banner15

Osmanlı modernleşmesinin müzikal boyutu

Müzikolog Evren Kutlay Baydar Osmanlı modernleşmesini müzik izleği üzerinden yorumladı.

Osmanlı modernleşmesinin müzikal boyutu

 

Asım Öz-Dünya Bülteni / Kültür Servisi

Hem müzisyen aileler üzerinden hem de dönemin gazetelerine yansıyan haberlerden hareketle oluşturulan eserin belgesel niteliği dikkatlerden kaçmıyor. Osmanlı'nın Avrupalı Müzisyenleri Osmanlı’dan bu yana batı müziği konusunda atılan adımları ve yapılan çalışmaları araştırmak, batı müziğinin Türkiye’de hangi aşamalardan geçerek bugün bulunduğu noktaya geldiğini anlamamız açısından değerlidir. Evren Kutlay Baydar’la kitabını konuştuk.

Müzik kitapları yayını konusunda oldukça fakir bir ülkeyiz. Bu alandaki kuraklık arada bir çıkan kitaplarla bir hareketlilik kazanır. Bunlardan biri de Osmanlı’nın Avrupalı Müzisyenleri. Çalışmanız nasıl oluştu ?

Çalışmam bir müzikolog olarak Osmanlı müzik tarihine merakım ve aynı zamanda klasik batı müziği eğitimi almış bir piyanist olarak da Türk tarihinde Avrupa müziği konusunun boyutlarını merak ederek okumaya ve araştırmaya başlamamla ortaya çıktı. İstanbul Üniversitesi Nadir eserler kütüphanesinde dönemin bugüne intikal eden, kimisi el yazması batı müziği notalarını incelemeye ve seslendirmeye başladım. Tabii sadece icra etmek, eserin tarihsel yönünü, bestecisini, hangi şartlar altında ortaya çıktığını bilmeden çok da anlamlı olmuyor. Dolayısıyla besteci isimlerinden yola çıkarak araştırmaya adım attım ve o güne kadar bu konuda yapılmış yayınları taradım. Yayınlardaki bazı ileri araştırma yapışmadan verilen “aynılıklar” ve “tutarsızlıklar” dikkatimi çekti. Dönemin gazetelerini, Başbakanlık Osmanlı Arşivini, Türkiye’deki çeşitli kütüphaneleri ve ulaşabildiğim Avrupa kütüphanelerinin kataloglarını incelediğimde daha önce bilinmeyen birçok orijinal bilgiye ulaştım. Ayrıca yine şimdiye kadar müzik tarihiyle ilgili yapılan yayınların hiçbirinde kaynak olarak kullanılmadığını farkettiğim, ekonomi, işletme, bankacılık gibi dallarda yapılan araştırmalarda sıkça başvurulan ancak belki de müzikologların aklına hiçbir zaman gelmeyecek bir kaynak olan Şark Ticaret Yıllıkları vasıtasıyla emsalsiz bilgiler elde ettim. Yine tamamen iz sürerek ve tabiri caizse bir dedektif gibi çalışarak ele aldığım Selvelli ailesinin torununun torununa ulaştım ve buluşup kendisinden bazı bilgiler edindim. Tüm bunlar benim için büyük bir heyecandı. Çünkü Türk müzik tarihinin bugüne kadar hiç bilinmeyen ya da yanlış bilinen birçok olgusunu çözümleme fırsatı bulmuştum. Bulgularımı bir kitap haline getirerek paylaşmak istedim.

Osmanlı modernleşmesinin değişik boyutları içinde müzik alanındaki yenileşmeler de önemli bir yer tutmaktadır. Bu yenileşmeler sürecinde dikkati çeken/öne çıkan hususlar nelerdir?

