banner27

Afrin Harekâtı Sonrası Yeni Gelişmelerin Küresel Güç Dengelerine Etkileri

BM Genel Sekreteri António Guterres’in ifadesiyle mevcut statükosu ile Suriye, “yeryüzündeki cehennem haline” sürüklenmiştir.

Afrin Harekâtı Sonrası Yeni Gelişmelerin Küresel Güç  Dengelerine Etkileri

Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın

Soğuk Savaşın sona ermesinin ardından geçen çeyrek yüzyıla rağmen, uluslararası kü-resel sistemde ortaya çıkan yeni kriz ve çatışmalar, devletler ve uluslararası örgütlerin çı-kar odaklı dış politika tercihlerini baskılamaktadır. Esasen, dünya çok kutuplu bir siyasal sisteme doğru hızla sürüklenirken, ekonomik ve askeri açından giderek güçlenen Çin’in dünya egemenliğinde lider konumuna yükselmesi, ABD’nin geri planda kalmasını tetiklemeye devam etmektedir. Arap Baharı ile başlayan Suriye İç Savaşı; 5 Mart 2011’den bu yana geçen yedi yıl zarfında dünya ve bölge barışını olumsuz etkilemeye devam etmekte-dir. BM Örgütü, Cenevre’deki Suriye dramına çare olabilecek kalıcı barış çabalarını henüz başarılı bir çizgiye taşıyamamıştır.

Nitekim, BM Genel Sekreteri António Guterres’in ifadesiyle mevcut statükosu ile Suriye, “yeryüzündeki cehennem haline” sürüklenmiştir. Şam’ın kuzeydoğusundaki Doğu Guta bölgesinde Suriye güçlerinin, sivillere karşı aşırı güç kullanması karşısında BM Güvenlik Konseyi 2401 Sayılı Kararı ile Suriye’de 30 gün süreyle ateşkes ilan edilmesini öngörmüştür. Öte yandan, ABD tarafı, başlangıçta 2011’de Esad’ın Tunus, Mısır, Libya örneklerinde olduğu üzere, kısa bir süre zarfında Esad’ın devrileceği yolunda bir pozisyon almıştır. Buna mukabil, Rusya’nın 2015’te başlattığı Su-riye’de ‘terör’le askeri yollarla mücadele stratejisi, sadece Suriye’de değil, Ortadoğu’da mevcut güç parametrelerinin ciddi ölçekte değişimini başlatan bir süreci tetiklemiştir. Bir başka ifade ile bölgesel ve küresel aktörlerin yeniden pozisyon belirlemeye ve yeni stratejiler ortaya koymaya başladığı bu sürecin nereye evrileceği ve aktörlerin muhtemel pozisyonlarının ne olacağı ise açıklanmaya muhtaç en önemli sorular arasında yer al-maktadır.

Diğer taraftan, Türkiye-ABD arasında Suriye nedeniyle yaşanan krizde çözüm umudu olan DİB Rex Tillerson’un Ankara’da müzakere edilen Kuzey Suriye’de güvenli bölge tesisi yolundaki mutabakatından sonra görevden alınarak, Başkan Trump’ın ani bir kararı ile DİB olarak, CIA Başkanı Mike Pompeo’yu getirdiğini açıklaması, “Türki-ye, totaliter İslamcı diktatörlük” şeklinde talihsiz değerlendirmelerde bulunan John Pompeu’yu ataması Ankara’da endişe ile karşılanmıştır. Nitekim, DİB Çavuşoğlu, ABD ziyaretini ertelemiştir. Son noktada TSK, PYD-PKK kontrolündeki Afrin’i ele geçirmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, yaptığı açıklamada “Afrin şehir merkezini kontrol altına ala-rak Zeytin Dalı Harekâtı’nın en önemli aşamasını geride bıraktık. Ardından şimdi Münbiç, Ayn el Arab (Kobani), Tel Abyad, Resulayn, Kamışlı şeklinde bu koridoru tümüyle ortadan kaldırana kadar bu süreci devam ettireceğiz.” açıklamasında bulu-narak, harekâtın devamına yeşil ışık yakmıştır. Bu yeni pozisyon ise Washington tarafın-dan tepki ile karşılanmıştır. ABD Dışişleri Bakanlığı, Washington yönetiminin Afrin’de yaşanan gelişmelerden “derin endişe” duyduğunu açıklamıştır. Açıklamada Afrin, büyük çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı şehir olarak belirtilirken, Türk ordusunun ve Türkiye des-tekli muhaliflerin saldırı tehdidi karşısında nüfusun çoğunluğunun kaçtığı ifade edilmiş-tir. ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü ise ABD birliklerinin Menbiç’ten çekilmeyeceğini ve Menbiç’teki ABD varlığının tüm taraflara açık bir şekilde ifade edildiğini belirtmiştir. 1 Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD’nin Afrin konusundaki açıklamalarına yanıt vererek, ABD’nin YPG’ye binlerce TIR dolusu silah verdiğini belirtmiştir. Erdoğan, Was-hington’u hedef alan açıklamasında “Bu nasıl ortaklık, bu nasıl dayanışma?” sorusunu dile getirmiştir. 2 Görüldüğü üzere, Suriye krizi devam ettikçe, bölgesel anlaşmazlıkların odak noktası olarak kimliğini sürdürmesinin bu makalenin ana fikri olduğunu söyleme-nin mümkün olduğu varsayılmaktadır. Bu bağlamda bu akademik çalışmada özetle, Arap Baharı’nın yol açtığı istikrarsızlığın kalıcı odak noktasını teşkil eden Suriye iç savaşında küresel güçlerin takip ettikleri politikalar ve bölgesel etkileri iredelenmiştir. Bu bağlamda bölgede etkili olan ABD’nin tutumu, iki ülke ile ilişkiler, Afrin harekâtı ile Avrupa Parla-mentosu’nun tepkileri, Rusya ve Çin’in ileriye yönelik yaklaşımları, uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukuk perspektifi altında mercek altına alınmıştır.

Giriş

Bilindiği üzere, Arap Baharı olarak adlandırılan halk hareketlerinin başlamasıyla birlikte Ortadoğu ve kuzey Afrika’daki birçok devletin yönetim biçimi değişmiştir. Fakat bu hareketle-rin devamı olarak görülen Suriye’deki olaylar, günümüzde hala son hızıyla devam etmektedir. İlk olarak Suriye’nin kısa bir tarihine göz atacak olursak, Suriye İkinci Dünya Savaşı sonrası özgürlüğüne kavuşmuş ve 1960’lardaki askeri darbeyle bugün hala iktidarda bulunan Baas re-jimi ülkeye yerleşmiştir. Hafız Esad’ın 2000 yılındaki ölümünden sonra yerine geçen oğlu Beşar Esad döneminde ülkede kısa süreli ekonomik liberalleşmeyle birlikte özgürlükler artmış ama hemen ardından yine tek aile odaklı otoriter bir rejim yapısı ülkede hakim olmuştur. 2011 yılında savaştan hemen önce, Suriye yaklaşık 23 milyon nüfusa sahip bir ülkeydi. 2011 yılın-da Arap Baharı olaylarının devamı niteliğinde başlayan halk isyanları başladığında Suriye’de genel itibariyle otoriter bir rejim bulunmaktaydı. Beşar Esad döneminde Suriye dış politikası, ülkenin geleneksel Arap milliyetçisi duruşu ve ekonomik reform programının gerektirdiği Batı merkezcilik arasında iki zıt yöne doğru çekilmektedir. İsrail ile yaşanan çatışma ve ABD’nin Irak’ı işgali, devam eden milliyetçi direnişi kamçılamaktadır. Fakat Suriye’nin piyasa ekonomi-sine yönelimi, ABD hegemonyasının hakim olduğu dünya kapitalist sistemine entegre olmasını gerektirmektedir. Beşar Esad, Suriye’nin elli yıllık dış politika mirasını izlemektedir. Esad’ın ilk yıllarındaki ekonomik liberalleşme politikası, 2011 öncesi kriz ve daha sonrasındaki iç savaşın başlamasıyla yerini giderek tirajik bir rejime bırakmıştır.3 2011 Mart ayında hükümete yönelik protestoların başlaması ve ardından da hükümetin sert bir şekilde olayları bastırmaya çalış-masının sonucu olarak, protestolar zaman içinde giderek iç savaşa dönüşmüştür. İç savaşa dö-nüşmesindeki en büyük etkenlerden biri de kuşkusuz bölgedeki mezhepsel gerginlik karşımıza çıkmaktadır. Irak ve Lübnan’daki mezhepsel ve dinsel gerilimlerin etkisi, Suriye’deki olaylara da yansımıştır. Zira hükümetteki Baas Partisi ve Esad ailesi, Nusayri iken, Suriye’de Sünni grupla-rın muhalefeti söz konusuydu. Zaten bu doğrultuda Işid ve Nusra Cephesi gibi gruplar kendi-lerine militan toplayabilmiştir. Beşar Esad’ın bu gruplara karşı tavrı, olayların başlangıcından bu yana silahlı müdahale olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bölgedeki Şii-Sünni rekabetinin yanı sıra diğer önemli bir husus da vekâlet savaşlarıdır. Zira Suriye’deki iç savaşın diğer örneklere göre daha uzun sürmesi nedeniyle savaş ülke içinde ya da bölgesel olarak kalmamış, giderek uluslararası krize dönüşmüştür. Bunun sonucunda uluslararası güçlerin bu iç savaşa dâhil olmuşlardır.5 AB’nin ve Amerika’nın Esad karşıtı tutu-mundan dolayı, Beşar Esad, Rus yanlısı politika izlemek durumunda kalmıştır. Ayrıca iç savaş sürecinde de Şam rejimi, Rus devletinden ekonomik ve askeri olarak yardım almayı sürdür-müştür. Esad’ın Rus yanlısı politika izlemesinde en önemli etkenlerden biri, Rusya’nın müttefi-ki olan İran’ın bölgedeki Şiileri desteklemesi ve bu doğrultuda Suriye’de Şiilerin desteğini alan Esad hükümetiyle İran’ın çıkarlarının örtüşmesidir. Suriye’deki iç savaş sürecinde rejim, sahada Hizbullah tarafından desteklenmiştir.6 Savaşın başladığı ilk günden beri Hizbullah, Esad reji-mine maddi olarak yardım etmenin yanında Halep gibi kentlerdeki çatışmalarda Esad lehine savaşmıştır.7 Suriye’deki siyasi karışıklık, İran için önem arz etmektedir. Zira Ortadoğu’da itti-fak kurabileceği ve mezhepsel çatışmalarda kendinden yana durabilecek Suriye hükümetinin kaybedilmesi, İran için kötü sonuçlanacaktır. Suriye rejimi bu iç savaş boyunca Rusya ve İran destekli izlediği politikası sonucu Batıdan uzaklaşmıştır. Bu bağlamda ABD başta olmak üzere Suriye’deki Batı eğilimleri hareketlerle mücadele etmeye devam edeceğini bildirmektedir. İç savaşın yıllardır devam etmesi sonucu ülkede ciddi nüfus azalışı ve ekonomik etkenler, Suriye rejiminin zayıflamasına yol açmıştır. Öte yandan da muhalif gruplar ve Kürtler de bu dönemde zayıflamıştır. Gelinen noktada BMGK ateşkes kararı, Türkiye’nin Afrin’de yürüttüğü “Zeytin Dalı” harekâtına halihazırda etki etmemiştir. Türk siyaset kurumu, sahada TSK’nın tereddütlü ve ihtiyatlı tutumunu süratle izale etmiş, BMGK ateşkes kararını Afrin bakımından reddetmiş-tir. Türkiye, öte yandan, Doğu Guta’da BMGK ateşkes kararının uygulanmasında Rusya’dan kendi talebi ve İran’ın Türkiye’den talebi çerçevesinde aracılık yapmıştır. Ateşkes dönemin-de Doğu Guta’dan Şam’a, tophavan atışlarının kesilme ve El-Nusra unsurlarının Suriye dışına tahliyeleri için Türkiye, araya girmiştir. Esad, Türkiye’yi zor durumda bırakmak, kendince sivil can kaybını artırmak ve PKK/YPG hedeflemesiyle eşleşmek için Afrin merkezden çıkmaya çalışan sivil halkı engellemiştir. BMGK ateşkes kararının Afrin’de uygulanması için en ısrarcı ülke Fransa’dır. ABD ve Almanya diğerleridir.

ABD’nin Suriye Politikalarında Farklılıklar

Arap Baharı rüzgârı, hızla Orta Doğu ülkelerini bir bir sararken hem bölgedeki ülkeleri hem de bu topraklarda çıkarları bulunan küresel güçleri arka arkaya riskli seçimler yapma-ya zorlamıştır. ABD özelinde baktığımızda ise durum daha da güç görünmektedir. Soğuk Sa-vaş’tan bu yana bölge ülkeleriyle geliştirilmiş olan ilişkiler ve liderlerle kurulmuş bağlar, bu dönemde Amerikan Yönetimi’nin işini daha da kompleks bir hale getirdiği söylenebilir. Yarım yüzyıldan uzun bir süredir, bölgede “demokrasi pahasına istikrarı kovalamaya yönelmiş olan” ABD’nin “dış politikasının günlük gerçeklikleri, Arap ortaklarını iç reformla-ra teşvik etmeye yönelik uzun dönemli hedefler yerine terörle savaş, İsrail’e destek ve İran’ın nükleer hırsları gibi acil stratejik ve güvenlik zorunluluklarına öncelik tanıma” durumunda bırakmıştır.8 İki kutuplu dönem dahil olmak üzere hiçbir zaman ABD ile güçlü ilişkiler geliştirmemiş bulunan Suriye söz konusu olduğunda ise içerisinde bulunan, durumun ciddiyeti, Rusya ile karşı karşıya gelme ihtimalinin de ortaya çıkmasıyla birlikte, net biçimde ortaya çıkmaktaydı. Suriye’deki krizin tırmanmasının hemen öncesinde yaşanan Libya tecrübesi, Rusya ve Çin’in tekrar aynı “hatayı” tekrarlanmamakta kararlı biçimde Batı güçlerinin karşısına geçmesine yol açarken; dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın da açıkça ifade ettiği gibi, gerek iç siyasi ve askeri yapısı gerek sahip olduğu büyük güç desteği göz önün-de bulundurulduğunda “Suriye bir Libya değildi” ve bu sebeple daha hassas daha farklı bir yaklaşım geliştirmek kaçınılmazdı.9

Suriye’deki ayaklanmalar, yavaş yavaş bir iç savaş halini alırken Başkan Obama, 19 Mayıs 2011’de ABD’nin bölgeye yönelik izleyeceği politikanın esasını, reformların teşvik edilmesi, demokrasiye geçişin desteklenmesi, halkın sesine kulak verilmesi olarak ifade etmekte ve bu konuda “dost-düşman ayrımı” yapılmayacağını açıkça dile getiriyordu.10 Bu bağlamda ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “teröre destek veren ülkeler” listesinde11 1979’dan beri yer almakta olan Suriye’ye karşı takınılacak tutum da ilk etapta, Esad yönetiminin bulunduğu konum-dan uzaklaştırılmasına, halkın demokratik taleplerinin karşılanmasına yönelik olarak geliş-tirildi. Ancak, bu çerçevede atılması hedeflenen birçok adım ve gittikçe tırmanmakta olan krize müdahale etme girişimleri, pek çok defa, BM nezdinde alınmaya çalışılan kararların, Güvenlik Konseyi daimî üyeler Rusya ve Çin’in vetolarına takılması sebebiyle sonuçsuz kaldı. Kısa sürede ortaya çıkan gerçek, ABD ve müttefiklerinin hedeflediği biçimde Esad’ın reforma zorlanması ya da Suriye’de Libya benzeri bir rejim değişikliği operasyonu gerçekleştirilmesi mümkün olmayacaktı. Bütün bunların yanında küresel güç dengesindeki manzara ve ülkenin içerisinde bulunduğu durum düşünüldüğünde Obama Yönetimi’nin Libya’da gerçekleştirdi-ğini Suriye’de tekrarlamak konusunda daha net bir ifadeyle, doğrudan askeri bir operasyonla otoriter bir rejiminin devrilmesini sağlamak adına bir adım atmaya istekli olmadığı da açıkça ortadaydı.12 Obama, koltuğunu Donald Trump’a devrederken, kimilerince yakın dönemin en büyük insancıl krizlerinden birine seyirci kalmakla suçlanıyor, kimileri tarafından da ABD’yi yeni bir bataklığa sürüklemediği için takdir görüyordu.13 Önceleri, ABD’nin Suriye krizine doğrudan müdahil olmasına karşı takındığı kategorik tutumla çizgisini net biçimde ortaya koyan yeni Başkan Trump’ın politikasındaki değişimin ortaya çıkması, 2017 yılı Nisan ayında Suriye’deki bir hava üssüne yönelik olarak gerçekleştirilen ABD füze saldırısıyla gerçekleşti.14 Obama’nın meşhur “kırmızı çizgi” açıklamasından sonra 2013’te gerçekleştirilen saldırıyı sert bir dille eleştiren Trump’ın dört yıl sonra benzer bir hamle yapması kafaları karıştırmış, ABD’nin bundan sonraki yol haritasına ilişkin olarak soru işaretlerini gündeme getirmiştir. Trump’ın Suriye politikasındaki belirsizlik, bu saldırının hemen ardından dönemin Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın uluslararası normlara uyulması ve kimyasal silah kullanımının önlen-mesi hedefini vurgulayan açıklamasının hemen arkasından ABD’nin BM Büyükelçisi Nikki

Haley’nin, “Yönetimin, Esad orada oldukça Suriye’de barışçıl bir çözüm göremediği” yö-nündeki rejim değişikliğini önceleyen açıklamasıyla ortaya çıkmıştır.

