İsrail’in Akdeniz Aksı: Türkiye Çevreleniyor mu?

Doğu Akdeniz’de İsrail’in doğalgaz yataklarını keşfiyle hızlanan söz konusu çevreleme; Türkiye’nin hemen batısında yer alan ve Ege Denizi’ndeki hâkimiyet paylaşımı üzerine pek çok sorun yaşanan Yunanistan’ı, Kıbrıs’ın güneyinde bütün ada namına AB üyesi olmuş ve yine KKTC nezdinde egemenlik sahaları bağlamında sıkıntılar üreten GKRY’yi ve nihayetinde 2013 yılında gerçekleştirilen askeri darbeye Türkiye’nin verdiği demokratik tepkiler neticesinde ilişkilerin gayet soğuk olduğu Sisi yönetimindeki Mısır’ı kapsamaktadır.

İsrail’in Akdeniz Aksı: Türkiye Çevreleniyor mu?

Ceyhun Çiçekçi

İsrail’in bir süredir ekstra yakınlaştığı ülkelerin isimlerine bakıldığında, başlıktaki sonuca kolaylıkla ulaşmak mümkün görünüyor. Başta komşusu Mısır olmak üzere Yunanistan ve GKRY ile çeşitli boyutlarda geliştirilen ilişkiler, İsrail’in Akdeniz coğrafyasındaki konumunu ziyadesiyle konsolide ettiğine delalet ediyor. Söz konusu ilişki ağının bugün itibariyle direkt olarak Türkiye karşıtı bir bağlama/söyleme sahip olmaması, gelecekte olmayacağı anlamına gelmemektedir. İlgili ülkelerin Türkiye’ye bakışları da bu bağlamda ciddi risk barındırmaktadır.

İddia olunan çevrelemenin esas unsurunu, ilgili ülkelerin yaptıkları ortak askeri tatbikatlar oluşturmaktadır. Genel hatlarıyla söylemek gerekirse, askeri tatbikatlar uluslararası ilişkilerde her daim dikkat çekmiştir. İsrail, Mısır, Yunanistan ve GKRY arasında ikili ve çoklu yapılan tatbikatlar, yapıldıkları ve icracı devletlerin konumlandıkları coğrafya itibariyle Türkiye’yi direkt olarak ilgilendirmektedir. Söz konusu askeri tatbikatlarda Türkiye’nin bulunmayışı, her ne kadar ilgili devletlerin Türkiye karşıtı bir eylem içerisinde olmadıklarını defaten açıklamış olmalarına rağmen, problemli bir duruma işaret etmektedir. 

 NATO’yla ilişkilerin tartışma konusu olduğu bir atmosferde Türkiye, bölgesel siyasetini daraltılmış bir Ortadoğu lensinden çıkartarak, Akdeniz’deki gelişmelerin de Ortadoğu’daki süreçlerle girift bir ilişkiye sahip olduğunu atlamamalıdır. Bu bağlamda, son yıllarda İsrail merkezli gelişen Akdeniz aksını incelemek, Türkiye’nin olası çevrelenmesinin risklerini değerlendirmek gerekmektedir. Aşağıda öncelikle çevreleme politikasına dair kısa bir bilgi verilecek ve sonrasında İsrail’in Akdeniz aksı olarak isimlendirilen olgu, Yunanistan-GKRY ve Mısır kanatları olarak iki ayrı alt başlıkta incelenecektir. Konu hakkındaki genel bir değerlendirme ve tavsiyelerle de makale sonlandırılacaktır. 

Çevreleme

Çevreleme (containment), orjin itibariyle George Kennan’ın formüle ettiği ve ABD’nin Soğuk Savaş yıllarında SSCB’ye karşı uyguladığı bir sınırlama politikasıdır. Özgün anlamında çevreleme, komünizmin bir ideoloji olarak sınırdaş coğrafyalara yayılmasının önüne geçmeyi hedefler. SSCB’yi sahip olduğu sınırların içerisine hapsederek, çöküşünün hızlandırılabileceği hesap edilir. Bu amaca ulaşabilmek için pek çok bölgesel örgüt kurulmuş, pek çok askeri darbeye icazet ve dahi destek verilmiş ve yine pek çok ülkede Komünizmle Mücadele Dernekleri oluşturularak hedef ülkelerde siyasal dönüşümler şekillendirilmeye çalışılmıştır. Jeopolitik bir yaklaşım olarak çevreleme, daha ziyade coğrafya temelli bir yaklaşım olduğundan, ilgili ülkenin dış dünyayla bağlantılarına ipotek koymayı hedefler. 

Bu makalede, Türkiye özeline indirgeyerek, İsrail merkezli bir aks oluşumunun olası bir kriz anında Türkiye’nin aleyhine bir çevreleme stratejisi olarak geri dönebileceğinin vurgulanması hedeflenmektedir. Söz konusu çevreleme, ideolojik bir çevrelemenin ötesinde, ilgili devletin hareket kabiliyetini kısıtlayacak bir ablukayla vb. sonuçlanabilir. Yakın bir zamanda Katar krizinde ekstrem bir örneğine şahit olduğumuz bu durum, Türkiye özelinde bu denli şiddetli yaşanamayacak olsa da sürekli kriz üretebilecek bir potansiyele sahip olduğundan, ülkenin dış politikadaki enerjisini sönümleyebilir. Bu sebeple, Akdeniz’deki bu gelişmeleri yakından takip etmek elzemdir.  

Doğu Akdeniz’de İsrail’in doğalgaz yataklarını keşfiyle hızlanan söz konusu çevreleme; Türkiye’nin hemen batısında yer alan ve Ege Denizi’ndeki hâkimiyet paylaşımı üzerine pek çok sorun yaşanan Yunanistan’ı, Kıbrıs’ın güneyinde bütün ada namına AB üyesi olmuş ve yine KKTC nezdinde egemenlik sahaları bağlamında sıkıntılar üreten GKRY’yi ve nihayetinde 2013 yılında gerçekleştirilen askeri darbeye Türkiye’nin verdiği demokratik tepkiler neticesinde ilişkilerin gayet soğuk olduğu Sisi yönetimindeki Mısır’ı kapsamaktadır. Haritada da incelendiğinde kolaylıkla fark edilebileceği gibi söz konusu ülkelerin İsrail aksı olarak konumlanması, İsrail’le yaşanabilecek olası bir kriz halinde Türkiye’nin Akdeniz’deki hareket serbestisini oldukça kısıtlayabilecek bir niteliğe haizdir. 

Yunanistan-GKRY Kanadı

Yunanistan, tarihsel olarak anti-Amerikancılığın yüksek olduğu bir sosyo-politik arkaplana sahiptir. 1967-74 arasında yaşanan askeri yönetim dönemi ve Türkiye’nin 1974’teki Kıbrıs harekatı sebebiyle Yunanistan’da anti-Amerikancılık yükselmiş ve hatta Yunanistan, NATO’nun askeri kanadından da bu süreç sonunda çekilme kararı almıştır. Bu arkaplanın neredeyse otomatik olarak ürettiği sonuçlardan biri de İsrail’e mesafeli durma politikasıdır. Yunanistan’ın daha ziyade tarihsel tecrübeleriyle inşa edilmiş, sosyalizan geleneğiyle de billurlaşan ve Filistin yanlısı bir politikayla da taçlanan bu yaklaşımı, İsrail’le de genel hatlarıyla mesafeyi korumuştur. Özellikle uluslararası platformlarda Yunanistan ve hatta GKRY, Filistin sorunu özelinde ortaya çıkan gelişmelerde İsrail aleyhine pozisyonlar almıştır. Lakin günümüzde bu yaklaşım yerini, hızlı bir yakınlaşma sürecine bırakmıştır. İlk olarak bu yakınlaşmanın sebeplerine kısaca değinmekte fayda var.

Yunanistan-GKRY aksının İsrail’le 2009 ve 2010 yılları itibariyle yakınlaşmaya başlaması, ana hatlarıyla Doğu Akdeniz’de ortaya çıkarılan doğalgaz yatakları üzerinden kamuoyuna anlatılmıştır. Söz konusu enerji yataklarının kapasitesinin devasalığı karşısında ilgili devletler, bir an önce işbirliği yapma hevesiyle yakınlaşmaya başlamış ve çeşitli sektörlerdeki ekstra işbirlikleriyle birlikte, günümüze kadar uzanan bir ittifakvari yakınlaşmayı simgeler hale gelmişlerdir. Bu süreçte enerji yataklarının piyasaya kazandırılması ve optimum nakil hatlarının istişaresinin de ötesine geçilerek, daha ziyade yapılan tatbikatlarla askeri işbirliklerine imza atılmıştır. Halbuki yine bu dönemde, tam da doğalgaz yataklarının keşfi ve ideal nakil hatlarının inşası üzerine ‘istişarelerin yürütüldüğü’ iddiası kamuoyuna sunulsa da bugünden geriye doğru bakıldığında, söz konusu enerji sektöründe dişe dokunur hiçbir gelişme olmamakla birlikte askeri işbirliklerinden ziyadesiyle bahsedilebilir. Buradan çıkarılabilecek basit sonuç, doğalgaz yataklarının İsrail’in ilişkilerini normalleştirmesinde ve geliştirmesinde kullandığı temel ve ‘masum’ argümanlardan biri olduğudur. Hatırlanabileceği üzere, Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleştirilmesi için yoğun çabaların verildiği 2016 yılında Türk medyası da konuya benzer bir perspektif üzerinden yaklaşmış ve Türkiye ile İsrail’in birbirlerine olan ‘ihtiyacı’, enerji yataklarının nakliyesine ve ticari bir kazan-kazan formülüne endekslenmiştir. 
İsrail ve Yunanistan-GKRY aksının birbiriyle yakınlaşması, enerji yataklarının keşfedildiği tarihlerin de bir cilvesi olarak, Türkiye ile İsrail’in ilişkilerinin alenen bozulduğu tarihlere denk gelmesi itibariyle dikkat çekicidir. 2009 yılının Ocak ayında Davos’ta yapılan panelde Erdoğan ve Peres arasında yaşananlar, iki ülke ilişkilerinin bir krize sürüklendiğinin en net fotoğrafını oluşturuyordu. 2008 yılının Aralık ayında Türkiye ziyaretinin hemen akabinde Gazze’ye operasyon emri veren Olmert’e yönelik Türk tarafının tepkileriyle başlayan süreç, Davos’taki gerilimle birlikte zirve yapmış ve en berrak görüntüsünü vermiştir. 

Türkiye-İsrail ilişkilerinin ciddi anlamda zedelenmeye başladığı bir dönemde, Doğu Akdeniz’deki enerji yataklarının keşfi ve hemen akabinde Yunanistan-GKRY aksıyla İsrail’in yakınlaşmaya başlaması, sadece teknik sebeplerle açıklanamayacak kadar geniş bir olguyu arka planında barındırır. Özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemin belirgin bölgesel gelişmelerinden biri olarak Türkiye-İsrail askeri ittifakı, bir yandan Türkiye’nin 1990’lı yıllarda açıktan karşılaştığı ve bir şekilde dengelemek zorunda olduğu ulusal güvenlik tehditlerini ve bir yandan da İsrail’in bölgesel yalnızlığını minimize etmenin de ötesinde ‘İran tehdidini’ dengelemenin tarihini bizlere anlatır. 

Türkiye, söz konusu 1990’lı yıllarda, ana misyonunu kaybetmiş NATO’nun etkin korumasından mahrum kalabileceği ve artık kendi başının çaresine bakmak zorunda olduğu inancıyla, karşılaştığı ