banner39

30.12.2008, 09:59

Niçin Kapitalist Değilim ?

Hazineyi yağmalayan ve bizi buhrana sürükleyen kurumsal güçler, iki parti tarafından zapt edilmeyecek. Demokrat ve Cumhuriyetçi parti, imtiyaz ve servetin kirli kulüplerinden biraz daha fazla bir şeyler; para ve kurumsal çıkarların fahişesi, silah sanayisinin rehini oldular, başkalarını ve kendilerini aldatmada öylesine ustalar ki gerçeklerle yalanları artık onlar bile ayırt edemez haldeler.

Eğilmez bir demokratik sosyalizmi kucaklayarak bu karışıklıktan çıkış yolunu bulacağız. Devlet yardımları ve çalışma programlarında, elektrik ve gaz şirketlerinin kamulaştırılmasında, evrensel, kar amacı gütmeyen sağlık hizmetlerinde ısrarlı, hedge fonlarını yasaklayıp kabarmış askeri bütçemizde radikal indirime gidecek dolayısıyla emperyal savaşları sona erdirecek bir demokratik sosyalizm. Aksi takdirde yoz seçkinlerimiz tarafından soyulmaya ve fakirleştirilmeye, herşeyi gözetleyen devletimiz tarafından zincir ve kelepçelere vurulmaya devam edeceğiz.

Dünya çapında refah vaat eden serbest pazar ve küreselleşme, "güvenoyunu" olduğunu ispatladı. Ancak bu, kurumsal efendilerimizin ortadan yok olacakları anlamına gelmez. Totalitaryanizm, George Orwell'in işaret ettiği gibi, bir şizofreni çağı olarak, inanç çağı değildir. Orwell şöyle demişti: "Bir toplum, yapısı aleni ve çirkin bir şekilde sunileştiğinde totaliter olur" yani "yönetici sınıfı işlevini yitirdiğinde kuvvet veya hilekârlıkla sıkı sıkıya iktidara yapışırlar. Kuvvet ve hilekârlık ellerinde kalan tek şeydir. Her ikisini de kullanacaklardır.

Avrupa'da, kurumsal devletle açık bir yüzleşmeye doğru siyasi eksen kayması söz konusu. Almanya, 18 ay önce kurulmuş siyasi bir grup olan Die Linke (Sol) destek dalgasına şahit oluyor. Liderlerinden biri de kariyerini dev şirketlere saldırarak geliştiren emektar sosyalist "Kızıl" Oskar Lafontaine. Kamu oyu yoklamalarına göre Almanların üçte ikisi, Die Linke platformuyla her zaman veya bazen mutabık. Hollanda Sosyalist Partisi, ana muhalefet partisi olarak İşçi Partisinin yerini almak üzere. Cadde protestolarının yaşandığı ve hoşnutsuz gençlerin şiddet olaylarına daldığı Yunanistan'da Radikal Sol Koalisyonun hızla yükselişine şahit oluyor. İspanya ve Norveç'te sosyalistler iktidar. Özellikle İngiltere ve Fransa'da evrensel bir diriliş söz konusu değil ama sosyalizme doğru mânidar bir kayma var.
Kurumlar / şirketler hayatın her yönüne sızdılar. Şirket yemeği yiyoruz. Şirketlerin ürettiği elbiseleri giyiyor, arabaları sürüyoruz. Şirket bankalarından ödünç alıyoruz. Emeklilik tasarruflarımızı şirketlere yatırıyoruz. Bizi şirketler eğlendiriyor, bilgilendiriyor ve markalıyor. Şirketler için çalışıyoruz. Paralı ordunun kurulması, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve kazanç amaçlı sağlık hizmetleri, tüm bunlar şirketleşmiş devletin mirâsıdır. Bu kurumların Amerika'ya veya Amerikan işçisine sadâkati yoktur. Ulus devletlere bağlı değiller bunlar. Bunlar, vampirdirler.

"The Unsettling America" yazarı Wendell Berry "(ticari) devrim, tüketici kitlesini hayatın temel ihtiyaçlarına serbestçe erişmekten mahrum etti: giyim, barınak, gıda ve hatta su...Hava, ortalama kullanıcının alım gücünün halen yettiği tek gereksinim. Nitekim devrim, kirlilik yoluyla ağır bir vergi dayattı. Ticari fetih askeri mağlubiyetten çok daha eksiksiz ve nihâi."
Şirket, insan hayatını, sosyal hayrı veya çevre üzerindeki etkiyi gözetmeksizin para kazanmaya odaklı tasarlanmıştır. Kurumsal kanunlar, hissedarlar adına mümkün olduğunda çok para kazanma mükellefiyeti yükler yöneticilere, her ne kadar pek çokları hissedarları bile soyuyor olsalar da. Yönetim Gurusu Peter Drucker, 2003'de hazırlanan "The Corporation" adlı bir belgeselde "sosyal sorumluluk almak isteyen bir yöneticiye denk geldiyseniz onu hemen kovun" diyordu.