Evet, sizin de belirttiğiniz gibi modernleşme anlayışı bir bütün olarak karşımıza çıkıyor. Kılık kıyafetten tutun, askeri, ekonomik düzene kadar. Bu anlayıştan müzik de nasibini alıyor dolayısıyla. Askeri alanda, ordunun yapılanmasında bu anlamda ilerlemiş olduğu fark edilen Avrupa ülkeleri örnek alındığında da orduyla özdeşleşmiş bir müzik kurumu olan mehter bandosu, yeni ordunun tören yürüyüşüne ayak uyduramayınca da Avrupa müziğinin aktif olarak Osmanlı topraklarında hayat bulmaya başlayacağını görüyoruz. Yenileşme sürecinde baştaki padişahların politikaları öne çıkıyor. Örneğin, bu hareket her ne kadar III. Selim dönemine dayansa da, onun çıkarılan bir ayaklanmada öldürülmesinin ardından (arada kısa bir IV. Mustafa dönemi var) başa geçen II. Mahmud aktif olarak modernleşme sürecini başlatıyor ve kendisinden sonra başa geçen ve kendisi gibi yenilikçi bir padişah olan I. Abdülmecid döneminde de bu yapılanma hızla devam ediyor. Ancak tutucu bir padişah olan Abdülaziz döneminde bu hareket yavaşlıyor. Dolayısıyla baştaki padişahların tutumu ilerleyişin hızını etkiliyor. Onun dışında bu hareketi destekleyen padişahların Avrupa’nın alanında önde gelen isimlerini kendi topraklarında görevlendirmeleri de dikkate değer. Yani Avrupa’da olup biten her yönüyle yakından Sultanlar tarafından biliniyor, takip ediliyor ve kurumlarda verilen eğitimin bu anlamda en ileri seviyede olmasına özen gösteriliyor.

Osmanlı’nın Batı müziğiyle tanışma süreci modernleşme sürecinden oldukça eskiye dayanmakta olduğu da bir gerçek. Modernleşme sürecindeki tanışıklığı öncekilerden farklı kılan yanlar konusunda ne söylersiniz?

Daha önce de bahsettiğimiz gibi Osmanlı padişahları hep Avrupa’yla yakın ilişkiler içinde olmuşlar, bilim, kültür ve özellikle de sanat alanındaki tüm gelişmelerden haberdar olmuşlar ve yaygın olarak olmasa da kendi saraylarında çeşitli vesilelerle Avrupa sanatlarıyla ve müziğiyle tanışma fırsatı bulmuşlardır. Ancak bu tanışıklık sadece sarayda Avrupa’dan davet edilen topluluklar ve sanatçıların gerçekleştirdiği günlük temsiller seviyesinde kalmıştır. Tanzimat’ın ilanıyla girilen modernleşme sürecinde ise Askeri alanda Avrupai düzende yeniden yapılanma neticesinde bir gereklilik sonucu artık Avrupa müziği aktif olarak Osmanlı topraklarında üretilir, öğretilir ve icra edilir olmuştur.

Müzikal yenileşmenin askeri müzik alanından başlama sebebi nedir?

Osmanlı İmparatorluğu Avrupa ülkelerinin askeri yapılanma alanındaki ilerlemesinden faydalanmak amacıyla, başına buyruk, disiplinsiz ve savaş kabiliyetini yitirmiş bir örgüt halini almış olan yeniçeri ocağını kapatarak Avrupa’daki örneklerine göre bir ordu kurma çabasına girişmiştir. Osmanlı ordusu her ne kadar Avrupai tarzda yapılanmaya başladıysa da ona savaşta, törenlerde vs eşlik eden mehter bandosuna bir müddet dokunulmamış, Mehterhane-i Hümayün kapatılmamıştır. Ancak, zamanla, Avrupai tarzda teşkilatlandırılmış ordunun tören yürüyüşüne mehter bandosunun eşlik edemediği gözlenerek askeri bando alanında da Avrupalılaşmaya gidilmiştir.

Batı müziğinin Osmanlı topraklarına taşınmasında etkili olan askeri müzisyenler kimlerdir?

Avrupai tarzda askeri bando oluşturulması aşamasında Mehterhane-i Hümayün kapatılmış, yerine batı müziğinin eğitiminin verileceği kurum olan Muzıka-ı Hümayün kurulmuştur. Muzıka-ı Hümayün’ün ilk eğitmenleri, III. Selim Döneminde Nizam-ı Cedid ordusunun oluşturulması aşamasında Fransız subaylar nezaretinde batı müziğini bir nebze öğrenme fırsatı bulmuş ve kurulan boru takımında görev almış süvari borazancısı Vaybelim Ahmet Ağa ve Trampetçi Ahmet Usta Muzıka-ı Hümayün’ün ilk öğretmenleri olmuşlardır. Ama bilgi ve eğitimleri yetersiz kalınca yerlerine İstanbul’da yaşayan Fransız asıllı Mösyö Manguel getirtilmiş, o da yetersiz bulununca İtalya’dan ünlü opera bestecisi Gaetano Donizetti’nin ağabeyi, Napolyon’un askeri bando müzisyeni Giuseppe Donizetti getirtilmiştir. Donizetti, 1828 yılında İstanbul’a geldiği tarihten itibaren 1856 yılındaki vefatına kadarki süreçte “Osmanlı Saltanat Muzıkalarının Baş Ustakarı” ünvanıyla Muzıka-ı Hümayün’ün başına getirtilmiştir. Donizetti batı müziğinin öğrenilmesi ve yaygınlaştırılması anlamında uzun yıllar çok değerli çalışmalar yapmış ilk isim olmuş, Paşalık mertebesine kadar yükselmiştir. Ondan sonra Muzıka’nın başına geçen ya da Muzıka-ı Hümayün’ün farklı kollarında görev yaparak askeri ünvanlarla ödüllendirilen Guatelli, Pisani, Aranda, Dussap, Lombardi gibi Avrupalı Müzisyenlerin isimleri göze çarpmaktadır. Donizetti, batı müziğinin Osmanlı’da öğrenilmesi anlamında ilk Avrupalı müzisyen olduysa da ondan sonra da gerek Muzıka’da gerekse sivil hayatta bu müziğin Osmanlı topraklarında ilerlemesine faydası dokunmuş yüzlerce birbirinden değerli isim olmuştur.

Özellikle İtalyan müzisyenleri aileler üzerinden ele alıyorsunuz. Müzik araştırmalarında “karışıklığa” da yol açan bu ailelerden söz edelim biraz.

Kitabımı yazmadan önce okuduğum birçok kaynakta bazı İtalyan müzisyenlerle ilgili verilen bilgilerde tutarsızlıklar tespit ettim. Yine yaptığım arşiv ve gazete taramalarında tüm kaynaklarda sadece soyadıyla geçen meşhur müzisyenlerin yanı sıra aynı soyada sahip ve baba- oğul ya da kardeş olarak belirtilmiş isimlere rastladım. Bu isimler çoğunlukla ele aldığım İtalyan müzisyenlerin ailelerine mensuptu. Mesela bilinmeyen bir isim Sultan Reşad’ın milli marşının bestelemiş Italo Selvelli’nin kardeşi Augusto Selvelli’dir. Çoğu Gazimihal’in yayınlarını daha fazla araştırmadan baz alan diğer yazılı kaynaklarda büyük Lombardi ya da küçük Lombardi olarak geçen Augusto ve François Lombardi’ler de doğum-ölüm tarihleri dahi karıştırılmış, tutarsız verilmiş müzisyenlerdir. İtalyan Pisani ailesinin de birçok müzisyen üyesi olduğu yine bilinmeyen bir gerçektir. Kontrpuan hocası, müzik teoristi Parisi ise belki de İtalya’nın bile farkında olmadığı çok değerli çalışmalarda bulunmuş ve bir de Armoni kitabı yazmış bir müzisyendir.

Osmanlı sarayının da bu süreçte bir tür patronaj ilişkisi oluşturduğunu görüyoruz. “Gerek icra gerekse üretim açısından Batı müziğini benimsetmek amacıyla, başa geçen padişahlar, dönemin ünlü batılı müzisyenlerini icra amaçlı saraylarına davet etmişlerdir. Böylelikle batı müziği Avrupa standartlarında ve güncelliğinde Osmanlı topraklarında icra edilmiş, dönemin meşhur Avrupalı müzisyenleri baştaki padişahlara eserler ithaf etmişlerdir.”diyorsunuz. Bu ilişkinin daha önceki yüzyıllardaki edebi patronajla ortak ya da farklı yönleri var mı?

