72 gün çekirge yiyerek Medine'yi savunan 'Çöl Kaplanı': Ömer Fahrettin Paşa

Ünlü İngiliz Casusu Lawrence’in “Çöl Kaplanı” olarak tanımladığı Ömer Fahrettin Paşa’nın, bir avuç “Mehmetçik”le, Peygamberimizin kabrinin bulunduğu Medine’yi 72 gün boyunca, yalnızca çekirge kavurması yiyerek savunması, tarihe altın harflerle yazılacak bir destandır.      

72 gün çekirge yiyerek Medine'yi savunan 'Çöl Kaplanı': Ömer Fahrettin Paşa

M. Kemal SALLI

Osmanlı’ya kazan kaldıran isyançılar  İngilizler, Sina’dan Filistin içlerine doğru ilerleyerek  Anadolu ile Arap Yarımadası’ndaki Osmanlı askerlerinin  arasındaki bağlantıyı kesme çabasındaydılar. 26 Mart 1917’de Gazze’ye saldırdılar, fakat başarılı olamadılar.. Geri çekilmek zorunda kaldılar..  Birinci Gazze saldırısında yenilgiye uğrayan İngilizler, gerekli gördükleri hazırlıkları yaparak,19 Nisan 1917’de  Gazze’ye yeniden saldırdılar. Bu saldırıya hazırlılı olan 3 ncü Piyade Tümeni Gazze'de, 16 ncı Tümeni ve 3 ncü Süvari Tümeni Tellüşeria'da, 53 ncü Piyade Tümeni Tellüşyeria ile Gazze arasında İngilizleri beklemekteydi. Savaş gemilerinden açılan yoğun topçu ateşiyle desteklenen İngiliz güçleri, Türk askerlerinin güçlü ve kararlı direnişi karşısında yedi bin kayıp vererek, yine çekilmek zorunda kaldılar.  Bu savaşta kahraman Türk pilotları hem bomba atmada hem de düşmanın gücünü ve hareketini izlemekte büyük bir başarı gösterdiler. General Allanbi'yi komutasında yeniden hazırlanan İngilizler, toplayabildikleri bütün kuvvetleri Filistin cephesine yığdılar, ellerindeki bütün savaş uçaklarını ve uçaksavarları kullanarak savaş meydanı üzerinde bir savunma perdesi oluşturdular ve 31 Ekim sabahı bütün güçleriyle saldıya geçtiler. Osmanlı’nın kara ve hava kuvvetleri bu güçlü saldırıyı bu kez durduramadı ve Birüssebi ile kuzey doğusundaki Tellülsebi’nin ardından, 6/7 Kasım gecesi Gazze, 9 Aralık 1917'de de Kudüs İngilizlerin eline geçti.  7’nci Ordu ve Alman Asya kolunun desteklediği Yıldırım Ordular Grubu Yafa'nın kuzeyinde İngilizlere ağır kayıp verdirdiler, fakat bu savaşın sonucunu değiştirmedi. Rayak'da toplanan Türk uçakları Osmanlı ordusunun saldırıya uğramadan geri çekilmesini sağladıktan sonra Humus, Hama, Halep ve Müslimeye'ye dağıldılar. Buralarda inişe uygun hava alanlarının olmaması nedeniyle uçakların büyük bir kısmı hasara uğradı.   30 Ekim 1918 günü Mondros Mütarekesi imzalandığında, Türk birlikleri Antakya’nın  güneyinden, Halep kuzeyine ve Cerablus güneyine uzanan hatta çekilmişti.  

MEDİNE KAHRAMANI ÖMER FAHRETTİN PAŞA VE ÇEKİRGE YAĞMURU

Osmanlı, Sina ve Filistin’de yenilmiş olmasına rağmen, “Çöl Kaplanı” Ömer  Fahreddin Paşa ve bir avuç askerle Medine’yi ve Peygamberimizin kabrini İngilizlere karşı kahramanca savunmaktaydı.. Fakat Hicaz Demiryolu’nun Medine’ye yakın olan Tebük–Medain arasındaki istasyonun isyancıların eline geçmesinden sonra, Medine Kalesi’nin dış dünya ile olan bağlantısı kesildi; hiçbir yerden yardım alamaz oldu.  Medine’de sıcaklık gündüzleri 50 dereceyi buluyordu. Açlık ve sususzluk askerlerin moralini bozuyor, direnme güçlerini azaltıyordu. Kilerlerde hurmadan başka birşey kalmamıştı.    Medine’de Mehmetçikler açlıkla boğuştuğu günlerde ilginç bir gelişme yaşandı; gökyüzünden çekirge yağmaya başlamıştı…Askerler, hurma ağaçlarının büyük zarar göeceğini düşünerek, “Medine asıl şimdi bitti” darken, Ö. Fahrettin Paşa bu çekrge yağmurunu Allah’ın bir lutfu olarak değerlendiriyordu. Ona göre bu bir felaket değil, göklerden gelen ilahi bir ikramdı… Paşa, askeri konularda oduğu kadar dini konularda da bilgiliydi. Peygaberimizin sağlığında da böyle bir felaket yaşanmıştı ve Hz. Muhammed çekirge yemenin dinen bir sakıncası olmadığını söylemişti. Bu hadisleri arayıp bulan Ömer Paşa, askerlerine yayınladığı genelgede, çekirge yemenin din açısından bir sakıncası olmadığı belirtmiş ve çeşitli çekirge yemeklerinin yapılışlarını anlatmıştı.