Genel anlamda Trump yönetiminin Suriye politikasına hâkim olan belirsizlik ve Rusya ile süregelen inişli çıkışlı ilişkiler, bu anlamda net bir analizi güç kılmaktadır. Radikal İslamcı te-rör örgütü DEAŞ ile mücadelenin merkezi konumu her ne kadar değişmemiş gibi görünse de ABD’nin Esad rejimi ve krizin çözümüne yönelik yaklaşımı, tutarlı bir resim sergilememekte-dir. Nitekim, kısa süre önce ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Joseph Votel’in ABD yöneti-minin Esad’ın koltuğundan ayrılması konusundaki yaklaşımını bilmediğini, Senato’nun Silahlı Hizmetler Komitesi önünde açıklaması da bu belirsizlik halini açıkça ortaya koymaktadır.16 Bu durum, yakın gelecekte de değişecek gibi görünmemektedir. Rex Tillerson’ın yerine görece gelen Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Rus etkisinin yayılmasına Suriye ve Ukrayna krizleri üzerinden net biçimde karşı duran tavrı ve dış politikada daha “şahin” bir yaklaşımı benimse-diği göz önünde bulundurulduğunda, önümüzdeki süreçte ABD’nin genel olarak Rusya karşı-sında ve tabii ki Suriye krizine dair gelişmelerde daha agresif bir yol izleme ihtimalinin arttığı görülmektedir.17 Kısacası, Suriye krizine yönelik ABD dış politikası, sürecin en başından, yani Obama döneminden beri kararlı ve tutarlı olmaktan uzak biçimde şekillenmektedir. Özellikle bölgedeki müttefiklerle kurulan ilişkilerin yapısının zaman içerisinde değişmesi ve Orta Do-ğu’daki güç oyununa tam anlamıyla dahil olan Rusya’nın hem küresel hem bölgesel ölçekte güç dengelerinin temelini sarsar nitelikte hamleleri, ABD yönetimlerinin işini oldukça zorlaştır-maktadır. Trump’ın göreve gelmesiyle de değişmeyen bu durum, Suriye’de yıllardır kanayan yaranın iyileştirilmesinin önündeki en önemli sorunlardan biri olarak görünmektedir.

Türkiye-ABD İlişkilerinde Suriye Geriliminde Krizin Tırmanma Parabolleri

NATO’nun iki önemli müttefiki ABD ile Türkiye arasında Irak harekâtında Türkiye’nin ABD askeri gücüne, BM Sözleşmesine ve Anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile 1 Mart tezke-resi kapsamında askeri müdahale için askeri geçiş izni vermemesi ile başgösteren görüş farklı-lıklarının halen sürdüğü, sahadaki en önemli gerçektir. Suriye’de ABD’nin YPG’ye silah ve para desteği ise taraflar arasındaki makasın daha da açılmasına vesile teşkil ettiği bilinmektedir. Bu noktada Başkan Trump’ın İsrail Başbakanı Netanyahu tarafında yer alarak, Suudi Arabistan üzerinden İran’a karşı bir cepheleşme hareketi içinde olduğunu da görmekteyiz. Ancak ön-ceki ABD Dışişleri Bakanı Tillerson tarafından Türkiye’ye yönelik yapılan “İran ve Rusya’ya yaklaşmayın” uyarısı, ABD’nin Türkiye’den vazgeçmediğini gösteriyor. Bununla birlikte Tür-kiye’ye yapılan ekonomik baskının sürdüğünü ve Doların bugün 4 liraya çıkmasıyla ekonomi-mizin ciddi zarar aldığını görüyoruz. Ayrıca Reza Zarrab davasıyla da Türkiye, hukuki açıdan yıpratılmaya çalışılmaktadır. Bütün bunlardan şunu görüyoruz ki; Türkiye Cumhuriyeti siyasal tarihinin en zor günlerini geçiriyor. Siyasi baskılarla uğraşan Türkiye, hiç hak etmediği halde bir hukuk devleti olmadığı, yönetilemez devlete savrulduğu yolundaki algı operasyonlarıyla da uğraşmaktadır. Bu tartışma geçse de Türkiye ve NATO müttefikleri arasında giderek artan sürtüşme, özellikle de ABD’nin uluslararası liderlikten çekilmesi ve Rusya’nın Avrasya tutku-ları bağlamında tehlike arz etmektedir. Türkiye, son yıllarda Batı’da demirlediği yerlerinden sürükleniyor. Bu süreç makalede ele alındığı üzere, AB’yle ilişkileri çok yıpranmış durumdadır.

Bilindiği üzere, Suriye’deki Vekalet Savaşlarında İsrail’e ait F-16 savaş uçağının düşürül-mesi, Doğu Akdeniz’in dünyanın en tehlikeli laboratuvarı haline gelmesine yol açmıştır. Tür-kiye-ABD ilişkileri, Türkiye’nin rahatsızlığına karşın, Suriye’de sırtını PKK’nın uzantısı YPG’ye dayaması; silah, eğitim ve para tedariki militanlarını DEAŞ ile savaşta etkin bir müttefik ola-rak nitelendirmesi sonrasında gerginleşmiştir. Gelişmelerin Türkiye cephesinde yarattığı derin kaygıların Washington’da yeterince algılanmaması, bu durumun diplomasi vurdumduymazlık ölçülerine varması, Ankara’nın tepkisinin de sertleşmesine yol açmıştır. Sonuçta, kuvvetli re-toriğin hâkim olduğu karşılıklı meydan okumalarla ilişkiler tam bir kriz sarmalına girmiştir. Nitekim, ABD DİB Tillerson, bu gelişimi, “bir kriz ortasında” olarak tanımlamıştır. Washin-gton’un Türkiye ile ilişkilerindeki geleneksel dış politika stratejilerinin aksine, “Pentagon-Be-yaz Saray-CIA-DİB-Think Tank” cephesindeki çizgiden çıkarak, CENTCOM’un Suriye’deki generallerin askeri teammüller dışındaki kontrolsüz çıkışları, kutuplaşmanın koordinatlarını genişletmiştir. Örneğin Korgeneral Funk, “Eğer bize vurursanız, biz de agresif bir şekilde karşılık veririz.” açıklamaları; Türk kamuoyunda tepki ile karşılanmıştır.

Kanaatimizce, ABD Savunma Bakanı James Mattis ile MSB Nurettin Canikli’nin Brük-sel NATO Karargahındaki istişareleri, Başkan Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Ge-neral H.R. McMaster ve DİB Tillerson’ın Ankara’ya ziyareti, fırtına bulutlarını şimdilik en azından uzaklaştırmıştır. Nitekim Tillerson, DİB Çavuşoğlu ile ortak açıklamasında Türkiye ile ilişkilerde normalleşme konusunda mutabakata vardıklarını açıklayarak, “Türkiye bizim için hala önemli bir ortak. Suriye konusunda bir yol bulmamız lazım.” demiştir. Bu yol haritasını Tillerson, “Türkiye ile ilişkilerimiz sürekli ve stratejiktir. Türkiye üç kıtanın ortasında bulunan çok önemli bir ülke. Bağımsız ve birleşmiş bir Suriye’nin kurulması için birlikte çalışmamız gerekiyor. Suriye’yle ilgili ABD’nin ve Türkiye’nin hedefleri arasında ayrım yok: Burayı DEAŞ’ten kurtarmak, Mültecilerin geri dönmesini sağla-mak, Bağımsız ve demokratik Suriye’yi kurmak, Suriye’de bölünme olmadan çözüme ulaşmak istiyoruz. Öncelikle Menbiç konusunu ele alacağız. Kuzey Suriye’nin tamamı üzerinde çalışmaya devam ediyoruz. Yapılacak çalışmalarımız var, bu noktadan artık yalnız hareket etmeyeceğiz, Amerika bir şey Türkiye başka bir şey yapıyor olmayacak.” şeklinde izah etmiştir. Bu çerçevede Ankara-Washington hattındaki 8 Mart’ta Washin-gton’da gerçekleşecek ikili çözüm temaslarında ilk sınavın eşik noktasının ABD tarafının,

“Menbiç’in yarısını biz, yarısını siz yönetin” teklifi olabilir. ABD’nin CENTCOM vasıtası ile gölgede bulundurduğu askeri kuvvetlere bağlı olarak, halen devam eden Menbiç soru-nu, taraflar arasındaki mutabakatın sağlamlığının sahadaki en hayati sınavı olarak tanım-lanabilir. NATO üyesi Türkiye’nin Rusya’dan tedarik edeceği S-400 hava savunma füzeleri ve ABD’nin Ukrayna işgali nedeni ile Rus firmalarına halen uyguladığı yaptırımları, taraflar arasındaki teknik gruplarının gündem konuları arasında yer alabilir. Şüphesiz, tarafların ira-delerinin “Normalleşme” mutabakatı yolundaki tercihleri oldukça olumlu bir gelişmedir.

Ancak, askeri ve diplomatik olarak çakıllı yolda ilerlemenin hızlı ve kolay olmasını da bekle-memeliyiz. Öncelikle, askerler ve diplomatlar arasındaki işlevsel, somut, netice odaklı işbir-liğinin ilk koşulu, mütekabiliyete dayalı güvenin tesis edilerek önceliklerin ortak bir çizgiye çekilmesi gerekmektedir. Zikzaklı yolda iyimser görüş, Türk-Amerikan ilişkilerinde krizin tamir edildiği, sahadaki kızgın kestanelerin birlikte toplanmasında akıl ve diyalog yolunun hakim unsur olarak benimsenmesidir. Buna mukabil kötümser yaklaşıma göre, Ankara’daki görüşme zemini hendeğin geçilmesinde kısa kalmıştır ve kara bulutların baharda yağmur getirme olasılığı, ilişkilerin daha da kötümser bir sürece sürüklendiği yorumudur.