Osmanlı’da önceki yüzyıllarda Divan edebiyatı konusunda Sultanların patronaj sistemiyle, patron rolüyle Türk şiirinin ve edebiyatının gelişimi konusunda destek verdiğini biliyoruz. Burada söz konusu olan sanatçılar Türklerdir. Patronajlık bağlamında kavramsal bir aynılıktan söz edebiliriz; yani, patron ün, taltif, koruma ve yardım konusunda destek olurken, çalışan hizmet, sadakat ve politik bağlılık sunuyordur. Ancak farklılık bu patronajın kendi müziklerinin Osmanlıya getirmeleri ve öğretmeleri beklenen Avrupa’nın farklı ülkelerine mensup müzisyenlere yapılıyor olmasıdır ilk yıllarda... Yine de onlar da yabancı olarak görülmemiş, benimsenmiş, kendileri de Osmanlı topraklarında yaşamlarını sürdürdüklerinde ve kimisi sonradan ülkelerine döndüklerinde dahi “Osmanlı” hissetmişlerdir. Bunları gerek eserlerinden gerekse mektuplarından anlayabiliyoruz. İlerleyen yıllarda Osmanlı’da görev yapmış bu Avrupalı müzisyenlerin yetiştirdikleri ya da Sultanların müzik eğitimi almaları için Avrupa’ya gönderdikleri Türk müzisyenler de bu sistemin içine dahil olacaklar, hatta II. Meşrutiyet’in ilanından sonra birçoğunun görevlerini devralacaklardır.

Meşrutiyet ilan edildiğinde “Hürriyet kahramanları, Vatansever Niyazi ve Enver Bey”lere itahafen bestelenen marşı da hatırladığımızda iktidar/lar/la müzik arasında kurulan bağı biraz daha iyi anlamış oluruz sanırım…

Tabii. Müziği ya da bir ülkede müziğin gelişimini hiçbir zaman gündelik olaylardan, politikadan, ekonomiden, eğitimden vs. ayrı tutmamak gerekir. Tüm toplumsal olaylardan müzik etkilenmiştir; diğer bir deyişle müzik toplumun gündelik yaşamındaki değişimlerden tutun, politik, ekonomik, vs. alanlardaki değişimlerini de bir ayna gibi yansıtan bir öğe olmuştur. Dolayısıyla aslında yine işin araştırma boyutuna dönersek, tarih araştırmaları ve bulguları tek boyutlu değerlendirilmemelidir. Bir toplumda gerçekleşen her alandaki tüm dinamik değişiklikleri müzik yansıtır.

On dokuzuncu yüzyılda konser, denetleme, vs. gibi amaçlarla Osmanlı saraylarında bulunmuş batılı müzisyenler ve onların Osmanlı sultanlarına çaldıkları ve ithaf ettikleri eserler içinde dikkat çeken isimler kimlerdir?


Kitabıma almadığım ama diğer yayınlarımda, makalelerimde bahsettiğim isimler vardır, Henri Wieuxtemps, Leopold de Meyer, Elias Parish Alvars gibi. Ancak kitap odaklı soruyorsanız bence en ilginci ve dikkat çekeni ünlü Macar piyanist-besteci Franz Liszt’in İstanbul ziyaretidir. Liszt hem sarayda padişah I. Abdülmecid’in huzurunda hem de halka açık konserler vermiştir. Padişaha da eser ithaf etmiştir. Bu ziyaretle ilgili en önemli unsur, olayın sadece bir konser ve eser ithaf etme boyutuyla kalmamış olup ilerleyen yıllara dek Osmanlı’da sürecek bir “Liszt ekolü” nün oluşmasına sebep olmuş olmasıdır. Gerek Liszt’in Osmanlı anılarından etkilenerek Osmanlı topraklarına gelip yerleşmiş ya da bilfiil Liszt’in Macaristan’da öğrencisi olmuş ve İstanbul’a gelerek burada öğrenci yetiştirmiş, müzik kurumlarında resmi görevde bulunmuş, geleceğin İstanbul Konservatuarı olacak Darülelhan’ın kuruluş aşamasında yer almış ve dolayısıyla Türk topraklarında batı müziğinin şekillenmesinde etken olmuş Macar müzisyenler, gerekse Osmanlı olup Liszt’in öğrencisi olmak üzere Avrupa’ya giden, ondan dersler alan ve sonrasında Osmanlı topraklarında Uluslar arası solist ve öğretmen olarak görev yapmış müzisyenler, Osmanlı’da “Liszt etkisi”nin uzun bir dönem devam etmesine vesile olmuşlardır.

