banner15

Filistin’deki Son Gelişmeler Işığında Fetih Hareketi’nin Geleceği

Filistin’deki Son Gelişmeler Işığında Fetih Hareketi’nin Geleceği

Semir Yorulmaz

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, seçim kampanyası sırasında Kudüs’ten bahsetmeye başlamasından itibaren bölgede sert rüzgârlar esmeye başlayacağının da işaretini vermişti aslında.
Donald Trump’ın diğer ABD başkanlarının aksine bir tutum takınarak, İsrail’deki büyü- kelçilik binasını Kudüs’e taşıması ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etmesinin altında birçok dinamik olduğu gibi, bu gelişmenin Ortadoğu siyasi dengelerinde ve Filistin meselesi üzerinde ciddi kırılmalara yol açmak gibi uzun vadede birçok etkisi olacaktır. Hatta bu kırılmaların etkisini de şimdiden hissetmeye başladık diyebiliriz.
Söz konusu kırılmaların Filistin meselesinin yerel aktörleri üzerindeki etkisi, kendini bu ha- reketlerin geleceğinin şekillenmesinde gösterecektir. Buradaki söz konusu aktörlerin başında da şüphesiz olarak Filistin meselesinin birincil aktörü konumundaki Fetih Hareketi gelmekte- dir.
Tarihsel olarak Filistin direnişiyle hemen hemen yaşıt olan bu hareket, gelinen noktada, Filistin meselesinin içinden geçtiği dönemler, savaşlar, iç karışıklıklar ve bütün bunların kar- şısında sürekli alınan yenilgilerden dolayı oldukça yıpranmış durumdadır. Arap dünyasında “Pan-Arabizmin” doruk noktasını yaşadığı bir dönemde İsrail’e karşı üst üste savaş kaybedi- lirken, Filistin direniş hareketlerinin İsrail karşısında bir kazanım elde edememesi karşısında zaten ne denilebilir ki?
Bu dosyada, tarihi, Filistin meselesiyle özdeşleşmiş olan ve uzun yılların yıprattığı Fetih Hareketi’nin, son gelişmeler ışığında geleceğini tartışmaya ve bundan sonraki süreçte Fetih Hareketi’ni nelerin beklediğini irdelemeye çalışacağız.
Kuruluş
Resmi adı “Filistin Ulusal Kurtuluş Cephesi” olan Fetih Hareketi (Türkçe ’de yaygın ola- rak kullanılan ‘El Fetih’ isimlendirmesi yanlıştır)’nin kuruluş tarihi 1965 olarak kabul edilse de hareketi oluşturan dinamikler daha eskidir. Fetih’in kurucu kadroları, daha önce farklı şekiller- de İsrail’e karşı mücadelelerini sürdürmekteydi. Hareketin resmi internet sayfasında, Fetih Ha- reketi’nin bir örgüt fikri olarak ortaya çıkışının kökleri, 1957 yılında Yaser Arafat gibi isimlerin yaptığı toplantılara dayandırılmaktadır.
Burada bir konuyu vurgulamakta fayda var. Fetih hareketinin ortaya çıktığı ortam, 1948 sonlarında Arap ülkelerinin İsrail karşısındaki yenilgisinin ve 1956 yılında Mısır’a yönelik üçlü saldırının etkisi altındaydı. O dönemde Filistinliler İsrail’e karşı çeşitli eylemler düzenliyorlardı ancak İsrail bölgede hızla ilerlemekteydi.
1959 yılında Lübnan’da çıkarılmaya başlanan “Filistinimiz” adlı dergi, Fetih hareketinin fikri alt yapısını oluşturmuştu. İsrail karşısındaki tutumları ve Filistin meselesinde takındıkları tavırlardan dolayı bazı Arap liderlerini de hedef tahtasına koyan dergi, kısa zamanda büyük bir ün kazandı.
1960’lı yılların başından itibaren, Suriye, Ürdün, Lübnan, Cezayir gibi ülkelerde gizlice ya- pılanan hareket, 1962 yılından sonra Suriye ve Cezayir’de üsler kurmaya başladı. Daha sonra örgütün askeri kanadını oluşturan “Fırtına” birliklerinin İsrail’e karşı eylemleri oldukça ses getirmeye başladı.
Askeri olarak eylemlerine başlamadan önce birçok Filistinli örgütün katıldığı harekete, ey- lemleri ses getirdikçe daha fazla hareket ve örgüt entegre olmaya devam etti.
İsrail’e karşı direniş devam ederken, Arap Devletleri 1964 yılında Filistin halkının resmi temsilcisi olacak olan Filistin Kurtuluş Örgütü’nü kurdu. Başına ise Ahmet Şukayri getirildi.
 
Filistin meselesinde bazen Fetih Hareketi ve FKÖ, birbirleriyle karıştırılmaktadır. Fetih, Fi- listinli yapı ve örgütlerin çatı kuruluşu olan FKÖ’nün kurulmasından sonra, bu çatının motor gücünü oluşturdu. Filistin davasının efsanevi ismi ve adı bu davayla özdeşleşmiş olan Yaser Arafat’ın 1969 yılında FKÖ’nün başına geçmesiyle, Filistin Yönetimi tamamen Fetih Hareketi kadrolarından oluşmaya başladı. Buradan anlayacağımız, Fetih Hareketi, FKÖ çatısı altındaki diğer gruplardan, yönetim mekanizmasını ve maddi olanakların hepsini elinde barındırmakla ayrılmaktadır.
İlkeler
Fetih Hareketi, kurulduğundan bu yana dayandığı temel ilke ve dayanaklar konusunda çok fazla değişikliğe uğramıştır. Kuruluşu itibariyle “laik” bir çizgiyi benimsemiş olan harekette “Arap milliyetçiliği” vurgusu da önemlidir.
Temel hedefini, Filistin’in kurtuluşu ve Filistin halkının haklarının geri alınması olarak be- lirleyen Fetih hareketi, ilk kurulduğunda 1948 sınırlarına dayanan bir Filistin’den bahsederken, bugün ise 1967 sınırlarına vurgu yapmaktadır. 1967 sınırlarına yapılan vurgu da genel itibariyle teoride ve söylemde kalmaktadır.
Fetih Hareketi’nin kuruluş ilkeleri ve bugün gelinen noktadaki durumu arasındaki uçurum o kadar açıldı ki bazı taraflarca Fetih’in artık misyonunu tamamladığı şeklinde yorumlar bile yapılmaktadır. Kuruluşunda “direniş” vurgusu olan hareket bugün, çözümü İsrail ile uzlaşma ve diplomatik çabalarda görmektedir. İşte Filistin meselesinin bütününü etkileyen bu anlayış, Fetih Hareketi’ne yapılan en ağır eleştirilerin başında gelmektedir.

Oslo Öncesi

Oslo süreci, Filistin meselesinde ciddi bir yol ayrımı, bazılarına göre ciddi bir kırılma, ki- milerine göre ise Filistin davasına vurulmuş en ağır darbe olarak nitelendirilmektedir. İsrail’in Filistinliler tarafından resmi olarak tanınması şeklinde açıklanan bu anlaşma, kuşkusuz Filistin meselesinde ve Fetih hareketi için ciddi bir yol ayrımıdır.
Oslo sürecine gelmeden önce Filistin davasının geçtiği evreleri hatırlamakta fayda var. Bi- rinci Arap-İsrail savaşlarından sonra İsrail’le yapılan 1967 ve 1973 savaşlarında da Arap dünya- sı çok ağır bir darbe aldı. Bu dönemler İsrail’e karşı Filistin silahlı direnişinin yükselişte olduğu yıllar olsa da İsrail’e karşı ciddi bir kazanım elde edilememişti.
Bu süreçte İsrail’i zorlayan en önemli unsurun birinci İntifada’nın başlaması olduğunu söy- leyebiliriz. Ancak Birinci İntifada’nın o kadar ses getirmesine ve İsrail’i ciddi anlamda zorlama- sına rağmen Yaser Arafat liderliğindeki Fetih ve FKÖ, İsrail ile barış masasına oturma eğilimini göstermeye başlamıştı.
Bu arada Ortadoğu’da Camp David ile beraber, ABD ve İsrail’in kurmak istediği denge- ler büyük ölçüde oluşturulmuş ve İsrail Ortadoğu’nun en güçlü ve en merkezi Arap devleti tarafından çoktan tanınmıştı. Oluşturulan bu dengeler ve sürekli alınan yenilgiler karşısın- da Yaser Arafat liderliğindeki Filistin yönetiminin İsrail’le barış fikrinin, mevcut koşullardan kaynaklanan zorunluluk şeklinde ortaya çıktığı görülmektedir.
 
Bu arada Yaser Arafat’ı İsrail ile barış görüşmelerine zorlayan çok önemli bir etken daha vardı. 1991’de başlayan Körfez Savaşı’nda Irak lideri Saddam Hüseyin’i açıkça destekleyen Ya- ser Arafat, başta Körfez ülkeleri olmak üzere bölge devletlerinin düşmanlığını kazanmıştı. Bu durum Arafat’ın ciddi anlamda güç kaybetmesine neden olmuştu.

Oslo Anlaşması

1991 yılında gerçekleştirilen ve somut bir sonuç ortaya çıkarmamasına rağmen önemli olan Madrid Konferansı, Oslo’ya giden süreçte bir hazırlık aşaması niteliği kazanmıştı. Özellikle 1992 yılında İsrail’de İzak Rabin liderliğindeki İşçi Partisi’nin iktidara gelmesiyle İsrail ve Filis- tin arasında barış görüşmeleri yapılabileceğine dair düşünceleri güçlendirmiştir.
1993 yılında Norveç’in başkenti Oslo’da iki taraf arasında başlayan görüşmeler, zorlu bir süreçten sonra iki tarafın birbirini tanımasıyla neticelenmiştir. İşte Filistin yönetiminin o dö- nemde büyük bir zafer olarak nitelendirdiği Oslo anlaşması, kendisine yönelik eleştirilerin de temelini oluşturmaktadır. Eleştirilere göre, Filistin Yönetimi tanınırken, diğer taraftan da İsrail de bir devlet olarak tanınıyordu, bu da işgalin meşrulaştırılması anlamına geliyordu. Tam da “kırılma” buradaydı.
Oslo anlaşmasının imzalanmasıyla, anlaşma gereğince oluşturulacak Filistin yönetimi için Batı Şeria’ya giden Yaser Arafat ve Fetih kadroları, günümüze kadar sürecek, Filistin yöneti- minde Fetih geleneğini oluşturdular. Bu da gelinen noktada bütün sorumluluğun, dolayısıyla da eleştirilerin sadece Fetih Hareketi’ne yönelmesini de beraberinde getirmiştir.