Koalisyon güçlerinin sözcülerinden Amerikalı Albay Thomas Veale, “Tüm taraflara şidde-ti azaltacak ve sivillerin hayatını tehlikeye atacak davranışlardan uzak duracak adımları atmaya ve DEAŞ’la mücadeleye odaklanmaya davet ediyoruz” dedi. Veale, BM tarafından kabul edilen 30 günlük ateşkes kararına uyulması çağrısında bulundu ve “Koalisyon BM Barış süreci kapsamında da Suriye Demokratik Güçleri’ne olan desteğini sürdürecektir” diye konuştu. Suriye Demokratik Güçleri’nin omurgasını terör örgütü PKK’nın Suriye kolu YPG/ PYD oluşturuyor. Veale, “Bölgesel farklılıkları azaltacak ve herkesi yeniden DEAŞ’a karşı mücadeleye odaklayacak şekilde uluslararası diyalog çağrısında bulunuyoruz. DEAŞ hepimizin vatanlarına karşı ciddi bir tehlike oluşturuyor” dedi. Veale’in yorumları, önceki gün Pentagon tarafından yapılan ve Türkiye’nin Afrin operasyonunun DEAŞ’la mücadeleye ara verilmesine neden olduğu açıklanmasını izliyor. Pentagon, YPG güçlerinin Suriye’nin kuzey doğusuna doğru kayarak çatışmalara katıldığını açıkladı. Öte yandan Suriye Demokratik Güç-leri, DEAŞ’a karşı Fırat nehri vadisinde mücadele eden güçlerden 1700 kadarının Afrin’e, Türk operasyonuna karşı savaşmak üzere kaydırıldığını bildirmiştir.

ABD Genelkurmay Başkanlığı Sözcüsü Korgeneral Kenneth F. McKenzie, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü Dana White ile haftalık basın toplantısında gazetecilerin sorula-rını yanıtladı. McKenzie, Fırat Vadisi’nin güneyinde ABD öncülüğündeki koalisyon operasyon-larına destek veren, terör örgütü PYD/PKK’nın omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) bazı unsurlarının Afrin’e gittiğini, bunun da terör örgütü DEAŞ karşıtı ope-rasyonları yavaşlattığını söyledi. McKenzie; “DEAŞ’ın ivme kazandığını söyleyemem ancak bunun yerine (DEAŞ’ın) kaçınılmaz sonu, sıradan kuvvetlerin ayrılmasından değil de bazı liderlerin kuzeye geri dönmesinden dolayı yavaşladı. Dolayısıyla ilerlememiz yavaş-ladı. Kendi kuvvetlerimizin güvenliğini sağlamak üzere muhtemelen hem güneye hem de Menbiç’e bazı sevkiyatlar yaptık.” açıklamasında bulundu. Afrin’e giden unsurlar konusunda SDG’nin ABD ile konuşup konuşmadığını ve en son Afrin’e giden 1700 YPG/PKK’lının ABD onayıyla gidip gitmediğine ilişkin soruya ise McKenzie, “Onlarla iyi iletişimimiz devam edi-yor. Bu konuyu konuştuk ve bu tekrar konumlandırma kararı onların” yanıtını verdi.

ABD Genelkurmay Başkanlığı Sözcüsü Korgeneral Kenneth McKenzie, Pentagon’da basın brifinginde gazetecilerin Afrin’deki gelişmeler nedeniyle DEAŞ operasyonlarının nasıl etkilen-diğine ilişkin sorularını yanıtladı. McKenzie, SDG’nin lider pozisyonundaki figürlerin Afrin’e geçmesi nedeniyle DEAŞ’la mücadelenin sekteye uğradığını iddia etti. Terör örgütü PKK’nın Suriye kolu YPG’nin ana unsurunu oluşturduğu Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) Afrin’e kuvvet kaydırmasının, Orta Fırat Vadisi’nde DEAŞ’a karşı yürütülen mücadeleyi yavaşlattığını ifade eden McKenzie, “DEAŞ’ın yeniden momentum kazandığını söyleyemem ama kuv-vet kaydırılması kaçınılmaz olarak mücadelemizi yavaşlattı” dedi. DEAŞ’la mücadelenin SDG’nin lider pozisyonundaki figürlerin Afrin’e geçmesi nedeniyle sekteye uğradığını belirten McKenzie şöyle konuştu: “DEAŞ ile savaşta hâlâ aktifiz. Çatışmalar devam ediyor. Ama SDG liderliğinin bu çabaları desteklemek için orada olduğu dönemki kadar hızlı değil. Yani birkaç hafta önceki kadar hızlı değil. Çünkü DEAŞ’a karşı ilerlememizin parçası olan SDG liderlerinin çoğu kuzeye gitti. Durumu yakından takip ediyoruz. Gelecek haf-talarda sürecin nasıl ilerleyeceğini göreceğiz.”

YPG’lilerin Afrin’e gitmesi nedeniyle yaşanan askeri kaybın giderilmesi için ne tür yeni ayarlamaların yapıldığına ilişkin soru üzerine Korgeneral McKenizie, sahadaki komutanların gelişen durumlara göre daima yeni ayarlamalar yaptığını hatırlattı. McKenzie, “Taktik detay-ları bilmiyorum ama muhtemelen hem güneyde hem de Menbiç’te yeni konumlandırma-lar yapmışızdır.” diye ekledi. SDG’lilerle iletişim kanallarının iyi bir biçimde işlemeye devam ettiğini vurgulayan McKenzie, kuvvet kaydırma konusunda da görüştüklerini söyledi. Bir ga-zetecinin SDG komutanlığının geçen hafta 1700 savaşçının Afrin’e kaydırıldığını açıkladığını hatırlatması üzerine “Tam ne kadar savaşçının gittiğini, sayının o kadar yüksek olup ol-madığını teyit edemem. Ama SDG’li ortaklarımızla bu süreçteki iyi iletişimimiz sürecek” dedi. ABD’nin politikasının hâlâ “Esad gitmeli” yönünde mi olduğuna ilişkin bir soruya ise Amerikalı sözcünün yanıtı şöyle oldu: “Suriye’de Savunma Bakanlığı olarak misyonumuz,

DEAŞ’ı mağlup etmek. İç savaşın bir parçası olmak gibi bir niyetimiz yok. Cenevre süre-cinin ilerlemesini istiyoruz. Ateşkes açısından başarısız oldu. Soçi başarısız oldu. Şim-di siyasi çözüm zamanı. Birleşmiş Millet öncülüğündeki Cenevre sürecinin ilerlemesini istiyoruz”. Öte yandan Türkiye ile ABD arasında yaşanan Menbiç gerginliği ise devam et-mektedir. Bıu noktada Afrin’in TSK’nın kontrolüne geçtikten sonra ise mevcut diplomatik ve askeri gelişmelerin giderek tırmanma eğilimi içinde olduğu söylenebilir. ABD Dışişleri Bakan-lığı, Afrin operasyonuna ilişkin açıklamasında “Afrin’deki duruma ilişkin ciddi kaygılarımızı defaatle Türk yetkililere söyledik” ifadeleri yer almıştır. Buna mukabil olarak Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan ABD’ye cevap niteliğinde yapılan açıklamada ABD’nin harekâtının amacını hala idrak edemediği belirtilerek, “Afrin’de teröristlere karşı yürütülen harekâtın DEAŞ ile mücadeleye zarar vereceği iddiası da her türlü temelden yoksun” ifadesinin kullanılması dikkat çekicidir. 

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert, ABD hükümetinin Afrin’de son ger-çekleşen gelişmeler karşısında kaygılı olduğunu belirterek, “Afrin, Türk ordusundan en-dişeyle boşaltılmış. Türkiye, Rusya ve İran’a insani yardım çağrısı yapıyoruz” görüşünü öne sürmüştür. Bölgedeki endişelerini Türk yetkililere ilettiklerini belirten Nauert, ABD’nin Türkiye, Rusya ve Suriye’nin de dahil olduğu bölgedeki güçlere uluslararası yar-dım kuruluşlarının bölgedeki şiddetten kaçanlara acil yardım ulaştırması için gerekenleri yapması için çağrı yaptığını belirtmiştir. 23 Diğer taraftan, Suriye Dışişleri Bakanlığı, Bir-leşmiş Milletler (BM) Günevlik Konseyi ve Genel Sekreteri’ne gönderdiği yazılı mesajlarda

“Türkiye, rejiminin başkanının kendi işgal birliklerinin Afrin’i kontrol ettiği yönün-deki açıklamaları hukuka aykırıdır.” ifadeleri kullanılmıştır. Suriye yönetimi, Türkiye’nin birliklerini “derhal” geri çekmesini istemiştir.24 Görüldüğü kadarı ile ABD tarafı, Türki-ye’nin BM 2401 Sayılı BM Ateşkes Kararına uymasını, TSK’nın DEAŞ’a odaklanmasını, Kürt nüfusun TSK nedeni ile bölgeyi boşalttığı, askeri güçlerini sınır ötesinde Sincar’a yollaması ve insani yardımlara izin vermesini talep etmekte ısrarlıdır.

Avrupa Parlamentosu ve Afrin Yorumunda Eleştiriler

Avrupa Parlamentosu (AP), Türkiye’nin Afrin’e düzenlediği askeri harekâtın “insani so-nuçları konusunda ciddi kaygı duyduğunu” belirtmiştir. AP’de kabul edilen kararda “oran-tısız eylemlerin devamına karşı” uyarıda bulunuldu. Avrupa Parlamentosu’ndaki oturumda Sosyal Demokratlar ve Hristiyan Demokratlar tarafından Afrin operasyonu hakkında verilen değişiklik önergesi de oy çokluğuyla kabul görmüştür. Söz konusu önergede Avrupa Parla-mentosu’nun “Suriye’de Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu bu bölgedeki askeri müdahale-nin insani sonuçları konusunda ciddi kaygı duyduğu” ve “orantısız eylemlerin devamına karşı uyardığı” belirtildi. Kararda 2002’den bu yana AB terör örgütleri listesinde olduğu hatırlatılan PKK’ya silah bırakma çağrısı yapılmakla birlikte, “Kürt sorununa adilane çö-züm için” Ankara ve PKK’nın “müzakere masasına dönmeleri” de istenmiştir. 25 Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ, Avrupa Parlamentosu’nda (AP) Türkiye’ye Af-rin’den çekilmesi çağrısı yapan karar tasarısının kabul edilmesine ilişkin sosyal medya hesabı Twitter üzerinden açıklamada bulunmuştur.26 AP’nin bu kararının Türkiye için yok hükmünde olduğunu kaydeden Bozdağ, “Suriye’de durum’ başlıklı kararıyla Avrupa Parlamentosu, gerçekleri görmemiştir. Bu kararıyla AP, söz konusu Türkiye olunca adil, objektif ve ta-rafsız olamayacağını ve Türkiye aleyhine daima taraf olduğunu bir kez daha göstermiş-tir. Avrupa Parlamentosu bu kararı ile AB’nin üzerinde yükseldiği temel değerlere aykırı davranmıştır, terör örgütleri ile dayanışmayı Türkiye ile dayanışmaya tercih etmiştir. Bu karar; aleni gerçeklerden kopuş ve akıl tutulmasıdır. Zeytin Dalı Harekâtı, sivilleri, te-röristlerin baskı ve zulmünden kurtarmak, teröristlerden bölgeyi arındırmak, bölgede barış ve güvenliği tesis için yapılmaktadır. Terörle mücadeleye destek vermesi gereken, buna karşı çıkarak AB’nin üzerinde yükseldiği değerleri de inkâr etmiştir. Avrupa’nın ge-leceğini terör örgütleriyle, eli kanlı teröristlerle iş birliğinde görenler, AB’ye de AP’ye de Avrupa halklarına da en büyük zararı vermektedirler. AP’nin bu kararı, Türkiye için yok hükmündedir. AP bu kararı aldı diye Türkiye terörle mücadelesinden vazgeçmeyecektir. Afrin’deki son terörist temizleninceye ve bölgede huzur, barış, güven ve istikrar tesis edi-linceye kadar Zeytin Dalı Harekâtı devam edecektir” açıklamasını yapmıştır. 

 Avrupa Birliği (AB) uzmanı Can Baydarol “Avrupa Parlamentosu’nun aldığı bu karar herhangi bir bağlayıcılığa sahip değil. AP sonuçta AB çatısı altındaki halkları temsil eden örgütsel bir yapı ancak AP’nin sırf Afrin kararı değil, daha önce aldığı birçok karar da Türkiye tarafından kategorik olarak reddedilmiş durumda. Zira bu kararın da Türkiye açısından çok ciddiye alınır tarafı yok. Türkiye’nin Afrin’deki koşullar değişene kadar orada kalacağı yönündeki açıkla-maları da Ankara’nın bu kararı dikkate almadığının ve almayacağının göstergesi. Türkiye’nin bu telkinlere kulağı kapalı. Bu kararın 26 Mart’taki Varna zirvesi öncesi alınmasının Türkiye açısından tansiyonu yükselttiğine işaret eden Baydarol mentosu’ndan (AP) Türkiye’nin askerlerini Suriye’nin Afrin şehrinden çekmesi yönünde karar çıkmasıyla bir kez daha tırmanışa geçmiştir. Türk Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye “Afrin’den çekil” çağrısını içeren Suriye tasarısını oy çoğunluğuyla kabul etmesiyle ilgili bir açıklama yayınladı. AP’yi “terör örgütlerine destekle” suçlayan açıklamada “Bu ka-rarı kabul etmemiz mümkün değildir” ifadelerine yer verilmiştir. AP’nin, Türkiye kararının hukuki bağlayıcılığı bulunmuyor. Ancak 26 Mart 2018 tarihinde AB Konseyi Başkanı Donald Tusk, AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gerçekleştireceği görüşmenin öncesinde alınan bu karar, Avrupa Birliği ülkeleriyle Türkiye arasındaki süregelen ihtilafı daha da derinleştirebilir.

Başkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Sezgin Mercan ise “Avrupa Birliği, giderek artan biçimde Suriye’ye yönelik ortak bir tutum takınma konusunda çaba sarf ediyor. Türkiye ile AB arasında hem güvenlik politikası anlamında hem de Suriye’nin geleceği kapsamında ortak bir tutum sergilene-miyor. Avrupa Parlamentosu, AB Konseyi veya Avrupa Komisyonu gibi bürokratik bir kurum değil. Bu yüzden, Avrupa Parlamentosu’ndan Türkiye’ye yönelik çok daha üst perdeden yorumlar yapılabiliyor; daha sert eleştiriler gelebiliyor. Zira çok politize bir ya-pıdan bahsediyoruz” demiştir. 2013’ten bu yana Avrupa Parlamentosu’ndan Türkiye’ye yöne-lik olumlu bir karar çıkmadığına işaret eden Mercan “15 Aralık 2004’te ‘Evet’ pankartlarıyla

Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerinin başlamasına onay veren Avrupa Parlamento-su üyelerinin Türk ve AB bayrağı görselleriyle hafızalara kazınan sembolik bir fotoğraf vardır. İşte bugünkü AP fotoğrafı ondan çok farklı. Yine öyle bir görüntü ortaya çıkması şu dönem için çok mümkün değil” görüşünü ileri sürmüştür. AP’nin Türkiye’nin Afrin’den çekilmesi kararının yerinde bir karar olmadığına işaret eden Mercan “Türkiye hem kendisi-nin, dolayısıyla da Avrupa’nın güvenliği için bu operasyona girişti. AB, her ne kadar PKK ‘terör örgütü’ olarak tanımış olsa da pratikte bunun çok bir karşılığı yok. Özellikle PYD, Avrupa’da oldukça rahat hareket edebiliyor. Avrupa ve Türkiye, sadece PYD ve Suriye ko-nusunda değil dış politikaları anlamında pek çok konuda uzlaşı sağlayamıyor. Müzakere süreci devam ediyor ama taraflar, bölgesel krizlerin de etkisiyle birbirine bir türlü yak-laşamıyor” ifadelerini kullandı. Mercan “Önemli bir nokta ise Avrupa’nın, Türkiye’nin bu operasyonu insani güvenlik gerekçesiyle gerçekleştirdiğini göz ardı etmesi. Avrupa’da bu operasyonun tamamen Kürtlere yönelik olduğu gibi gerçeği yansıtmayan bir algı oluştu-ruluyor. Ancak öyle bir şey olmadığı ortada” şeklinde konuştu. Avrupa’da Türkiye’nin Zey-tin Dalı Harekâtı’yla ilgili giderek netleşen karşıt bir tutum oluştuğunun hatırlatılması üzerine Mercan “Operasyonun başında Fransa’dan operasyonun durdurulmasına yönelik tavsiye

“AB cephesinden de aşağı yukarı Varna’daki siyasi tartışmalar arasında (Afrin operasyonunun da) bir gündem maddesi olacağını ortaya koyuyor. Ancak ben bu kararın zirveyi çok önemli şekilde etkileyeceğine inanmıyorum. Çünkü bu zirve çok fazla sorun halledecek bir zirve değil. Bu zirve Türkiye açısından, son derece kötü giden ilişkilerin normal-leşmesinden önceki adım olan makulleşmesini amaçlıyor. AB açısından da Türkiye’yi tamamen kaybetmek kolay değil. Türkiye’nin son dönemde Batı ittifakından çok Rusya’ya yakın olduğu gözlemleniyor. Bu da Batı cephesinde çok ciddi sorunlara yol açmış vaziyette. Dolayısıyla bu zirvede AB’nin de Türkiye’ye ılımlı yaklaşacağını öngörüyorum. Bunun en önemli göstergeleri 3 milyar euroluk yardım hamlesinin yapılmış olması ve vize serbestisi meselesinin de zirvede gündeme gelmesinin muhtemel oluşu” açıklamasında bulunmuştur. Elif Sudagezer, “‘Afrin operasyonu Kürtlere yönelik bir operasyon gibi gösteriliyor’”, niteliğinde bir açıklama gelmişti. İlk başlarda onun dışında ciddi bir eleştiri gelmedi Tür-kiye’ye. Türkiye’nin bu operasyonda Avrupa’dan başından beri destek görmediği orta-da. Ancak tepki bu kadar somut değildi” dedi. Suriye’de taraf olan güçlerin politikalarının belirsiz olduğuna işaret eden Mercan “Suriye’de sonuca varılması zamana bırakılıyor. Bu süreçteki boşluğu da Türkiye’nin operasyonu dolduruyor. Malum, Dışişleri Bakanı Mev-lüt Çavuşoğlu ‘Afrin operasyonunun Mayıs ayına kadar bitmiş olacağını söylemişti. Bu açıklamanın, Avrupa’da ne kadar karşılık ve kabul gördüğüne de bakmak lazım. Aslında Avrupa’nın bu gibi operasyonun sınırlı olacağını anlatan açıklamaları dikkate alması la-zım” açıklamasında bulunmuştur. 30 AP’nin kararının, 26 Mart’ta AB Konseyi Başkanı Tusk, AB Komisyonu Başkanı Juncker, Bulgaristan Başbakanı Borisov ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gerçekleştireceği görüşmeye nasıl etki edeceği de kararla ilgili merak edilen bir başka husus. Bu konuyla ilgili olarak Mercan “Bu zirve diplomatik kanalların açık olduğunu gösteri-yor olması itibarıyla önemli. Avrupa Birliği, Türkiye ve ABD’nin ilişkileri kurumsallaş-mış ilişkiler. Kriz anlarında kurumsal ilişkilerin bu krizleri aştırma potansiyeli var. Bu göz ardı edilmemeli. Türkiye’nin kendisine yönelik terör tehdidinin Avrupa tarafından anlaşılması, gerginliği azaltır. Ancak şu anki şartlar altında bu gerginliğin sürmesi ola-sı görünüyor. Önemli bir diğer nokta ise tarafların politikalarının muhafazakârlaşması. Bu da zıtlığı artırıyor. Bunun dışında Avrupa içinde yeniden ulusallaşma süreci de var. Üye ülkelerin ulusal hassasiyetlerinin arttığı bir dönemden geçiyoruz. Türkiye de üyelik hedefinin geride kalmasıyla kendi ulusal çıkarlarını merkeze koyuyor. Bu süreç hem gü-vensizliği hem de zıtlığı artırıyor. Türkiye, Avrupa’da güvenlik üretir gibi konumlandırıl-mıyor. Keza Türkiye de Avrupa Birliği’ne benzer şüpheyle yaklaşıyor. Dolayısıyla yakın-laşma ihtimali rafa kalkmasa da uzaklaştıran faktörler var. Bu bağlamda Bulgaristan’da da gündemin ağırlık merkezi kriz konuları olacaktır”.