Osmanlı’da batı müziğini geliştirmek adına atılan başlangıç adımı sayılabilecek konserler sayesinde Saray ve çevresi batı müziğini tanımaya, dinlemeye, hatta ithaf edilen eserlerin de katkısıyla öğrenmeye başlamışlar.Ardından ise saray çevresinde kadınların müzik icra etmeye başladıklarını görüyoruz.Bir anlamda saray modernleşmenin bizatihi yürütücüsü gibi…

Saray erkanı, padişahların kızları, eşleri ve haremdeki kadınlar, erkeklerle aynı anda ve aynı kalitede batı müziği öğrenmişler, besteler yapmışlar, enstrüman çalmayı öğrenmişlerdir. Hatta haremde bir kadınlar orkestrası dahi kurulmuştur. Saray halkının dışında yine eşlerinin ya da babalarının resmi görevleri dolaysıyla saray yakın kadınların da bu müziği öğrendiklerini ve eser ürettiklerini görüyoruz. Yine kitabımda yer verdiğim ve bilinmeyen bir isim olan Fatma Zinnur Hanım bu anlamda örnek gösterilebilir. Onun dışında özgeçmişlerini bilemediğimiz ancak gazete küpürlerinde konser ilanlarında programlarda adı geçen “Halide” gibi Türk kadın isimleri de göze çarpmaktadır. Yine Avrupa’ya müzik tahsili için gönderilen Türk kadınlarının isimlerine de Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde yaptığım taramalarda rastladım. Kadınların da bu hareketin içinde yer alması ve bu durumun padişahın desteğiyle hatta bizzat isteğiyle, takdiriyle ve kadınların başarılarını ödülle teşvik etmesiyle (ki buna en iyi örnek Fatma Zinnur Hanım’a Güzel Sanatlar alanındaki başarılarından dolayı padişah tarafından madalya verilmesidir) gerçekleşmesi, modernleşmenin kadın-erkek toplumun her ferdine yönelik bir hareket olarak bütüncül bir anlayışla ele alındığını ortaya koymaktadır.

Peki bu süreçte yaşanlar dönemin basınına nasıl yansıyor? Basın bu gelişmeleri nasıl ele alıyor, hangi yönleri üzerinde duruyor?

Basın bu anlamda inanılmaz. Gazetelerin sütunlarını sanat haberleri dolduruyor. Gazetelerde her gün hangi salonda hangi konserin ya da operanın olduğu, programı, hangi sanatçıların yer alacağı, onların özgeçmişlerinden ya da günlük çalışmalarından kesitler, biletlerin satıldığı yerler ve fiyatları, hatta kullanılacak piyanonun markasına kadar varan ayrıntılar veriliyor. Eğer o gün konser yoksa da Avrupa’daki müzik konusundaki gelişmeler aktarılıyor ya da müzikle ilgili eğitici teknik terimleri açıklayan makalelere ve konser eleştirilerine yer veriliyor. Sanatın, özellikle de batı müziğinin yazılı basında ön planda olması durumu sadece Fransızca yayınlanan Journal de Constantinople ya da La Turquie gibi gazeteler için geçerli değil. Örneğin Liszt’in ziyareti haberine Takvim-i Vakayı gazetesinde de rastlıyorsunuz, ya da İkbal gazetesinde bir müzik öğretmeninin özel ders ilanını bulabiliyorsunuz, daha da ilerisi ve önemlisi Osmanlıca bir dergi olan “Malumat”, ek olarak gerek Avrupalı gerekse Türk, günün müzisyenlerinin eserlerini “ek” olarak veriyor. Bugün bestecilerimizin eserlerinin bir gazete ya da dergi ile halka dağıtılmasını düşünebiliyor musunuz? Dolayısıyla basının da yakın ilgisi ve desteği yadsınamaz.