Fetih Hareketi’ne Yönelik Eleştiriler

Fetih Hareketi için her ne kadar Oslo anlaşması büyük bir yol ayırımı olsa da Yaser Ara- fat’ın ölümü ve Mahmut Abbas’ın Fetih liderliğine ve Filistin yönetimi başkanlığına seçilmesi bir diğer yol ayrımıdır. Oslo anlaşması Arafat döneminde imzalanmış olsa da başta Hamas olmak üzere diğer Filistinli taraflarca eleştirilen dönem, genelde Mahmut Abbas dönemidir.
Oslo anlaşmasındaki boşluklar, beklendiği gibi daha sonra bir sürü sıkıntı doğurdu ve bek- lendiği gibi İsrail, vaatlerini veya anlaşmanın şartlarını tam anlamıyla yerine getirmedi. Bu durum Filistin halkının İsrail’ le barış veya uzlaşma fikrinden iyice uzaklaşmasına ve bu alanda umudunun kırılmasına neden oldu. Bu da “direniş” fikrinin tekrar ön plana çıkmasını berabe- rinde getirdi. Bu bağlamda İkinci İntifada bunun en açık örneği oldu.
Yaser Arafat’ın ölümünden sonra yönetime gelen Mahmut Abbas, Oslo anlaşmasının tı- kanması, İsrail’in işgal politikalarını sürdürmesi ve yerleşim siyasetini hız kesmeden devam ettirmesine rağmen, “uzlaşmacı” bir siyaset izledi ve bu siyasetini hiçbir şekilde bırakmadı.
Çözümün tamamen İsrail ile uzlaşmadan geçtiğine inanan Mahmut Abbas, silahlı direniş fikrine hep karşı çıktı ve Oslo başta olmak üzere İsrail ile varılan anlaşmalar uyarınca Batı Şeria’daki Filistin askeri-güvenlik yapısını da bu şekilde dizayn etti. İsrail ile sürdürmekte ısrarcı olduğu güvenlik işbirliği de Batı Şeria’daki “halk direnişi” veya “silahlı direniş” fikrini zayıflattı.
 
Mahmut Abbas yönetiminin İsrail ile yürüttüğü güvenlik işbirliğine yapılan en önemli eleş- tiri, bu işbirliğinin tam anlamıyla “direnişi kırmayı” hedeflediği şeklindedir. Nitekim Mahmut Abbas’ın “direniş” konusundaki açıklamaları da bunu destekler niteliktedir. Mahmut Abbas’ın birçok defa, “üçüncü bir intifadaya izin vermeyeceği” şeklinde yaptığı açıklama, direniş ira- desinin kırılmak istendiğini ve çözümün uzlaşma siyasetinde aranmasının dayatılmaya çalışıl- dığının göstergesidir.
Mahmut Abbas ve Fetih liderliğinde Filistin yönetimine yapılan bir diğer eleştiri de Gaz- ze’ye yönelik politikaları ve Hamas ile yürütülen Filistin iç barışı çabalarındaki tutumudur. Gazze’deki Hamas yönetimini zayıflatmak için memur maaşlarının ödenmemesinden, elektrik kesintilerine kadar hayatı zorlaştırıcı icraatlara başvuran Abbas yönetimi, bugün İsrail’in Gaz- ze ambargosuna ortak olmakla da suçlanmaktadır.
Filistin iç barışının sağlanması için yürütülen çalışmalarda taraflar en başından beri birbir- lerini suçlamaktadır. Ancak Mahmut Abbas’ın, çoğu zaman uzlaşma şartı olarak Hamas’ın as- keri kanadı İzzettin Kassam Tugayları’nın tasfiyesi ve silah bırakmasını gündeme getirmesi, di- ğer Filistinli gruplarca da eleştirilmiş ve bu adım “direnişi tasfiye çabası” olarak görülmüştür.

Fetih Hareketi’nin Geleceği

Fetih Hareketi ve Mahmut Abbas yönetimi, geldiğimiz noktada gidişatın Filistinliler ’in aleyhinde olmasının en büyük muhatabı ve sorumlusu olarak eleştirilmektedir. Tabii bunda en büyük pay, Filistin yönetiminin Fetih kadrolarından oluşmasındadır.
Harekete yapılan eleştirileri bir kenara bırakıp reel açıdan baktığımızda da Fetih hareketi ve Abbas liderliğindeki Filistin yönetimi, bütün gelişmeler karşısında “eli kolu bağlı” ve “uz- laşmadan başka çare görmeyen” bir görüntü vermektedir. Özellikle de son gelişmeler karşı- sında, Filistin halkının başlattığı eylemlerin Gazze merkezli olması ve Batı Şeria’nın bu açıdan aynı oranda tepki verememesinin altında Abbas yönetiminin izlediği politikalar yatmaktadır.
Artık gelinen süreçte, Mahmut Abbas’ın sağlık durumu da göz önünde tutularak yapılan Abbas sonrası Fetih’in ve Filistin yönetiminin geleceğiyle ilgili tartışmalarda, Mahmut Abbas’ın yerleştirmeye çalıştığı anlayışın ve “direniş eksenli siyaset” yerine diplomatik ve uzlaşmacı si- yasetin devam ettirilip ettirilmeyeceği, en önemli noktayı oluşturmaktadır.
Kuruluş yıllarındaki çizgisinden “radikal” denebilecek değişimlerle kopmuş olan Fetih Ha- reketi’nin, Yaser Arafat’tan sonra başa gelen Abbas yönetiminin politikalarıyla kendisine yö- neltilen “direnişi pasifize etmeye çalıştığı”, “uzlaşma adı altında teslimiyetçi davrandığı” ve “Gazze ablukasına destek verdiği” şeklindeki eleştirilerden kurtulması zor olacak. Çünkü ne önde gelen kadroları ne de bugün bölgesel anlamda konumlandığı yerin(bölgesel ilişkileri- nin) buna müsaade etmesi kolay görünüyor.
  