Unutmamak gerekir ki sonuçta Türkiye’nin ekonomik ve diplomatik ilişkileri Batı yönünde olması, Avrupa Birliği’nin ticari manada da Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olması son derece önemlidir.

Rusya ve Suriye Meselesine Yaklaşım Esasları

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ideoloğu olarak kabul edilen ve Baş-kan’ın dış politika başdanışmanı olan Profesör Aleksandr Dugin’in, Moskova’nın Suriye po-litikasıyla ilgili görüşlerine yer verilmesi, konunun daha iyi analiz edilmesi açısından önem taşımaktadır. Dugin’e göre yaşadığımız dönemin en önemli ana belirleyicisi savaştır. 17 Eylül 2015’te ABD ile bir savaş yaşanma tehlikesi çok yüksek bir ihtimaldi. Dugin, Suriye’ye hiçbir zaman davet edilmemiş olan Amerikan birliklerinin, Deyr ez-Zor’da Suriye ordusunun mev-zilerini bombalaması neticesinde 60 Suriyeli askerin hayatlarını kaybettiğine işaret ederek söz konusu saldırının Washington’ın sözde mücadele eder gibi görünüp dolaylı olarak önerilerde bulunup silahlandırdığı IŞİD bakımından çok önemli olduğunun altını çizmektedir. Söz ko-nusu bombalamanın tamamen çizgiyi aşmak demek olduğunu düşünen Dugin, bu saldırının Suriye’ye karşı değil aynı esnada Esad yanında Suriye’de savaşan Moskova’ya da dönük bir savaş ilanı olduğunu vurgulamaktadır. Söz konusu minvalde gerçekleşen hadise Dugin’in ba-kış açısına göre tam manasıyla zirve noktasına ulaşıldığını açıkça ortaya koymaktadır.32 Du-gin tarafından vurgulanan bir diğer husus ise kara uygarlığının temsilcisi Rusya Federasyonu ile deniz uygarlığının temsilcisi ABD arasındaki bu durumun aynı zamanda ticaret temelli bir sistem ile kahramanlık uygarlığı arasında olmasıdır; savaş başlamış durumdadır.

Öncü oyuncular olan Moskova ve Washington’ın nükleer güçler olmalarından ötürü Dugin’e göre söz konusu savaş dünyanın tüm ülkelerini yakından alakadar etmektedir. Çünkü söz konusu durum insanlığı sona erdirecek tüm ihtimalleri içererek, adı geçen savaşın kesin olmamasına rağmen Dugin, bunun dikkat alınmamasının mümkün olmadığına işaret etmektedir. Harpte rollerin asimetrik olduğuna değinen Dugin, daha güçsüz bir konumda bulunan Moskova’nın küresel aktör pozisyonunu yeniden elde etmeye çalıştığını ve tek arzusunun sınırlarındaki yakın coğrafyalarında etkisini gösterebilmek maksadıyla bölgesel hâkimiyetini tamir etmeyi hedeflediğini belirtmektedir. Dugin, söz konusu durumun küresel egemen durumunda olan ve kendi iradesi bağlamında tek kutupluluk gücünü kaybetmeyi kabullenemeyen Beyaz Saray açısından hazmedilecek bir durum olmadığı vurgusunu yapmaktadır. Ayrıca Dugin, adı geçen savaşın neredeyse Rus topraklarında yani ülkenin doğrudan milli menfaatleri sahasında oldu-ğuna değinerek aynı esnada Moskova’nın sınırlarının ötesine geçmeye çalışarak bir savunma savaşı yaptığına işaret etmektedir. Bahsedilen durum daha da karmaşık bir yapıya yol açmakta ve mücadeleyi küreselleştirmektedir. Dugin’in bakış açısına göre her hâlükârda Kremlin’e yö-neltilen bir saldırı söz konusu olup Moskova’nın savunma pozisyonunda olmasının çok büyük bir önem içerdiğinin üzerinde durmaktadır.

Dugin’e göre Suriye’deki iç savaşın başlangıcından bu yana Kremlin, ABD, Batı Avrupa ve Ortadoğu’da Washington vekâlet savaşı icra eden Riyad, Doha ve Ankara’ya karşı Beşar Esad Yönetimi’ne destek vermiştir. Ancak adı geçenlerin her birisi, kendi menfaatlerinin pe-şinden koşmaktaydı. Dugin, Esad’ı devirme aracı olarak köktendinci İslamcı gruplar olan IŞİD, EL-Nusra Cephesi gibi örgütlerin kullanıldığını, bundan ötürü Moskova’nın açık bir askeri yardım talep edecek kadar bitik durumda olan Esad’ın çağrısıyla askeri harekâtlara 2015 Eylül itibariyle tam olarak başladığına işaret etmektedir. Söz konusu minvalde Kremlin, Şii Tahran, Şii Bağdat ve Lübnan tarafından desteklenmiştir.34 Söz konusu güçlerin, birbirleri ile işbirliğin-de bulunmamalarına rağmen birlikte savaştıklarının altını çizen Dugin, Şia dünyasının top-yekûn ABD karşıtı olduğunu ve aynı esnada bölgesel ölçekte köktendinci Selefici aşırı uçtaki İslamcı gruplara Riyad ve Doha tarafından sağlanan yardımlara da muhalif durumdadırlar. İlk aşamada Moskova, dolaylı bir biçimde Washington ve NATO Bloku ile karşı karşıya kalmıştır.

Dugin, Batılı ülkelerin IŞİD ile savaş halinde olduklarını iddia ettiğini ancak gerçekte bunların Esad Yönetimi’ni sona erdirecek radikal İslamcılara güçlü bir destek sunduklarının altını çize-rek, söz konusu yöntemin Kaddafi Yönetimi’ni ortadan kaldırmak amacıyla Libya’da kullanıl-dığından bahsetmektedir. Bu noktada vurgulanması gereken konu, IŞİD’e karşı yapılan harpte çoğunlukla Sünni âlemin lideri olarak kıymetlendirilen ve güney sınırındaki Yemen’in İslam’ın iki büyük mezhebinin mücadelesine yol açan gerginliğin mağdur ettiği Riyad, Şii çevreleme siyaseti endişeler ortaya çıkaran İran-Rusya-Suriye işbirliğinden haz etmemesidir. Söz konu-su çerçevede eski anlaşmazlıklar yeniden gün yüzüne çıkmıştır. Kremlin, Kuzey Kafkasya’daki radikal unsurların faaliyetlerine Suudi Arabistan’ın müsamaha gösterdiğine işaret etmiştir ki Çeçen ayaklanmasının, 2002 senesinde suikasta uğrayıncaya dek önderlerinden birisi olan İbn el-Hattab Suudi kökenliydi. Riyad ve Moskova arasındaki mücadele birbirini takip eden bir şe-kilde dünya petrol üretiminin ve dış satımının ilk iki sırasında bulunan söz konusu iki başken-tin menfaatlerinin petrol alanında da çakışmasına sebebiyet vermektedir. Rusya Federasyonu, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’ne (OPEC) üye olmamasından ötürü mevzubahis durumla ilgili olarak OPEC kapsamında bir yakınlaşma gerçekleştirilmesi söz konusu değildir.

Dugin, buna ilaveten Irak’taki selefi cihatçılara benzer şekilde Afganistan’da Taliban’ın bu-lunmasının ABD askerlerinin mevcudiyetini devam ettirdiğinin altını çizmektedir. Bundan dolayı Dugin’e göre ilk cephe, Moskova bakımından hayati önemdedir çünkü dolaylı biçimde Washington, NATO ve neredeyse açık bir biçimde Ankara, Riyad ve Doha ile savaşmaktadır. Buradan bakıldığında Suriye’deki savaş normal bir anti-terör operasyonu olarak görülmeme-lidir. Dugin, gerçek manada çok büyük bir dolaylı ve doğrudan desteğe sahip Selefi dinciler, mevcut durumda Suriye’nin önemli bir bölümünde kontrolü ellerinde bulundurduklarını dü-şünmektedir. Ancak Dugin, Rusya’nın nükleer bir güç olmasından ötürü Suriye Savaşı’na aktif olarak girmesi, söz konusu durumu kökten değiştirmek suretiyle iç savaşı yerelden küresele doğru evirdiğinin altını çizmektedir. Moskova’nın adı geçen müdahalesiyle pek çok riski göze aldığını vurgulayan Dugin, mevzubahis durumun artık Esad’ın meselesi olmadığını, Esad’ın düşmanlarının Moskova ile savaşma mecburiyeti bulunduğunu vurgulamaktadır. Dugin’e göre Moskova sadece fanatik IŞİD ve El-Nusracılarla savaşmamakta aynı esnada Körfez coğrafya-sının en zengin petro-dolar monarşilerindeki geniş etkisiyle beraber Amerikan egemenliği ve Ortadoğu Selefiliğiyle de savaşmaktadır. Burada Dugin’e göre en kritik soru “Kremlin ilk cep-henin durumunun ne kadar ciddi olduğunu nasıl idrak etmekte ve karşısına son dere-ce güçlü bir ittifakı alarak, çok çetin bir savaş senaryosunda ne kadar ileriye gidebilir?”

