneme kafa yoruyordu. İran menşeli açık kaynak analizlere dayalı olarak söylenebilir ki İslam Cumhuriyeti, Suriye’deki manivela gücünün ille de Şam’daki rejimle birlikte ortadan yok olmayacağı sonucuna varmıştır bu noktada. Bu dinamik, İran’ın ilk tereddüdünü açıklamaktadır ve İran-Suriye ortaklığının bel bağlayacak (NATO ittifakının 5’nci maddesi gibi) mekanizmalardan yoksun olduğunu göstermiştir.

Dahası, İran’ın Suriye krizi karşısındaki ilk tereddütlerini değerlendirme bağlamında, bu iki ülke arasında derinlikli bir ekonomik, dini yahut kültürel bağların olmayışı da hesaba katılmalıdır. İran’ın Suriye’yle yıllık ticareti 700 milyon dolar civarındadır (İran’ın fakir Afganistan’la ticaretinin yarısı kadardır; Çin’le 30 milyar dolarlık ticaretinin yanında ise cüz’i bir miktardır). Batı’da Esad rejimini Şia olarak sınıflandırma ve dolayısıyla da İran’ın doğal müttefiki olarak görme eğilimi olsa da bu ikisi arasında güçlü bir mezhep bağı yoktur. Bahreyn’deki Şiilere verilen destekle kıyaslandığında, Esad rejiminin Nusayri hâkimiyetindeki rejimine mezhep hattında ilerleyen bahse konu bir İran desteği yoktur. İşte bu, bir Fars ve Şia devleti olarak İslam Cumhuriyeti’nin, politikalarını mezhepçi çizgide sürdürmeye takat yetiremeyeceğini de göstermektedir zira bölgedeki Sünni çoğunluğu cezp etmesi çok daha güç olacaktır

Suriye’deki ayaklanmalar sırasında İran’ın Esad rejimine gitgide kayıtsız-şartsız destek çizgisinde ilerleme kararı, kilit birkaç nedenden dolayıdır. Birincisi, İran’ın başlangıçta verdiği mütereddit tepkiden bu yana Esad rejiminin halk tarafından devrilme riski yok.

Bu esnada, potansiyel jeopolitik kayıplar arttı. İran, Esad’ı ortadan kaldırmak için ABD’nin başı çektiği, aralarında S. Arabistan ve Katar’ın bulunduğu kampanyaya Türkiye’nin de katılacağını, İran’ın daha da tecride düşeceğini düşünüyor.  Tahran için en kötü senaryoda, Libya modelinin Suriye’de tekrarlanması, İran’ın sırada olması anlamına gelecektir bu. Tahran’ı bu kadar çok rahatsız eden, Esad rejiminin kaderi değil Esad’ın düşüşünün emsal teşkil edip bölgedeki Amerikan faaliyetini artırmasıdır.

İran’ın Suriye’deki nüfuzunu Esad sonrasında aynı derecede sürdürmesi çok daha düşük bir ihtimaldir. Hamas ve Müslüman Kardeşler, İran’ın Esad yerine kilit alternatifleri olduğu düşünülür, Esad rejiminden geri çekildiler ve İran baskısına direniyorlar. Esad’ın geçmişteki güvenilmezliğine rağmen, Şam’daki mevcut rejim Akdeniz’deki jeopolitik gücünü muhafaza etmesi için İran’ın en büyük ümididir şu an. Fakat İran’ın bu duruşu değiştirilemez değil. Tahran’ın Esad’a karşı tutumu, Suriye’deki gerçeklere ve İran’ın Suriye’nin geleceğinde hissedar olmasına müsaade edilip edilmeyeceğine bağlı olarak halen değişebilir.

AK Parti’nin 2002’de iktidara gelişi, Türkiye-İran ilişkilerini dönüştürdü. Siyasi, iktisâdi bağlar ve güvenlik bağları güçlendirildi. En göze çarpanı, ticaret hacminin 2000’deki 1 milyar dolar düzeyinden 2011’de 16 milyara tırmanmasıdır. Bu artış,  İran’ın Batıdan yana ekonomik baskıyla karşılaştığı bir zamanda kaydedildi ve Türkiye, alternatif ortak haline geldi.  Türkiye-İran güvenlik işbirliği, militan Kürtlere karşı ortak çabayı ve Amerika’nın 2003’teki Irak işgalinden sonra bağımsız Kürdistan’a ortak muhalefeti amaçladı.

İslam Cumhuriyeti, Erdoğan’ın AK Parti hükümetinin İslami vasıflarını da alenen memnuniyetle karşıladı şüphesiz. Fakat ilişkilerin ilerlemesini sağlayanın karşılıklı somut faydalar olduğunu kabul etmek önemlidir. İslamcı ideoloji, Türkiye-İran bağlarını pekiştiren bir tutkal olmadı asla hatta ki her iki tarafın pan-İslamcı dayanışma söylemlerine rağmen.

Doğrusu, Türkiye-İran Rönesansı’nın başlarında Türkiye’nin niyetleri hakkında İran’da şüpheler dile getiriliyordu. AK Parti’nin İslamcı duruşunun bölgeye (İslam Cumhuriyeti’nin diliyle) “Amerikan İslamını” getirme amaçlı bir Truva Atı olup olmadığı hakkında sorular vardı. İran’da Türkiye’ye eleştiri yöneltenler sertlik yanlılarından ibaret değildi. İran’daki reformcularla bağları olan pek çok analist, Türkiye’nin İran için yapabilecekleriyle ilgili beklentileri azaltmak hususunda uyarılarda bulunmuşlardı.