RÖPORTAJ
Mouin Naim

 


Aslen Gazzeli olan Moin Naim uzun süredir Türki- ye’de yaşamaktadır. Gazetecilik ve yazarlık yapan Naim, Filistin ile ilgili çalışmalarının yanı sıra, Arap basınında Türkiye ile ilgili yazılar ve makaleler kaleme almaktadır.
Kudüs ile ilgili gelişmeler bağlı olarak Filistin’de, özellikle de Gazze’de başlayan ve İsrail’in sert müdahale- siyle karşılan gösterileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu hareketliliğin arkasında belli bir örgüt veya yapı var mı?
Filistinliler ’in son gelişmelere verdikleri karşılığın, ye- rel, bölgesel ve uluslararası boyutu vardır. Filistin’de yerel düzeyde, Trump’ın almış olduğu kararlara karşı -tıpkı Arap ve İslam Dünyası’nda olduğu gibi- verilecek tepkinin nasıl olacağıyla ilgili ayrışmalar yaşandı. Bazı taraflar, verilecek tepkinin diplomatik düzeyde bazı açıklamalarla sınırlı tutulması gerektiğini söylerken, bazıları ise bu tepkinin, sürekli olacak şekilde ve uygulamalara karşı direniş şeklinde olmasından yana oldu. Örneğin, Mahmut Abbas liderliğindeki Filistin yöne- timi, sadece diplomatik açıklamalarla yetindi ve Batı Şeria’da halkın bu kararlara karşı tepki vermesine bile izin vermedi. Gazze’de ise bunun tam tersine, bütün örgütlerin ve yapıların destek verdiği bir halk hareketi başladı. Belki görünürde bu gösterilerde Hamas ön plana çıktı ama en sağcı siyasi yapıdan en solcusuna kadar -örneğin Filistin Komünist Partisi gibi- bütün yapılar ve örgütler buna destek verdi.

Peki, sizce Mahmut Abbas liderliğindeki Filistin yönetimi tepkisini neden sadece diplomatik düzeyde sınırlı tuttu?

Çünkü Mahmut Abbas, 1977’den beri Filistin sorununun siyasi görüşmeler ve uzlaşmalar çerçevesinde çözülmesini destekliyor ve bunu dile getiriyor. Ve Oslo görüşmeleri ve Oslo an- laşması konusunda Yaser Arafat’ı yanılttı. Ve Yaser Arafat’ın imzalanmasından 10 yıldan daha az kısa bir sürede bunun sıkıntısını hissettiği Oslo anlaşmasının imzalanması hususunda onu Mahmut Abbas ikna etti. Yaser Arafat daha sonra bu yüzden direniş anlayışının tekrar yerleş- mesini destekledi. Hamas’ın tekrar direniş sahnesine çıkmasına izin verdi. Yaser Arafat 2000 yılında, İsrail’in ve ABD’nin kendisini aldattığını ve bazı Arap devletlerinin Oslo anlaşmasını kullanıp İsrail ile masa altından veya aleni bir şekilde anlaşmaya başladıklarını görünce, yani aldatıldığını anlayınca ikinci İntifada’ya izin verdi. Ve o dönemden öldürülene kadar Yaser Arafat cezalandırıldı. Dikkat edin öldürülmeyen ise Mahmut Abbas’tır. Oslo anlaşmalarına asıl imza atan Mahmut Abbas’ın, İsrail’in bütün suçlarına rağmen onunla masaya oturma ko- nusundaki rağbeti devam ediyor.

Mahmut Abbas gelinen noktada, Fetih hareketini direniş çizgisinden ayırarak içini boşalttı ve onu artık bir tepki veremeyecek hale getirdi. Esasen Fetih hareketi, 1965 yılında kurulduğunda 1948 sınırlarına dayanan bir Filistin devletini kurmak için kuruldu. Ama bırakın 1948 sınırlarını bugün 1967 sınırlarını kurtarmaya bile niyeti yok. Mahmut Abbas dediğim gibi Fetih hareketini asıl hedefinden uzaklaştırdı. Bunun yanında kendi anlayışını benimsemeyen kim varsa onu da hareketten uzaklaştırdı. Fetih şu an tamamen onun kontrolünde ve harekette kim kaldıysa onu, siyasi görüşmeler ve uzlaşmaya dayalı çözüm anlayışını kabul etmeye zorladı.
Tabii Mahmut Abbas’ın benimsediği bu yol çözüm getirmez. Çünkü toprağı işgal edilmiş bir halk eğer direniş göstermezse işgalciyi topraklarından çıkması için ikna edemez. İşgalci, tek bir şekilde çıkar. Eğer kalmasının çıkmasından daha külfetli ve bedeli ağır olduğunu görürse işgale ettiği yerden çıkar.

Mahmut Abbas’ın güvenlik işbirliği gibi, bazı konularda İsrail ile işbirliği yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, Filistin Davası’nı nasıl etkiledi?

Mahmut Abbas, bugün isteyerek veya istemeyerek direnişi baltaladı ve işgalci İsrail devle- tinin lehine çalışmış oldu. Bakınız Batı Şeria’da Filistin direnişini tamamen bitirmiş durumda. Yahudi yerleşim bölgelerinin en fazla yayıldığı dönem bu dönemdir. İsrail daha önce direnişle karşılaştığı için yerleşim siyasetini kontrollü yürütüyordu. Çünkü o dönemlerde yerleşim yap- tığı bölgelerin patlak verme ihtimali vardı. İşte Mahmut Abbas girmiş olduğu bu girdaptan çıkamıyor. Dolayısıyla kalkıp da silahlı direnişe destek verecek hali yok. Çok iyi biliyor ki bu direnişe destek verdiği gün biter.