Çünkü Dugin, ABD ve NATO’nun her halükârda orada bulunduğunu vurgulamaktadır.

 31 Ekim 2015 tarihinde Mısır’ın sahil şehri Şarm El-Şeyh’ten Rusya’nın St. Petersburg kentine doğru 7K968 sefer sayılı charter uçuşunu gerçekleştiren Rus yolcu uçağı Airbus A321, Sina Yarımadası’nda düştü. Uçaktan bulunan 224 kişinin tamamının ölmesine ilaveten bunların büyük bir çoğunluğu Rus’tu. Düşmeden önce takriben 20 dakika kadar havada ka-lan bu uçağın yaşadığı kazanın hemen ertesinde sorumluluk IŞİD tarafından üstlenilecekti. IŞİD, “Hilafetin Askerleri, Sina bölgesinde bir Rus uçağını düşürmüştür” açıklamasını yapmıştır ki söz konusu saldırı Rusya’nın Suriye’deki askeri müdahalesine yönelik bir inti-kam hareketiydi. Rus uzmanlar tarafından mevzubahis saldırı bir “vurma” eylemi olarak değerlendirilirken, araştırmacılar ise bir bombanın patlaması neticesinde uçağın düştüğünü savlamaktadırlar. Dugin’e göre “İslam Devleti” adlı terör yapılanması Rusya’ya açıkça savaş ilan etmiştir. Ayrıca söz konusu terör örgütü, sivilleri öldürmekten çok büyük bir zevk al-maktadır.37 Çünkü Dugin, sivilleri öldürmenin terörizmin merkez noktası olduğunu vurgu-layarak teröristlerin politik bir hedefe erişmek maksadıyla masum kişileri öldürdüğünü ve bu durumun ne İslam ne de devletle alakalı olan İslam Devleti’nin doğasıyla kesinlikle örtüşme-diğinin altını çizmektedir. Dugin’e göre masum sivillerin hayatlarını kaybetmesi, dindar bir Müslüman açısından kabul edilemezdir. Buna karşın sivil can kayıpları günümüzde ve aynı biçimde Suriye’ye askeri yardımından ötürü önümüzdeki yıllarda Rusya’nın üzerine yıkıl-maya çalışılan bir bedeldir. Ayrıca Dugin, “İslam Devleti”nin teröristlerinin sadece Rus as-keri güçlerini değil aynı esnada bütün Rusları düşman olarak değerlendirdiğini ifade ederek sosyal medyada birtakım Batılı yorumcuların da bu uçağın düşürülmesi konusunda sevinç gösterisinde bulunduklarını açıkça ortaya koyduklarını vurgulamaktadır.

 Bu minvalde Dugin, Moskova’nın neden Suriye’ye askeri yardım yaptığı sorusunu sora-rak bunun her şeyden önce jeopolitik bir mücadele olduğunu ve Atlantikçiler ile Avrasyacılar arasındaki cephenin Suriye’de kendisini ortaya koyduğunu ifade etmektedir. Dugin’in bakış açısına göre SSCB’nin parçalanmasının ertesinde Doğu’da ve Ortadoğu’da politik bir güç boşluğunun ortaya çıkmasıyla birlikte Washington, ulus devletleri yok etmeyi hedefle-yen Büyük Ortadoğu Projesi olarak isimlendirilen yeni bir proje başlatmıştır ki söz konu-su durum Beyaz Saray’a az veya çok bağlı devletler üzerinde tahribata yol açmıştır. Dugin, Washington’ın hegemonya kurma hedefleriyle bölgede karmaşalar yarattığını ifade ederek 1990’larda Rusya’nın zayıf olmasından ötürü tepki veremediğini ancak 2000’lerde toparlan-maya başlayarak günümüzde Vladimir Putin’in ABD’nin Ortadoğu’daki karışıklık siyaseti-ne etkili bir şekilde karşı koyma konusunda kararlı olduğunun altını çizmektedir. Ayrıca Moskova tarafından Suriye’de terörizmle mücadele için yapılan askeri yardım, bir Avrasya jeopolitiği hareketi olarak kıymetlendirilebilir. Suriye, bir tek kutuplu (Washington) ve çok merkezli (Moskova) dünya düzeninin temsilcileri arasında harbin merkez noktasında bu-lunmaktadır.38 Dugin’e göre mevcut durumda algılamamız gerekenin İslam Devleti’nin Mos-kova’ya karşı doğrudan bir tehdit oluşturmasıdır. Söz konusu örgüt, kargaşayı yaymaya ve Suriye’dekine benzer şekilde Washington’a herhangi bir dönemde kendi askeri müdahalesi bakımından bir çerçeve kurma doğrultusunda Washington politikasının bir çıktısıdır.

Du-gin, “İslam Devleti”nin sadece Irak ve Suriye’de bulunmadığını aynı esnada Orta Asya’da da olduğunu ifade ederek Bağdat ve Şam’daki benzer destekçilere ve ideolojik yapıya sahip terörist grupların Rus sınırına yakın yerlerde Afganistan, Tacikistan ve Özbekistan’da aktif olduklarına işaret etmektedir.39 Söz konusu yapılanmaların, Rusya Federasyonu’nun içeri-sindeki Kuzey Kafkasya’da da faal olduklarına değinen Dugin, Vladimir Putin’in söz konusu gelişmenin Orta Asya ve Kafkasya coğrafyalarında “İslam Devleti”nden yararlanmak sure-tiyle kargaşa içeren şartlar meydana getirmekle yakından ilgili olduğunu çok iyi bir biçimde idrak ettiğini vurgulamaktadır. Dugin tarafından altı kalın çizgilerle çizilen bir diğer husus ise Rus askeri müdahalesinin arkasındaki mantığın çok açık olmasıdır. Bu noktada Suriye’de Washington tarafından yaratılan ve desteklenen terörizmin beli kırılmazsa, bununla Fede-rasyon sınırları içerisinde ve kendi topraklarımızda karşı koymak mecburiyetinde olmanın çok yakın bir zaman içerisinde gerçekleşebileceğini düşünen Dugin, Suriye’nin Moskova’nın dış savunma hattı olduğunu ve bir sonraki hattın ise Avrasya Birliği’nde hatta Rusya Federas-yonu’nu içerecek biçimde olacağına işaret etmektedir.

Aleksandr Dugin, Washington liderliğindeki sözde terör karşıtı savaşın aksine Suriye’de-ki Rus askeri müdahalesinin mutlak biçimde meşruiyete sahip olduğunu belirtmektedir. Söz konusu çerçevede Rusya, Suriye ile yakın işbirliği içerisinde olup Şam tarafından resmi olarak yardım istenilmektedir. Bir taraftan Rus hava kuvvetleri Suriye ordusuyla birlikte hareket eder-ken, öte taraftan Beyaz Saray liderliğindeki saldırılar ise Şam’ın isteği ve muhalefetine karşın gerçekleştirilmektedir. Dugin, Suriye Devlet Başkanı Dr. Beşar Esad’ın kendi halkının yüzde ellisinden fazlasının oyunu almak suretiyle meşru ve seçilmiş bir devlet başkanı olduğu ifade ederek Rusya’nın Suriye’de “İslam Devleti”nin yayılmacılığına karşı Suriyeli ortaklarıyla bir-likte mücadele etmek manasına geldiğini vurgulamaktadır. Öte yandan Dugin’e göre Suriye’nin tamamen çökmesinin hangi sonuçlar doğurabileceğinin unutulmaması şarttır. Söz konusu çöküş, otomatik olarak o coğrafyada bulunan diğer ülkelerin çökmesine sebebiyet vererek Li-bya örneğinde yaşandığı gibi Kuzey Afrika da tamamen karmaşa içerisine yuvarlanacaktır.40 Bundan ötürü Dugin, Suriye’nin dağılması durumunda bir domino etkisinden veyahut zin-cirleme tepkimeden bahsedilebileceğinin altını çizmektedir. Söz konusu durum, milyonlarca sığınmacının daha Avrupa’ya akın akın gelmesiyle sonuçlanacaktır ki; tam bir kargaşa içerisin-de bırakılmış ülkelerde insanların herhangi bir biçimde geleceklerinden söz edilemez. Dugin tarafından vurgulanan bir diğer husus Washington tarafından yaratılan karmaşanın Ortadoğu ve Orta Asya’dan ziyade Avrupa’ya yönelmiş olmasıdır. Söz konusu çerçevede düşünüldüğünde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki karmaşa ne kadar fazlalaşırsa, Avrupa’ya gelen göçmen sayısın-da da bir o kadar yükseliş yaşanmış olacaktır. Böyle bir olasılık, toplumsal altyapının bozulma-sına ve bundan ötürü Dugin’e göre Avrupa Kıtası’nda politik bir felç durumunun tecrübe edil-mesine sebep olacaktır. Ayrıca bu noktada akıldan çıkarılmaması gereken konu göç sürecinde binlerce teröristin Avrupa’ya gelecek olmasıdır. Söz konusu eğilim devam ettiği takdirde ve Av-rupa’ya önümüzdeki dönemde 10, 20 veya 30 milyon mülteci gelmesi durumunda Dugin’in ba-kış açısına göre Avrupa’nın sonunun geleceği aşikâr bir durumdur. Dugin, bu tahminin Avrupa Kıtası’nın “İslamlaşacağı” veya bir “Hilafet” halini alabileceği manasına gelmeyeceğine işaret ederek buna karşın Avrupa’nın toptan batacağının ve yok olabileceğinin altını çizmektedir.