  Ö. Fahreddin Paşa’nın çekirge genelgesinden bir bölüm:  “Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Yalnız tüysüzdür. Fakat serçe gibi kanatlıdır ve uçar ve yeşilliklerle beslenir. …Hicaz, Yemen, Asir Araplarının başlıca gıdası çekirgedir. Çekirgeyi, çöllerin en çilekeş hayvanı olan develerle hecinler de pek sever ve büyük bir iştahla yerler. Bütün bu havalide öteden beri inanıldığına göre, dizlerinin bağı çözülenlere, zayıflara, bünyevi hastalıklara pek tesirlidir. Hele romatizma için iksir gibidir. …Deniz kıyısı olan yerlerde pek makbul olan ıstakoz ve karides gibi şeylerle hiçbir farkı yoktur. İmam-ı Malik, yenmesine cevaz verilen çekirgenin, başının kopartılmasını veyahut ateş üzerinde kavrulmasını şart kılmış ise de, Hanefi ulemasının, çekirgenin ölüsünü bile helal ettikleri kitaplarda yazılıdır…” Bir askeri deha, bir fotoğraf sanatçısı olan Ö. Fahrettin Paşa aynı zamanda harika bir aşçıdır; gözyaşlarınızı tutabilirseniz birlikte okuyalım:

 “Çekirge dört türlü yenebilir:  1)Toplanan çekirgeler, çiroz gibi güneşe serilir, iki üç gün kurutulur, ayakları ve başı koparılır, kalan gövde kısmı bir parça yağ ile kavrulur ve kavurma gibi yenir.  2)Sıcak su ile haşlanır, başı ve ayakları temizlenir, hemen pişmek üzere bulunan pirinç ya da bulgur pilavına karıştırılıp yenir.  3)Haşlanmış çekirgeler tabağa dizilerek konur ve üzerine zeytinyağı ile limon gezdirilir.  4)Çekirgenin kavrulan kısmı, havan içinde toz haline getirilir ve et tozu konservesi şeklinde kutularda muhafaza edilir. Araplara göre en makbul tarzı budur. Çünkü elde daima ihtiyat durur. Ve gerektiğinde, nerede olursa olsun, açlığı gidermeye yarar. Hele harp zamanlarında, hemen el altında bulunan bir gıdadır…” Osmanlı 1. Dünya Savaşı’nda beş cephede savaştı ve yenildi. Osmanlı’nın yenilmesinin nedeni yalnızca düşmanaları değildi; en büyük darbeyi içindeki “düşmanlarından” almıştı..  

“ŞAHİT OL YA RAB, ŞAHİT OL YA RAB, ŞAHİT OL YA RAB…”

Savaş bitmişti, Osmanlı yenilmişti, ama Ö. Fahreddin Paşa, İslam Halifesi olan padişahından aldığı emir gereği, Peygamberimizin kabri bulunan kutsal kent Medine’yi düşmana teslim etmemişti.. Silahı yoktu, yiyeceği yoktu, ama “iman dolu göğsü gibi bir serhaddi” vardı.  30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes anlaşması imzalandı, ama Ö. Fahreddin Paşa, bir avuç imanlı askeriyle, uğradığı ihaneti görmezden gelerek ve çekirge kavurgası yiyerek  Medine savunmasını sürdürdü. İngilizlerden, Mondros Mütarekesi gereği teslim olmasına ilişkin karar geldiğinde Medine halkına dağıttığı bildiride şöye sesleniyordu:  “Türk, Arap, Kürt, Çerkez, Laz, Arnavut, Boşnak, ey ümmeti Muhammed! Mademki bir cariye gibi Mısır’a esir gidecekmişiz, ya beş senedir niçin kan içinde yüzdük? Niçin ocaklarımızı söndürdük? Niçin bunca aziz kardeşlerimizi kurban ettik? Hamdolsun, süngümüz hala elimizdedir. Dişimizden, tırnağımızdan, aç kalıp bugünlere sakladığımız erzak ise aylarca idaremize kâfidir. Biz Mısır’a, esir kampına değil, anavatanımıza gidebiliriz. Asi Şerifler tarafından yağmaya çağrılan ve ellerine bir aslan pöstekisi geçeceğini ümit eden keçi çobanları, etrafımızda boşuna bekliyorlar. Biraz daha tevekkül ve gayret edelim. Sulha kadar düşmanın takazası altında, Mısır’da sürünmekten, orada tahkimatta, yol inşaatında çeşitli angaryalar altında ölmektense, şimdiye kadar bizi aç bırakmayan Allah’ın inayetine sığınarak, burada Peygamberimize misafir olmak elbette hayırlıdır, aziz dindaşlar!” Harbiye Nazırı Cevat Paşa'nın teslim olma emri kendisine ulaştığında silâh arkadaşlarına şunları söylemişti:  "Hükümet, Medine'nin anahtarlarını bir İngiliz yüzbaşısına teslim et, diyor. Böyle bir şey yapmaktansa silâhlarımızla dövüşerek ölmek evlâdır. Buranın teslimi için yalnız harbiye nazırının ve hükümetin emri yetmez, mutlaka Hilâfet ve padişahın bir iradesi olmalıdır." Ö. Fahrettin Paşa Medine’yi teslim etmesine ilişkin emirlere inanmak istemiyordu. Bir Cuma günü, Harem-I Şerif minberinden yaptığı konuşmada şöyle demişti. “… Ey Nas! Malumunuz olsun ki kahraman askerlerim bütün İslam’ın sırtını dayadığı yer, manevi gücünün desteği, Hilafetin göz bebeği olan Medine’yi son fişengine, son damla kanına ve son nefesine dek muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Buna Müslümanca, askerce azmetmiştir. Bu asker Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-ı Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır! Allahu Teala bizimle beraberdir. Şefaatçiniz O’nun Resulü Peygamber Efendimiz’dir…”

FARETTİN PAŞA, MÜTAREKEYE RAĞMEN, MEDİNE’Yİ SAVUNMAKTA KARARLIYDI

Fahreddin Paşa, bütün olumsuz koşullara rağmen savunmasını sürdürmek kararındaydı. Fakat, aynı zamanda halife olan padişahtan, kendisinin ve askerlerinin Mondros Mütarekesi gereği İngilizlere teslim olmalarını emreden yazı geldiğinde çaresiz kaldı. Askerlerinin de daha fazla direnecek güçleri kalmamıştı. Osmanlı İmparatorluğu,30 Ekim 1918’de İtilaf devletleriyle imzaladığı Mondros Mütarekesi’ne göre yenilgiyi Kabul etmişti Bu anlaşma gereğince, Ö. Fahrettin Paşa’nın da en yakın İtilaf Kuvvetleri komutanlıklarından birine teslim olması ve Medine’yi terketmesi gerekiyordu.  Ö. Fahrettin Paşa’nın 7 Ocak 1919 günü, yani ateşkesten tam iki ay bir hafta sonra Medine’yi bırakmak zorunda bırakılmıştı. Ö. Fahretttin Paşa’nın Medine’den ayrılışı başlı başına bir kitap konusudur..  Ö. Fahrettin Paşa, halife/padiaşahın gönderdiği emre bile inanmak istemiyor, “baskı altında yazmış olabilir” diyordu. Paşa, çeversideki subaylar tarafından, “Eğer Medine boşaltılmazsa İstanbul’un da İtilaf Devletleri tarafından işgal edileceği” söylenerek ikna edilmiş ve anlaşma bu koşullar altında imzalanmıştı.  Bütün olumsuz koşullara ragmen Medineyi iki yıl yedi ay savunan Ö. Fahrettin Paşa, kentten ayrılmadan önce, son bir kez Peygamberimizin kabrini ziyaret ederek vedalaşmak istediğini söyler ve yakınındaki asker ve subaylarla birlikte Harem-I Şerif’e giderler. Paşa sözünü tutamamış olmanın üzüntüsü ve mahçubiyeti içindedir. Ellerini açarak gözyaşları içinde uzun uzun dua eder. Sonra, koynundan halife/padişahın fermanını çıkarıp öperek alnına götürür ve Harem-I Şerif’in kubbesine doğru uzatarak üç defa seslenir:  “Şahit ol Ya Rab, Şahit ol Ya Rab, Şahit ol Ya Rab!” Sonra kılıcını çıkarıp sevgili Peygamberinin sandukasının ayakucuna bırakır. “Bayrağımı indirtmem, Efendimizin kabrini İngiliz’e çiğnetmem” diye haykıran Ö. Fahrettin Paşa’yı silah arkadaşları biraz da zorlayarak Harem-I Şerif’ten çıkarmak durumunda kalırlar.