Rakipler: Arap Baharı öncesinde, sırasında ve sonrasında

Tahran, İran ve AK Parti’nin (hassaten Saddam sonrası Irak’ta) Sünni İslamcı modeli arasındaki jeopolitik ve ekonomik rekabete ilave olarak, Erdoğan hükümetini İran’ın Şii eksenli Velayet-i Fakih modeline ve Tahran’ın bölgesel emellerine karşı bir rakip olarak gördü. En dikkat çekenidir, 2010 Mayıs’ında Türkiye-İran arasındaki güven zirvesindeyken, İran-Brezilya-Türkiye arasında üçlü anlaşma imzalanırken, Tahran, Gazze’ye Özgürlük Filosuna düzenlenen baskından sonra İsrail karşıtı duruşundan dolayı Türkiye’nin Arap halklarının desteğini kazanmasına kıskançlıkla tepki vermişti.

Arap Baharı, Türkiye’yle bölgesel rekabette bahis oranını artırdı (özellikle Suriye’de ama Mısır’da ve diğer Arap ülkelerinde de). Tahran, Muammer Kaddafi’nin devrilmesinde Türkiye’yi Batının fiili işbirlikçisi olarak gördü; Libya modelinin Suriye’de tekrarlanmaması hususunda Türkiye’yi uyardı. Başbakan Erdoğan’ın Mısır’da laik cumhuriyetçiliği teşvik eden sözleri, İran’ın Araplara verdiği mesaja karşı doğrudan bir tehdit olarak değerlendirildi. İran propagandası Türkiye’yi şimdi de ABD destekli İran karşıtı gündem adına bastıran üç kilit fitne elebaşısı olarak S. Arabistan ve Katar’la aynı lige yerleştirmektedir. Bu arada, 2011 Eylül’ünde NATO’nun füze savunma sistemine bağlı radarlara ev sahipliği yapma kararı, İran tarafından büyük bir ihanet olarak görüldü.

İranlı liderler kızmak için yeterince neden bulsalar da Türkiye’ye kapıları açık tutmaya yine de devam etmektedirler. Bunun en iyi örneği, Erdoğan’ın Mart ayında gerçekleştirdiği mekik diplomasisidir; İran ve P5+1 arasında İstanbul’da yürütülen nükleer müzakerelerin taşlarını döşemiştir bu. Fakat İranlılar gönülsüzce iştirak ettiler. P5+1’le nükleer müzakerelerin yürütülmesi, bölgesel politikaları yüzünden Ankara’yı azarlama arzularının önüne geçmişti o vakit. Dolayısıyla da Batı bir önşart olarak ileri sürmediği takdirde –bu da muhtemel değildir - Ankara’nın nükleer meselede önemli bir rol oynamasına İran’ın rıza göstereceği son derece şüphelidir. Ankara-Tahran arasındaki bu güven açığının kısa vadeden orta vadeye kadar sürmesi muhtemeldir.

Batı için neticeleri

İran nükleer meselesinde Türkiye’nin aracı bir rol oynayıp oynayamayacağı, Tahran’ınTürk dahlini isteyip istemediğine bağlıdır. Şu an tüm göstergeler, Tahran’ın Ankara’ya yönelmeye eşi benzeri görülmemiş bir şekilde gönülsüz olduğunu göstermektedir.

Mayıs ayında Bağdat’ta yapılacak görüşmeler başarısız olduğu ve müeyyidelerin artırılması gerektiği takdirde, Batıya bir fırsat sunmaktadır bu. Türkiye bu senaryoya göre - 2010 Mayıs’ında olduğu gibi - bağımsız arabulucu olmaktan çıkıp İran’a karşı Batıyla daha inandırıcı bir şekilde aynı safta yer alabilir. Ankara sırf böyle bir duruş sergiledi diye Türkiye-İran ilişkileri daha da yaralanmayacaktır. 2011’den beri gelişen olaylar, Türkiye’nin Batıya çapa attığına, Türk iyi niyetinin şartlı ve mahdut olduğuna İranlıları zaten ikna etmiştir.

Ancak Türkiye’nin duruş değiştirmesi, Ayetullah Ali Hamaney, onun Tahran’daki hizbi ve İran’a karşı küresel müeyyidelerin uygulanabilirliğini okuyuşları üzerinde önemli bir etki yaratacaktır. Bu, nükleer meselede bir çözüm bulunmadığı takdirde, tedrici siyasi-ekonomik tecrit zaman içerisinde daha acı verici oldukça, gidişatı değiştirme gerekliliğine onları ikna edebilecektir.

İran’ın kendi gerçekleri bağlamında, Tahran’ın gidişatı değiştirmeye hazırlandığının işaretleri çoktan belirmiştir. İran nükleer ihtilafının devam ettiği ve Suriye krizi büyüdüğü bir sırada en büyük bilinmeyen, Türkiye’nin dış politikasıdır. Ankara’nın bölgesel amaçları, sırf İran nükleer tehdidini boşa çıkarmaktan veya Tahran’ın Suriye’de karşı-meydan okumasının önüne geçmekten daha hırslı görünüyor. Var güçle Ankara’yı büyük Ortadoğu’da merkez oyuncu yapma teşebbüsü kaçınılmaz olarak bir devamlılık anlamına gelecek ve Türkiye’nin İsrail politikalarına ve onun nükleer cephaneliğine Türkiye’nin muhalefetini muhtemelen sertleştirecektir. Böylesi bir strateji, asgari olarak Amerika’nın nükleer silahsızlanma çabalarını ve İran nükleer sorunu dâhil daha geniş bölgesel amaçlarını karmaşıklaştıracaktır.

Kaynak: MEI

Yazar hakkında: Middle East Institute uzmanı.

Dünya Bülteni için çeviren: M. Alpaslan Balcı

 

Yorumlar (1)
Naci ASKAR 11 yıl önce
Yüzeysel bir yorum
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?