Bugün resmi olan Filistin işgal yönetimi, güvenlik anlaşması çerçevesinde direnişi durdura- rak İsrail’e hizmet etmiştir. Bunda da başarılı olmuşlardır. Bunu Mahmut Abbas’ın kendisi söy- lüyor. Kendisi ve istihbarat başkanı Macit Farac, direnişini yüzlerce operasyonunu durdurdu- lar. Ve Filistin’e karşı eylem yapmak isteyen yüzlerce Filistinliyi tutukladılar. Bunu dediğim gibi kendileri söylüyorlar. Kendilerinin zaten görevi bu. İsrail ile işbirliği yapıp “barış” adı altında ilişki kurmak. İşte bu yüzden bu yönetimin şifai tepki dışına çıkma imkânı yok. Hem teoride hem eylemde böyle bir seçeneği yok.

Bazı medya organlarında Mahmut Abbas’ın, ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşın- ma kararından haberi olduğu ve hatta Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin baskısıyla buna ses çıkarmadığı iddia edildi. Siz bu iddiaları nasıl okuyorsunuz?
ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasına karşı Filistin yönetiminin verdiği zayıf tepki çok açıktı. Diyelim ki bundan haberi yoktu. Haberi olduktan sonraki tepkisi çok kötüydü. Hiçbir şey yapmadı. Sadece birkaç tehdit savurup sonra sustu. Büyükelçiliğin taşınacağı günü bekleyip, açıklamalarının dozunu yükseltti. Yani iş işten geçtikten sonra. Trump’ın ilanından hemen sonra ABD’deki Filistin heyetini geri çekmeliydi. Ancak bunu yapmadı ve ABD bu he- yeti sonra kovdu. Halbuki Mahmut Abbas’ın bu kararlara karşı Filistin halkını birleştirmeye çalışması gerekiyordu. Mahmut Abbas’ın tasarrufları bu yüzden Filistin halkının tutumunu yansıtmıyor. Filistin yönetimi lideri gibi davranmayı bırakın herhangi bir Filistinli, grubun li- deri gibi bile davranmadı.

Peki, Mahmut Abbas sonrası Fetih Hareketi’nin neler bekliyoruz sizce? Neler öngörüyorsunuz?
 
Zannediyorum iki yıldır, Mahmut Abbas sonrası Filistin ve Fetih hareketini nelerin bek- lediğiyle ilgili konuşuluyor. Bence bölgedeki bütün güçlerin bunu iyi düşünmeleri gerekiyor. Çünkü çok önemli bir konu. Hatta Türkiye’nin de buna dikkat etmesi ve gelişmeleri iyi okuması lazım. Mahmut Abbas’tan sonra Fetih Hareketi için daha da olumsuz bir dönem olacak. Çün- kü Abbas’tan sonra yönetimi üstlenecek kadroların davanın tarihinde bir geçmişleri yok. Yeni nesil kadrolar hepsi. Bakın aynı durum İsrail için de geçerli. Kuruluş ve savaş yıllarında yaşa- yan kadroların hiçbiri hayatta değil. Bunların sonuncusu Perez’di. Şimdi İsrail yönetimindeki kadroların hepsi, devlet kurulduktan sonraki nesil. Bu yüzden yenilgi onlar için daha kolaydır. Fetih hareketi içerisindeki nesil de şu an hareketi bir güç kaynağı olarak görüyor. Desteklenip büyütülmesi gereken bir hareket olarak değil.
Fetih liderliği için yarışan kadrolar da bugün genel olarak emniyet birimlerinin kadroların- dan gelen isimler. Macit Farac, Muhammed Dahlan gibi. Fetih için ismi geçenlerin hepsinin dış güçlerle bağlantısı var. Hatta bunların bazıları ABD büyükelçisiyle görüşüp, ABD’yi de ziyaret etmiştir.

Mervan Barguti ismi de geçiyor Fetih liderliği için. Bununla ilgili düşünceniz ne?

Mervan Barguti hapisten çıkamayacak. İsrail onu bırakmayacak. Mervan Barguti tek bir koşulda çıkar. Eğer İsrail Fetih hareketinin çökeceğini ve Batı Şeria’da Hamas’ın etkili olma- ya başladığını sezerse, Fetih hareketinin tekrar toparlanması için onu serbest bırakır. Çünkü Mervan Barguti uzun süre tutsak olarak yaşamış biri olarak, bu durum onun için bir avantaj olur. İşte Mervan Barguti’nin çıkmaması durumunda Fetih liderliği için çekişen adayların hepsi emniyet birimlerinde geçmişi olan ve dış ülkelerin emniyet birimleriyle ilişkisi olan isimlerdir.

Ben Fetih içerisindeki görüş ayrılıklarının çatışmaya dönüşebileceğini bile düşünüyorum. Örneğin, Batı Şeria’daki Fetih ile Gazze’deki Fetih arasında ciddi ayrışmalar var. Öne çıkan isimler arasındaki ayrışmalar da çok ciddi boyutta. Bunu açıklamalarda bile görmek mümkün. Örneğin, Mahmut Abbas Gazze aleyhinde bir açıklama yaptığında Fetih içindeki bazı eğilimler Gazze yanlısı bir tutum takınıyor. Bu yüzden Mahmut Abbas, üzerinde uzlaşılmış bir isim varis olarak belirlenmeden ölürse, bu Fetih’te bölünmelere yol açacaktır.