Çalışmanızın önemli yönlerinden biri,Osmanlı’nın Avrupa müziğini tek bir ülke üzerinden izlememesine ilişkin olarak aktardığınız bilgiler. Dünyadaki batı müziği gelişmelerinin Osmanlı imparatorluğunca izlenmesi nasıl gerçekleştiriliyor?

Olayın iki boyutu var. Birincisi, Osmanlı padişahlarının tüm dünyadaki ve dolayısıyla Avrupa’daki gelişmelerden haberdar olmaları ve farklı Avrupa ülkelerinde alanlında önder olmuş bu müzisyenleri Osmanlı topraklarına davet etmeleri. Avrupa’daki gelişmelerden öncelikle Osmanlı’da görev yapan Avrupalı elçiler sonrasında da Osmanlı’nın çeşitli Avrupa ülkelerine gönderdiği ve görevlendirdiği Türk elçilerin raporları, günlükleri, vs. vasıtasıyla haber olunmuştur.

Avrupalı elçiler bu modernleşme hareketinden yüzyıllarca önce batılı sanatçıları Osmanlı saraylarına getirmişlerdir. Türk elçiler ise, ki kitabımda buna örnek olarak III. Ahmed döneminde Osmanlı’nın Fransa elçisi olarak görev yapmış, Paris’te bir opera izleme imkanı bulmuş ve opera hakkındaki izlenimlerini yazmış Yirmisekiz Mehmet Çelebi gibi, Avrupa’daki yaşamlarını, gördüklerini, Osmanlı’ya aktarmışlardır. Dolayısıyla Elçiler bu anlamda rol oynamışlardır.

İkinci boyutu ise, Osmanlı İmparatorluğunun batı müziği alanında attığı adımlar, padişahların bu anlamda destekleri ve müzisyenleri ödüllendirmeleri Avrupa’da geniş yankı uyandırmıştır. Bu hareket ve atılan adımlar sadece Türk basınında değil Avrupa basınında da yer almıştır. Dolayısıyla dönemin ünlü Avrupalı müzisyenleri konser turnelerinin bir bacağı olarak Osmanlı şehirlerini de eklemeye başlamışlardır. Yani Osmanlı’nın Avrupa’yı takip ettiği gibi, Avrupa’da Osmanlı’nın sanat anlamında bu denli gelişmiş olmasından etkilenmiş ve kendisi de bu ülkede sanatını icra etmek istemiştir. Liszt dahi padişaha ithaf ettiği eserini Avusturya elçisi vasıtasıyla saray gönderirken bir nişan beklentisini bildirmiştir. Dolayısıyla Avrupalı müzisyenler için uzun yıllar dünyaya hükmetmiş bir imparatorluğun yöneticisinden ödül almak onur duyulacak bir durumdur. Örneğin, II. Abdülhamid hatıratında kendisine Avrupa’dan bir günde binlerce eser gönderildiğinden ve hepsinin de bir ödül beklentisi içinde olduğundan biraz da hayıflanarak bahsetmektedir.

Müzik bakımından farklı ülke ekollerinin farklı dönmelerdeki etkisi ile siyasi Batılılaşma ya da devletler arası ilişkilerin iyi olup olmaması arasında bir bağ kurmak mümkün mü?

Tabii mümkün. Kitabımda bu şekilde de Osmanlı ile ilgili ülke arasındaki ilişkileri irdeleyen kısa bir giriş yaptım her bölüme zaten. Örneğin Macarlarla Türkler arasında, 15. yüzyıla dayanan bir akrabalık ilişkisi vardır. Bu düşünce Macarların ve dolayısıyla Macar müzisyenlerin Osmanlıya ilgi duymasına muhakkak yok açmıştır. Ya da siyasi anlamda Almanya’yla tarih boyunca iyi ilişkilerde bulunmuş olan Osmanlı İmparatorluğunun 19. yüzyılın ikinci yarısında bu ilişkilerinin daha da güçlenmesiyle, o güne kadar Fransız kültürünün etkisinde daha yoğun olarak kalmış olan Osmanlı topraklarında Alman müzisyenlerin ve müzikte Alman ekolünün ön plana çıktığını görüyoruz.

Öte yandan bu çok boyutluluk Avrupalı olmaklıkla tek boyutta ele alınamaz mı?