Krizin Çözümünde Kremlin’in Diplomatik Yol Haritası

Rusya Federasyonu’nun Suriye’ye gerçekleştirdiği müdahale kapsamında şu hususları da eklemek gerekmektedir. Suriye’nin Moskova Büyükelçisi Riyad Haddad, Kremlin’in düzenle-diği harekâtın Beşar Esad tarafından temsil edilmekte olan meşru Suriye Rejimi’nin resmi is-teği üzerine başladığına işaret etmiş ve söz konusu durumun uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler Antlaşması ile paralellik arz ettiğine vurgu yapmıştır. Böylelikle Kremlin tarafından müdahale uluslararası hukuktaki egemenlik prensibi üzerine bina edilebilmiştir. Buna ilaveten Moskova, Tahran, Bağdat ve Şam ile istihbarat paylaşımını öngören bir mutabakata varmak suretiyle yeni bir koalisyon oluşturmada başarılı olabilmiştir. Moskova’nın IŞİD’e yönelik aske-ri harekâtlarının Şam ile ilintili iki stratejik amaç doğrultusunda yapıldığından bahsedilebilir. Müslüman bölgelerdeki devletler sistemine karşı çıkarak kendi hilafeti önderliğinde ümmet temelli bir sistem kurmayı hedefleyen ve söz konusu çerçevede Orta Doğu ve Batı âleminde terör saldırılarına destek veren bir yapılanmanın karşısında öncü rol üstlenmek, Kremlin’in kendisini beynelmilel güvenlik sahasında başat büyük güçler arasında konuşlandırma hede-fi paralelindeki girişimleriyle uyum göstermektedir.41 Böylelikle Moskova kendisi tarafından meydana getirilmeyen ve hatta bu bağlamda vuku bulan durumun başkalarınca yaratıldığı suçlamasını öne sürerek adı geçen meseleyi çözüme kavuşturmada etkin bir role sahip ola-bileceğini ispat etmek niyetindedir. Öte yandan, IŞİD tehdidi yoluyla Suriye İç Savaşı’na as-keri yetenekleriyle göreceli olarak müdahil olan Moskova, müttefik Şam Rejimi’ne doğrudan güvenlik desteğinde bulunmaktadır. Adı geçen düzlemde Moskova’nın gerçekleştirdiği askeri harekâtta IŞİD’den daha çok Esad Rejimi ile kuzeybatı mücadele eden muhalifleri hedef aldı-ğını iddia eden eleştiriler de söz konusudur. Buna karşılık olarak Kremlin, askeri harekât ko-nusunda Moskova’nın IŞİD ile mücadeledeki kazanımları konusunda güçlü bir bilgilendirme kampanyası icra etmektedir. Mevzubahis bağlamda Moskova, 7 Ekim 2015 günü Hazar Deni-zi’ndeki savaş gemilerinden fırlatmış olduğu 26 tane Cruise füzesi vasıtasıyla Suriye’deki IŞİD mevzilerini vurduğunu ilan etmiştir. Öte yandan Moskova, Suriye’de bu derece ön planda yer alma girişimlerinde bulunmasına rağmen hava harekâtları kanalıyla iç savaşı kontrolü altın-da bulundurma kapasitesinden yoksundur. Söz konusu çerçeveden ele alındığında Kremlin’in Suriye’deki mevcudiyetini sağlamlaştırmak suretiyle harp hangi biçimde nihayete ererse ersin sorununun çözüme kavuşturulması müzakerelerinde dışlanması mümkün olmayan etkili bir oyuncu olarak masada bulunmayı garantilemeye çalıştığı saptamasında bulunulabilir.

Yukarıda bahsedilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) tarafından Suriye Meselesine dönük Moskova ve Pekin’in muhalefetinden ötürü alınamayan kararlara karşın Güvenlik Konseyi mutabakat yoluyla söz konusu meseleyle birtakım kararlar alabilmiştir ki bunlar müdahaleyi içermemektedir. Bunlardan ilki Washington açısından “Kırmızı Çizgi” olarak görülen kimyasal silahların kontrolü hakkındadır. Esad yönetiminin 21 Ağustos 2013’te başkentin Doğu Guta isimli yerleşim bölgesinde gerçekleştirdiği kimyasal silah saldırısı netice-sinde takriben 1500 kişinin ölmesi sonrasında uluslararası müdahale yeniden tartışılmaya baş-lanmış ancak Moskova’nın girişimiyle Şam ile mutabakata varılmak suretiyle Suriye’nin kim-yasal silahlarının yok edileceğinin benimsenmesiyle uluslararası toplumda Suriye’ye herhangi bir biçimde askeri müdahalede bulunulmayacağının fikri popülerlik kazanmıştır. Yüz binden fazla insanın hayatını kaybettiği bu zaman zarfında Kremlin ile gerçekleştirilen mutabakat ne-ticesinde Şam’ın kimyasal silah sözleşmesine dâhil olması ve silahların teslim edilmesi karşılı-ğında Washington tarafından müdahaleden vazgeçilmiştir. Washington’un veyahut Birleşmiş Milletler’in kendi girişimi haricinde Şam’a müdahalede bulunmasına her fırsatta muhalefet eden Moskova, Suriye’deki kimyasal silahların kontrolü ve imha edilmesi hususunda girişimde bulunmak suretiyle istediği neticeyi elde etmiştir.

BMGK’nin 27 Eylül 2013 tarih ve 2118 numaralı Kararı43 çerçevesinde Şam’ın Kimyasal Silahların Yasaklanması Sözleşmesi’ne müdahil olduğunu, kimyasal silahlarını ortadan kaldıra-cağını ve sözleşme çerçevesinde oluşturulan Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (KSYÖ) tarafından denetlenmeyi benimseyeceği öngörülmüştür. Söz konusu karar, Suriye’de kimyasal silahların kullanıldığı iddialarını araştırmak maksadıyla Genel Sekreter tarafından bir komisyon meydana getirildiğini ve söz konusu komisyonun raporunun tespitlerine göre Şam’da 21 Ağustos 2013’te kimyasal silahların yol açtığı ölümlerin vuku bulduğu, bunun ise uluslararası hukukun ciddi bir biçimde ihlali anlamına geldiğini, Cenevre’de 14 Eylül 2013 tarihinde Mos-kova ve Washington arasında varılan anlaşma çerçevesinde Şam’ın vakit geçirmeksizin kim-yasal silahlarını ortadan kaldıracağını ve uluslararası denetime sokacağı, mevzubahis silahları yapmayacağını, bunlardan faydalanmayacağını, geliştirmeyeceğini ve ilgili örgütün bütün ka-rarlarına uyacağı kararlaştırılmıştır. Bunun paralelinde Suriye’de kimyasal silah kullanıldığına işaret eden söz konusu kararda adı geçen silahların kullanıcısı konusunda herhangi bir değer-lendirmeye rastlanılmamıştır. Mevzubahis kararın Şam yönetimince uygulanıp uygulanmadığı hususunda şüpheler söz konusudur. Buradan hareketle ilgili örgüt tarafından belirlenen 12 kimyasal üretim tesisine ilaveten kimyasal silahların yüzde doksan sekizinin ortadan kaldırıldı-ğına işaret edilse de 28 Ağustos 2014’te Birleşmiş Milletler Suriye Bağımsız Araştırma Komis-yonu, Beşar Esad yönetimi tarafından Nisan 2014 ve Mayıs 2014’te sekiz farklı hadisede klorin gazı gibi kimyasal silahların kullanılmış olduğunu raporunda ifade etmiştir.

Söz konusu minvalde ikinci olarak insani yardımların ulaştırılması ve gün geçtikçe Suriye’de kötüleşen durumun iyileştirilmesi hususunda meselenin taraflarına çağrıda bu-lunan ve terör hareketlerini kınayan kararlardan da bahsedilebilir. BMGK’nin 22 Şubat 2014’te oybirliğiyle aldığı 2139 numaralı karara45 göre Suriye’de gün geçtikçe kötüleşen insani duruma ilaveten süren şiddet ve çatışmalardan ötürü hem ülke içerisinde hem ülke dışındaki komşu devletlere yönelik büyük çaplı göçlerin söz konusu olduğunu, Kuveyt’te yapılacak Suriye’ye 2,5 milyar dolarlık insani yardımı öngören konferansa destek verildiği, insani yardımların taraflarca engellenmemesini, insani yardımla ilgilenen kişilerin korun-masının sağlanmasını, savaşan tarafların sivil yerleşimlerden uzak durmasının sağlanması, bütün tarafların çatışmalara, insan hakları ve uluslararası hukuk ihlallerine, sivillere saldırılara ve her çeşit şiddeti vakit geçirmeksizin sona erdirmeleri talep edilmiştir. 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı: 4

Güncelleme Tarihi: 08 Temmuz 2018, 19:54
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner26

banner25