Filistin İç Barışı ve Fetih Hareketi’nin buradaki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben de herkes gibi iç barışın sağlanması hususunun Filistin için büyük yararı olduğunu dü- şünüyorum. Ama bugüne kadar bu uzlaşının sağlanamamasının sebebi de Mahmut Abbas’tır. Hatta Hamas’a düşman olan Mısır bile bu konuyla ilgili, Mahmut Abbas’ın üzerinde anlaşılan konularda sorumluluklarını yerine getirmediğini açıkladı. Mahmut Abbas, uzlaşının sağlana- mamasını Gazze aleyhinde kullanıyor. Ve bunu bir güç olarak kullanıyor. Çünkü mal, para, karar mekanizması, uluslararası meşruiyet hepsi onda. Daha önce İsrail, Mahmut Abbas’ı, uz- laşının sağlanması durumunda yardımları keseceği şeklinde tehdit etti. Tabii maddi yardımlar da kesilirse Mahmut Abbas tamamen biter.
Filistin başbakanı Rami El Hamadallah’a yönelik Gazze’deki suikast girişimi tiyatrosu da bununla ilgili. Çünkü Hamas bu olayla ilgili her şeyi ortaya çıkardı ve bu olayın arkasındaki kişilerin Abbas yönetimindeki istihbarat teşkilatıyla bağlantılı oldukları ispatlandı. Bu tiyatro, uzlaşı görüşmelerinden çıkmak için planlandı. Çünkü başka bahane bulamıyorlar.

Hamas, iç uzlaşı konusunda her türlü adımı atmaya hazır. İki konu haricinde her türlü ta- vizi verir. Taviz vermeyeceği konulardan ilki, direniş güçlerinin silahı, ikincisi de Gazze’nin gü- venliği. Hamas, Gazze’nin güvenliğini dışarıdan gelen hiçbir güce devretmek istemiyor. Filistin güvenlik güçleri de olsa. Çünkü Batı Şeria’daki güvenlik güçleri, İsrail ile yapılan güvenlik iş- birliği çerçevesinde hareket ediyorlar. Bu iki konu üzerinde uzlaşmaya varıldığı takdirde, diğer konuların çözümü çok basit. Ama sorun; Mahmut Abbas sorunları çözmek istemiyor. Direniş güçlerinin silahlarının denetimsiz olduğunu iddia ediyor. Mahmut Abbas’ın bu tür söylemleri- ni Gazze’deki Fetih hareketi taraftarları bile desteklemiyor.
Kısaca Hamas, İslami Cihad, Demokratik Cephe ve diğer gruplar uzlaşıyı istiyor. Ancak iç barışın sağlanmasını istemeyen İsrail, bunu engellemek için de Mahmut Abbas’a baskı yapıp bunu engelliyor.

RÖPORTAJ

Mahir Hasan Şaviş

Yazar ve Analist Mahir  Şaviş, Suriye’deki Yermuk Filis- tin Mülteci Kampı’nda doğdu. Özellikle Mülteciler ile ilgili çalışmalar yapan Şaviş’in, Arap basınında mültecilerle ilgili yayınlanmış birçok makalesi bulunuyor. Uzun süredir Türki- ye’de yaşayan Şaviş, Uluslararası Filistin Sendikalar Birliği’nde çalışmalara yürütüyor.

Öncelikle ABD’nin Tel Aviv’deki büyükelçilik binasını Kudüs’e taşımasının ardından başta Gazze’de olmak üzere Filistin halkının verdiği tepkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Filistin halkının ABD başkanı Donald Trump’ın büyükelçilik binasını Kudüs’e taşıma kararı ve bunun uygulamaya konması şeklindeki hamlesinin tehlikesine paralel bir doğrultuda geldi. Çünkü bu karar, Kudüs gibi önemli bir konuyla alakalı. Kudüs konusu sonuçta hem Filistin halkının hem de dünyadaki diğer Müslüman halklarının nazarında kırmızıçizgidir. Bu yüzden Filistin halkının verdiği tepki, bu konunun ehemmiyetini de yansıtıyor. 30 Mart’ta başlayan gösteriler bu açıdan birçok mesaj taşımaktadır. Gösteriler hem ABD yönetimine mesaj nite- liğinde, bir yandan da Filistin halkının bütününe bir mesaj taşımaktadır. Gösterilerde Filistin halkına verilen mesaj, ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasını içeren “yüzyılın anlaşması- nın” reddedildiğidir. ABD’ye giden mesaj da bu yüzyılın anlaşması denilen şeyin uygulanama- yacağıdır. Bir diğer mesaj, Arap ve İslam dünyasına yöneliktir. Bu mesaj da Kudüs gibi önemli bir konunun önemini yansıtacak bir tutum takınılması gerektiğidir.
 
Arap dünyasındaki gelişmeleri ABD ile hareket ederek kullanmak isteyen İsrail’e verilen mesaj ise Arap dünyasının içinde bulunduğu durumun (Arap dünyası maalesef bugün ikiye bölünmüş durumda. Bir kısım kendi iç sorunlarıyla uğraşırken, diğer kısım İsrail ile normal- leşeme eğiliminde) Filistin halkının duruşunu yansıtmadığı şeklindedir. Filistin halkının mesaj verdiği taraflardan biri de Filistin yönetimi yani Mahmut Abbas’tır. Abbas’a verilen mesaj, bu- güne kadar izlediği politikaların, bütün Filistin halkını hedef alan ağır yaptırımlarının hedefine ulaşamayacağı şeklindedir.

Neden bütün Filistinli taraflara değil de sadece Mahmut Abbas’a yönelik bir mesaj- dan bahsettiniz?