Alınır. Müzikte zaten Avrupa müziğidir, batı müziğidir, tek bir Avrupa ülkesine özgün bir müzik değildir. Ben de bu tek boyutluluktan yana olarak, kitabıma “Osmanlının Avrupalı Müzisyenleri” adını verdim.

Peki Avrupalı müzisyenler üzerinden onların kültürel ve gündelik yaşama getirdiklerinin izini de sürebilmek mümkün mü?

Kısmen mümkün. Örneğin Guatelli Paşa’nın halk tarafından çok sevildiğini gazete haberlerinden öğreniyoruz. Gazimihal de onun ne denli sevildiğinden ve örnek alındığından sakal biçiminin dahi halk tarafından taklit edilmesiyle bahsediyor. Yani bu müzisyenler sadece verdikleri derslerle değil, kişilikleriyle, giyim tarzlarıyla, vs. de örnek alınıyorlar kimi zaman. Kültürel yaşama ise zaten doğrudan Sanat vesilesiyle katkıda bulunuyorlar.

Batı müziğinin Osmanlı’da benimsenmesinin aşamalarından biri olan bu konserler üzerinden şunu sormak istiyorum: Osmanlı toplumsallığının bu noktada ''edilgen bir tüketici'' olduğunu söylemek indirgemecilik mi ? Yoksa gerçeklik payı olan bir belirleme mi ? Siz ne düşünüyorsunuz?

Edilgenlik bence söz konusu olamaz. Sonuçta bu müziğin benimsenmesi konusunda bir zorlama ya da dayatma yok. Ancak en iyi öğretmenler getirtilerek eğitim imkânı sunuluyor, kazanılan ulusal ya da uluslar arası başarılar ödüllendiriliyor, sanatçılar taltif ediliyor, askeriyede dahi “Paşalık” gibi en üst mevkilere getiriliyor. Dolayısıyla devletin en üst makamlarından gelen bir özendirme ve teşvikten söz edebiliriz. Osmanlı padişahları bilimde olduğu kadar sanatta da gelişmenin bir ülkenin topyekûn kalkınması için gerekli olduğunu biliyor, görüyor, modernleşme anlayışını tek boyutlu ele almıyorlar. Yeni olan her şeyin benimsenmesi için teşvik edilmesi ve desteklenmesi gereğinden yola çıkıldığını düşünüyorum.

O yıllarda bir konser neleri içeriyordu ? Konserler günümüzde olduğu gibi farklı amaçlar için mi-yardım vs- düzenleniyor ?

Konserlerin günümüzdeki konserlerden içerik açısından bir farkı yok. Çok zengin bir repertuarın gerek solo, gerek oda müziği gerekse orkestra tarafından icra edildiği görülüyor programlardan. Konserler dönemlik ya da yıllık konserler olarak düzenlendiği gibi yardım amaçlı da gerçekleştirilmiş. Yardım konserleri Osmanlı’yla Avrupa ülkeleri arasında büyük çaplı olabildiği gibi, daha yerel kurumlara ya da şahıslara yönelik de yapılmış. Büyük çaplı yardım konserlerine bir örnek Macaristan’dan gelen müzisyenlerin Kızılay yararına konser vermeleri gösterilebilir.

Batı müziğinin Osmanlı temsilcileri kimler?

Avrupa’dan getirtilen müzisyenler sonuçta Türkleri bu alanda eğitmek için görevlendirilmişlerdir. Dolayısıyla ikinci kuşak Osmanlı müzisyenlerden bahsetmek yanlış olmaz. Yalnız “Osmanlı” ya da “Osmanlı topraklarında kuşaklar boyu yaşana Avrupa kökenli aileler” arasında bir ayrım yapmakta zorlanıyorum. Örneğin İtalyan asıllı bir aileden gelen Francesco Della Sudda Bey, Liszt’in öğrencisi olmak üzere Avrupa’da eğitim almıştır. Onun Liszt’le ilişkisini öğrendiğimiz en önemli kaynak aynı dönemde Della Sudda Bey’le birlikte Liszt’in öğrencisi olmuş Carl Lachmund adında bir Amerika’lının günlüğüdür. Lachmund günlüğünde Della Sudda Bey’den bahsederken yer yer ismini uzun uzun yazmak yerine “Türk” diyerek gönderme yapar, onun bir Türk Bey’inin oğlu olduğundan söz eder. Della Sudda bey gibi Avrupa kökenli ama Türk topraklarında doğmuş, büyümüş ve yaşamını sürdürmüş, Wondra Bey, Devlet Efendi, gibi birçok “Avrupalı Türk” vardır. Bu isimlerin dışında sayabileceğim Türkler Zati Arca, Saffet Atabinen, Sezai ve Seyfettin Asal kardeşler, vs. gibi izimler olabilir. Kitabımda yer verdiğim Sezai ve Seyfettin Asal kardeşler padişahın bursuyla Avrupa’da müzik tahsili görmüşler, döndüklerinde Darülelhan’da görev yapmışlardır.

Batı müziği kültürünün temellerinin on dokuzuncu yüzyıl Osmanlısında atıldığını ve Avrupalı müzisyenlerin de bu konuda örnek teşkil ettiklerini belirtiyorsunuz. Osmanlı’daki müzikal Batılılaşma ile Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki müzikal kopuş arasında bir süreklilik ilişkisi kurulabilir mi? Siz burada nasıl bir bağ buluyorsunuz?

Ben Cumhuriyet dönemini Osmanlı’nın bir devamı olarak görüyorum. Cumhuriyet döneminde atılan hiçbir adım tepeden inme değil. Zaten Cumhuriyet kurumlarında yer alan müzisyenler de daha önce de bahsettiğimiz gibi Osmanlı döneminde de aktif olarak görev yapmış müzisyenler. İthaf etme geleneğiyle ilgili de ilginç bir bulgumu bildirmek isterim. O güne kadar padişahlara eserler ithaf edildiğini biliyoruz. Osmanlı yıllarında batı müziği çalışmalarında önemli olan isimlerden biri Henri Furlani’dir. Furlani’nin Cumhuriyet döneminde de diğer birçok Osmanlı dönemi müzisyeni gibi yaşamını Türk topraklarında sürdürmesinin yanı sıra bugüne ulaşmış ve “Türkiye Cumhuriyeti Büyük Reisi Gazi Mustafa Kemal Hz. İthaf edilmiş Mili Ün” başlıklı eseri dikkate değerdir. Bu eser bir emsal teşkil eder. Demek ki bu geçiş dönemini yaşayan müzisyenler yaşadıkları toplumun yöneticisine eser ithaf etme geleneğini Atatürk’le de sürdürmüşlerdir. Yine Atatürk de padişahların burs vererek Avrupa’da öğrenci okuttukları gibi, Türk Beşleri olarak bildiğimiz Cumhuriyet’in ilk kuşak bestecilerinin Avrupa’ya göndertilmelerini sağlamıştır. Atatürk sanatı bir devlet politikası olarak ele almış, yapılanmayla ilgili kurumlar ve yasalar oluşturulmasını sağlamıştır. Tüm bunlar Osmanlı padişahlarının attığı adımlar sayesinde gerçekleşmiştir. Cumhuriyet döneminde gelindiğinde Avrupa müziği neredeyse bir asırdır Türk topraklarında icra edilmiş, üretilmiş ve öğretilmiş olmuştur. Yani Cumhuriyet dönemi için bir alt yapı Osmanlı döneminde oluşturulmuştur.

Ele aldığınız müzisyenler içinde en çok kim etkiledi sizi?


Beni en çok Parisi ve Hegyei etkiledi. Hegyei’nin Liszt’in öğrencisi bir piyanist olarak Osmanlı’da yaptığı çalışmalar, virtüözitesi hakkında çıkan haberler çok etkileyici. Parisi ise tarihte hiç bilinmeyen bir isim, matematiksel açıdan müzik teorisini ele almasının ilginçliğinin yanı sıra ve Osmanlı hakkında kitabında ifade edilen içten duygular o günü ve yaşamının bir dönemini Osmanlı topraklarında sürdürmüş Avrupalı bir müzisyenin hislerini anlamak açısından değerli.

Söyleşi için teşekkür ederim.


Ben teşekkür ederim.
 

Güncelleme Tarihi: 06 Eylül 2010, 11:44
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48