ÖNCE MISIR’A SONRA MALTA’YA SÜRGÜN EDİLDİ

7 Ocak 1919’da Ingilizler tarafından teslim alınan “Medine Kahramanı” Fahrettin (Türkkan) Paşa, Mısır’a, Nil kıyısındaki Kasr-el Nil Kışlası’na gönderildi. Mısır halkı da İngiliz emperyalizmine karşı uyanmaya başlamıştı; İngilizlere karşı gösteri yapmak  için fırsat kolluyorlardı.. “Medine Kahramanı” üniformasıyla sokakta görülünce Mısırlılar, ‘Yaşa Fahrettin Paşa’ diye gösteriler yapıyorlardı. Gösterilerin giderek artması üzerine, İngilizler Paşa’ya üniformasını çıkarmasını söylediler. Paşa bu isteği, “Ben Harbiye’den beri üniformamı çıkarmadım” diyerek reddetti ve yedi ay boyunca kışlasından dışarı çıkmadı.

MALTA’DA SÜRGÜNDEYKEN İDAMA MAHKUM OLDU

5 Ağustos 1919 günü Fahrettin Paşa, yaveri Teğmen Şevket Ziya Bey ile üç askeri, Mısır’dan Malta’ya sürüldüler. İstanbul’da İngilizlerin baskısıyla kurulan Nemrut Mustafa Divan-ı Harbi, Malta’da sürgünde bulunan Ö. Fahrettin Paşa’yı Ermeni soykırımından sorumlu tutarak yargılamış fakat ceza verememişti.  Mustafa Kemal’in başlattığı Kurtuluş mücadelesi İngilizlere karşı güç kazanmaya başlayınca, Malta sürgünleri serbest bırakıldılar. Fahreddin Paşa ile yakın arkadaşı Feridun Kandemir,Almanya, Rusya, Azerbaycan üzerinden dolanarak Türkiye’ye ulaştılar. Türk hududuna gelince, araçtan inerler. Önde giden Fahreddin Paşa, hudut kulesinde dalgalanan Türk Bayrağı’nı görür görmez, dimdik durup selama geçer. Uzunca bir selamlamadan sonra, ağır ağır Türk hududunu geçer, vatan toprağına ayak basar basmaz, eğilir, toprağa sarılır ve ağlamaya başlar... Burada sözü tekrar Sayın Kandemir’e verelim, çünkü bu anı anlatmak, ancak ona yaraşır; “…Paşa, selamlamaktan doyamıyormuş gibi uzunca bir duruştan sonra, ağır ağır sınır çizgisini geçip, vatan toprağına ayak basınca, uğrunda can verilen o mübarek toprağı gözyaşlarıyla ıslatarak, öpmekten kendini alamadı. Bu esnada, haberleri olduğu için, sınır kulesinden gelerek kendisini saygı ile karşılayan subaylarla Mehmetçiklerin de gözleri yaşarmıştı. Paşa, kapandığı topraktan, başını kaldırıp da bunları görünce: ‘Ah evlatlarım’ diye hemen doğrularak, karşısındaki ilk Mehmetçiği kucaklayıp, hıçkıra hıçkıra, bağrına bastıkça basıyordu#…” Malta’daki iki buçuk yıllık esaretten kurtulup anayurda dönen Medine Müdafii Fahreddin Türkkan Paşa, 27 Ekim 1921’de, Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından görevlendirilerek, Afganistan’a Kabil Sefiri olarak tayin edilir. Dört yıl bu görevde kalır. Ömer Fahreddin Paşa, 22 Kasım 1948’de, İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuşur ve Rumelihisarı Mezarlığında ebedi istirahatgahına konulur, Allah rahmet eylesin…   "Evlatlarım! Bir söz verdik; 'Kutsal şehri isyancılara vermeyeceğiz' diyerek. Elimizden ne geliyorsa yapmalıyız. Ta ki son mermi, son er ve son kana dek... Bu azim, bu kararlılık bize dayanma gücü verecektir. Bunu hiç unutmayın! Ümitsiz olmayınız.  Bakın, bayrağımıza iyi bakın. Herhangi bir bayrak değildir o. Şu an devletimizin düşen birçok kalesi var. Ele geçirilen birçok şehri var. Ama burası son kaledir. Devletimizin son direnme noktasıdır. Belki bizim bu gayretimiz diğerlerine de örnek olursa, her yerde ittifak etmiş düşmanlara, yedi düvele karşı koyarız!...” Ömer Fahrettin Paşa

Kaynak: Önce Vatan Gazetesi

Güncelleme Tarihi: 23 Kasım 2020, 14:34
banner53
YORUM EKLE

banner39