İçinde bulunduğumuz koşullarda Filistin yönetiminin başında Mahmut Abbas var. Onu hiçbir sorumluluktan muaf tutamayız. Mahmut Abbas, Filistin yönetiminin başında olduğu için Filistin Devleti’nin de başındadır. Ayrıca Filistin Kurtuluş Örgütü ve Filistin yönetimi- ni elinde tutan Fetih hareketinin de başındadır. Dolayısıyla bütün karar alma mekanizmaları onun elindedir. Bu yüzden en büyük sorumluluk onun üzerindedir. Hal böyle olunca, hem karar alma hem de maddi bütün imkânlar onun elinde olduğu için ona yönelik bir mesaj gön- deriyoruz.

Gazze’de ve diğer yerlerde düzenlenen gösterilerde, Fetih hareketini destekleyen ke- simlerin de olduğunu görüyoruz. Genel olarak baktığımız zaman da halk arasında Fetih destekçileri ile Fetih yöneticileri arasında eylemde bir farklılık görüyoruz. Sizce de böyle bir durum yok mu?

Kesinlikle doğru. Bu durumu da şununla açıklayabiliriz; Fetih, hakiki anlamda bir kriz yaşamaktadır. Bu kriz, Fetih hareketinin sadece mirası üzerinden kendini var etmeye devam ettirmesiyle ilgili. Fetih 1965 yılında kuruldu ve halk kurtuluş mücadelesine dayandığını söy- lüyordu. 1969’a kadar bu fikre dayanarak yoluna devam etti. Fetih hareketi bu süreçte Filistin Milli Misak’ına dayandı. 1969’dan itibaren Fetih hareketi, uzlaşma eğilimi göstermeye başladı. Mahmut Abbas da o dönemden beri bu yönelimdeydi. 1974’ten sonra ise hareket içinde ta- mamen farklı yönelimler belirmeye başladı. 1983 tarihinden sonra da Fetih hareketi içerisinde birbirinden kesin çizgilerle ayrılan bu farklı yönelimler kendini tam olarak gösterdi. Hareket içerisindeki gruplaşmalar çok açık bir şekilde görülmeye başlandı.
Fetih hareketinin bugün ihtiyacı olan şey, 1965’teki kuruluş dönemindeki ulusal mirasına geri dönmesi gerektiğidir. Zira bu hareket, 1969 yılından itibaren ve Oslo anlaşmasının imza- lanmasından sonra Filistin Misak’ından bazı maddeleri çıkardı. Ki bu maddeler, silahlı direniş, sınırlar gibi hayati konuları da içermekteydi.
Dolayısıyla Fetih hareketi bugün içinde farklı yönelimlerin ve grupların olduğu bir yapıdan ibarettir. Bu da çok açıktır.

Fetih Hareketi ile ilgili eleştirilerde sürekli olarak Mahmut Abbas liderliğindeki Fetih yönetiminin “ulusal çizgiye” geri dönmesi gerektiği, izlediği siyaseti terk etmesi söyleni- yor. Peki, Mahmut Abbas yönetimi gerçekten bu iradeyi ortaya koyabilecek güce sahip mi?
 
Ben Mahmut Abbas’ın Filistin davasının özüne ve Fetih hareketinin ilk ortaya çıktığı koşul- larda taşıdığı iradeye geri döneceğini ve ulusal bir çizgiye girebileceğini düşünmüyorum. Böyle bir gücü zaten yok. Daha doğrusu bunu zaten istemiyor. Ebu Mazen (Mahmut Abbas) uzlaş- ma siyaseti eğilimi konusunda çok net biri. Ta Yaser Arafat hatta Ahmet Şukeyri döneminde bile bu eğilimdeydi ve direnişi savunmuyordu. Hatta sürekli olarak övünerek bahsettiği ve savunduğunu iddia ettiği “halk direnişi” fikrine bakın. Abbas, sürekli olarak direnişte izlenmesi gereken yolun “halk direnişi” olması gerektiğini söylüyordu ama bakın bugün Batı Şeria’da neler oluyor. Batı Şeria’daki tutum, Gazze’deki hareketlilik ve direnişle paralellik gös- teriyor mu? Bugüne uygun direniş biçiminin “halk direnişi” olduğunu savunan Ebu Mazen neden Batı Şeria’da uygulamıyor? Maalesef Ebu Mazen tamamen uzlaşma projesine boğulmuş durumda. Yaşadığı bu krizin içinde hareketten geriye elinde kalanı korumaya çalışıyor.

Maalesef Ebu Mazen’in bu uzlaşma siyaseti, Batı’nın ve ABD’nin dayattığı ve Siyonist İsra- il’in de istediği politikalarla uyumludur. Şu an sadece “Yüzyılın anlaşması” denilen projeye kar- şı durmakla ön plana çıkıyor ama bu ABD’den ve Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan başta olmak üzere bazı bölge ülkelerinin baskılarına ne kadar dayanabilecek? Şahsen ben bu ağır baskılar karşısında Ebu Mazenin bu projeyi kabul etmesinden korkuyorum. Çünkü Ebu Mazen direniş unsurlarından hiçbir şekilde faydalanmıyor.

Burada net olmayan bir durum var. Ebu Mazen’in bu uzlaşma siyaseti tam olarak neyi ifade ediyor. İzlemekte olduğu politikaların hedefi ve mantığı nedir ve hangi temele da- yanmaktadır sizce?

Ebu Mazen, siyasetinin 1967 sınırları çerçevesinde ve başkenti Kudüs olan bir Filistin Dev- leti kurulması kararına dayandığını söylüyor. Ancak kendisi bundan bile tavizler vermiş du- rumda. Çünkü o geçici sınırlar üzerinde müzakerelere oturdu ve Kudüs meselesinde geri adım attı. Açıklamalarına ve konuşmalarına bakıldığında “Kudüs” yerine “Doğu Kudüs” diyor.
Ebu Mazen, iç barış konusundaki tutumlarını da devam ettirmesi durumunda bu durum büyük sıkıntılar yaratacak. Gazze farklı bir yönde Batı Şeria da farklı bir yönde seyreder. Bu da büyük bir çıkmaz demektir.