Sosyal sorumluluk yüklenen bir şirkete yani işçilerine doğru düzgün bir maaş ödemeye çalışan, kârından bir kısmını çevre koruma ve kirliliği sınırlandırmaya tahsis eden, tüketicileriyle adil anlaşmalar yapan bir şirkete, hissedarları dava açabilir. Yatırım yöneticisi Robert Monks, belgeselde şöyle diyor: "Nasıl ki bir köpekbalığı ölüm makinesi olabiliyorsa şirket de haricileştiren bir makinedir. Kötü niyet veya iradesi diye bir şey yoktur. Bu hususiyetler şirketin zatında mündemiçtir, köpekbalığının zatında mündemiçtir ve tasarlandıkları gâyeye uygun olarak eylemde bulunurlar." dünyanın en büyük ticari halı imalatçısı Interface Corp.,İcra Kurulu Başkanı Ray Anderson, "ihtiyatlı ve dikkatli olmayan bir halkın haricileşmesine müsaade edeceği her hangi bir maliyeti haricileştirme dürtüsünden" dolayı şirketi "zamanın yıkım vasıtası" olarak tanımlıyor.

"Alabiliriz, al, al, al, israf et, israf et diyen anlayış, biyosferi felakete sürüklüyor" diyor Anderson.

Joel Bakan'ın "The Corporation: The Pathological Pursuit of Profit and Power" adlı kitabı, şirket'in klinik olarak psikopat denilen kişilerin özelliklerini taşıdığını ileri sürüyor.
Psikolog Robert Hare, belgeselde bir dizi psikopat özellikleri sıralıyor ve şirketlerin hareketleriyle ilişkilendiriyor:

Başkalarının hislerine karşı katı bir duyarsızlık
Uzun soluklu ilişkiler sürdürmede yetersizlik
Başkalarının güvenliği hususunda pervasız bir umarsızlık
Hilekârlık: Kazanç uğruna sürekli yalan söylemek ve başkalarını dolandırmak
Utanç yaşama kapasitesinden yoksunluk
Yasalara uygun hareket ederek içtimai değerlere uymada zaafiyet.

Ama yine de Amerikan hukuk sisteminde şirketler, bireylerle aynı haklara sahipler. Yüz milyonlarca doları siyasi adaylara verirler, şirket dostu kanunlar geçsin diye Washington'daki 35.000 kişilik lobi ordusuna ve diğer eyalet başkentlerindeki diğer binlercesine mâli kaynak ayırır, vergi mükelleflerinin mali kaynaklarını hortumlarlar. Televizyon, internet, yazılı basın ve dergiler reklamlarla doyurulur ve şirketin dostane yüzü olarak markalar tanıtılır. Yüksek ücretli hukuk müşavirleri, milyonlarca işçileri, maharetli halkla ilişkiler firmaları, kamunun onların işlerine karışmasını veya kirli davaların açılmasını engelleyecek binlerce seçilmiş yetkili vardır. Tüm elektronik ve yazılı bilgi kaynakları üzerinde hani neredeyse tekel tesis etmişlerdir. Çok az sayıda medya devi - AOL-Time Warner, General Electric, Viacom, Disney ve Rupert Murdoch'un NewsGroup'u – okuduğumuz, gördüğümüz yahut işittiğimiz herşeyi neredeyse denetim altında tutmaktadır.

Albert Einstein niçin sosyalist olduğunu açıkladığı 1949'da Monthly Review'da yayınlanan makalesinde şöyle demişti: "Özel sermaye birkaç elde yoğunlaşmaya mütemayil; çünkü hem kapitalistler arasındaki rekabet ve hem de teknolojik gelişme ve artan iş bölümü, daha küçük olanın aleyhine, daha büyük üretim birimlerini teşvik ediyor. Bu gelişmelerin sonucu, özel sermaye oligarşisidir, demokratik örgütlenmeye gitmiş siyasi toplumların dahi fiilen denetleyemeyeceği devasa bir güçtür. Bu doğrudur zira yasama organı üyeleri, pratik gayelerden dolayı seçmenleri yasamadan ayıran özel sermayedarların mali destek verdiği veya onların etkisi altındaki siyasi partiler tarafından seçilmektedir. Sonuç, halkın temsilcilerinin, nüfusun temel sosyal haklardan mahrum kesiminin çıkarlarını yeterli korumamasıdır. Dahası, özel sermayedarlar, mevcut şartlar altında, doğrudan veya dolaylı olarak bilgi kaynaklarını (televizyon, radyo, eğitim) kaçınılmaz bir şekilde kontrol etmektedirler. Dolayısıyla vatandaş tekinin nesnel sonuçlara varması, siyasi haklarını zekice kullanması aşırı güçleşmekte, doğrusu, pek çok durumda imkânsızlaşmaktadır."

İşçi ve solcu eylemciler, bilhassa üniversite öğrencileri ve para babası liberaller, birlik olma başarısı gösteremediler. Ekonomik temelli olmaktan ziyade sosyal temelli bu bölünme, yönetici seçkinlere karşı uyumlu hareket etmeyi uzun zamandır felce uğratıyor. Amerikan solunu parçalıyor ve iktidarsız kılıyor.

Orwell 1937 yılında, son iktisâdi buhran sırasında "Orta sınıfın geniş kesimleri tedricen proleterleştiriliyor ama asıl önemli nokta, hiç değilse ilk nesilde değil, proleter bir görünümü kabul etmemelerdir" diye yazmıştı. "Burjuva terbiyesi ve işçi sınıfı geliriyle işte ben... Hangi sınıfa aitim ben? Ekonomik bakımdan işçi sınıfına aitim ancak kendi adıma burjuva mensubu olmaktan başka bir şey düşünmem neredeyse imkansız. Taraf tutmam gerektiğini farz ettiğimizde kimin tarafını tutacağım? Suyumu çıkarmaya çalışan üst sınıfın mı yoksa hareket tarzı benim hareket tarzıma benzemeyen işçi sınıfının mı? Önemli her hangi bir konuda işçi sınıfının tarafını tutmam şahsım adına muhtemeldir. İyi de aşağı yukarı benimle aynı konumdaki diğer onbinler, yüz binler ya? Peki sayıları bu kez milyonları bulan, geleneklerinin orta sınıf gelenekleri olduğu biraz su kaldırırken proletarya diye andığınızda size elbette teşekkür etmeyecek çok daha geniş sınıftan – her tür büro işçileri ve yüksek mevkideki büro çalışanları – ne haber? Bu insanların hepsinin çıkarları aynı, işçi sınıfı olarak düşmanları aynı… Aynı sistem hepsini soyuyor, hepsine zulmediyor. Ancak kaç tanesi farkında? Çimdiklendiklerinde neredeyse hepsi, müttefik olmaları gerekenlere karşı kendilerine zulmeden zalimlerin tarafını tutarlar. Yoksulluğun derinliklerine vurmuş ve hissiyatı halen keskince işçi sınıfı karşıtı bir işçi sınıfı tahayyül etmesi çok kolaydır; hazır yapım bir Faşist parti oluyor bu elbet."

Çevreciler, nükleer karşıtları, kapitalist karşıtları, sürdürülebilir tarım ve küreselleşme karşıtı kuvvetlerin koalisyonları, sosyalist partiler oluşturmak ve bu partileri desteklemek üzere Avrupa'da yekvücut oldular. Amerika'da hâla gerçekleşecek. Amerikan solu, Cynthia McKinney veya Ralph Nader'in arkasında bahse değer sayıda toplanıp harekete geçmediler.

Ehveni şer diyerek emperyal savaşlarımıza omuz veren, ulusal güvenlik devletini tahkim eden ve şirketlerin davetine icabet eden Demokrat Partiye oy verdi.

Şayet Barack Obama, kurumsal sümüklüböceklerin vergi mükelleflerinin fonlarını söğüşlemesine ve işçi sınıfımızın, özellikle de iflaslar ve işsizlik zirve yaparken, utanç verici teslimiyetine bir son vermezse ülkedeki pek çokları, Hıristiyan radikallerin temsil ettiği aşırı sağa kayacaktır. Sol'un demokratik bir sosyalizm seçeneği sunmada zafiyet yaşaması, sapkın Hıristiyan faşizminden başka seçenek olmadığı anlamına gelecektir bilhassa da hayata küsmüş ve mücadele içindeki işçi -ve orta- sınıf Amerikalılar nazarında. Hayata aktarılabilir bir sosyalizmi açık seçik ortaya koymada yaşanacak zafiyet en vahim hatamız olacak. Bu durum kısa sürede değişmediği takdirde acımasız, totaliteryan kapitalizmi sağlama alacaktır.

 

Dünya Bülteni için çeviren: M. Alpaslan Balcı

 

 

Yorumlar (0)
23
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?