Bence Ebu Mazen, sadece izlediği bu uzlaşma projesinin doğru olduğuna inanıyor ve Fi- listin’in sadece Batı Şeria ve Gazze’den ibaret olduğunu düşünüyor. Ve bütün bu gibi unsurlar Filistin davasının özüyle alakalı konulardır. Bunlardan biri de mültecilerin durumu gibi. Ebu Mazen şu ana kadar mültecilerin durumuyla ilgili net bir tutum veya görüş ortaya koyamı- yor. Yermuk mülteci kampındaki gelişmelere bağlı olarak FKÖ ne yaptı? Veya Lübnan’da, Ür- dün’deki mültecilerle ilgili ne yaptı şu ana kadar?

Bütün bu saydıklarınızdan sonra Mahmut Abbas’ın ve Fetih Hareketi’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Özellikle son dönemde Arap gazetelerinde Mahmut Abbas sonrası Fetih’in ve Filistin yönetiminin geleceğiyle ilgili yorumlar, iddialar yer alıyor.
Ben Ebu Mazen’in ulusal bağlamda pratikte artık bir karşılığının olmadığını düşünüyo- rum. Bundan sonra ne yaşı ne de Filistin halkının istekleriyle örtüşmeyen tutum ve politikaları onun önemli bir rolünün olmasına yardımcı olur. Bunun yanında Ebu Mazen Fetih’in birçok önde geleniyle de karşı karşıya gelmiş durumda. Bunların başında da Mervan Barguti geliyor. Zaten Ebu Mazen şu an bazı Arap ülkelerinin kendisine verdiği destek ve Arap Birliği’nin tu- tumu sayesinde duruyor. 2005’te göreve başlayan Ebu Mazen’in görev süresi 2009’da doldu ve parlamento onun görev süresini uzatmış falan değil. Sadece onun görev süresinin uzaması, Arap Ligi içerisinde oy birliğiyle olan bir durum. Yoksa şu ana kadar Filistin kanunlarına göre seçimlerin tekrar yapılması gerekiyordu.

Şu an Mısır, Suudi Arabistan gibi önde gelen Arap ülkeleri, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri, hepsi Mahmut Abbas sonrası dönemin dizaynıyla meşgul durumda. Bazı taraflar Abbas’tan sonra Muhammed Dahlan’ın yönetimde olması için gayret gösteriyor.  Bazı taraflar da Mervan Barguti ismi üzerinde yoğunlaşıyor. Hatta Mısır, ABD ve İsrail’e Barguti’nin bir esir değişimi ile serbest kalması ve Abbas sonrası yönetimi devralması hususunda baskı kurmaya çalışıyor. Dahlan ve Barguti haricindeki bazı isimler de hesaba katılıyor tabii. Yani anlayacağı- nız Abbas sonrası Filistin yönetimi ve Fetih yönetimi şu an tam anlamıyla hazırlık aşamasında.

Son olarak size “Yüzyılın Anlaşması”nı sormak istiyorum. Trump göreve geldikten sonra bundan bahsetmeye başladı. Adını medyada, konferanslarda, tartışmalarda sıkça duyduğumuz bu “Yüzyılın Anlaşması” denilen proje veya plan sizce neyi ifade diyor?

Açık olmak gerekirse şu ana kadar Yüzyılın Anlaşması denilen şey, bazı açıklamalardan, görüşlerden ve tam anlamıyla ne olduğu açıklanmayan planlardan ibaret. Yani şu an karşı kar- şıya kaldığımız, daha önceki anlaşmalar, projeler veya girişimler gibi sınırları belli, çerçevesi belli bir şey değil. Örneğin, Oslo veya Camp David anlaşmaları belli ama Yüzyılın Anlaşması denilen, bunlar gibi değil.
Daha önce hazırlanan ve Suudi Arabistan ziyaretleri sırasında Mahmut Abbas ve istihba- rat başkanı Macit Farac’a sunulan bir proje olduğunu biliyoruz. Buna benzer başka durumlar da var. Ama net olarak açıklanmış bir şey söz konusu değil bildiğiniz gibi. Ancak bu Yüzyılın Anlaşması çerçevesinde bazı somut gelişmeleri görüyoruz ve yaşıyoruz. Tabii Yüzyılın Anlaş- ması sözünü ilk zikreden Abdülfettah Sisi oldu. Sisi, ABD ziyaretinde, Yüzyılın Anlaşmasını ta- mamlamak için Trump’la beraber çalışmaya hazır olduklarını söyledi. Ama Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması ve ABD elçiliğinin oraya taşınması gibi gelişmelerle Trump’ın Filis- tin davasını bitirmek için girişimleri olduğu çok açık. Bunun yanında Trump, şehit ve tutsak ailelerine ödenen maaşların kesilmesi için Ebu Mazen yönetimine baskı yaptı. Ebu Mazen de maalesef bu yönde adımlar attı. Özellikle de Gazze şeridinde bu yönde adımlar atıldı.

Semir Yorulmaz kimdir?

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu.
Ortadoğu alanında çalışmaya başladı. Uzun süre Suriye, Mısır ve Filistin’de gazetecilik yaptı. Arap isyanları sürecini Suriye’den, 3 Temmuz darbesini Mısır’dan izledi. Mısır, Suriye ve Filistin üzerine yazdığı makaleler ve yaptığı çalışmalar ORSAM tarafından yayınlandı.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı:5

Güncelleme Tarihi: 19 Temmuz 2018, 16:46
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35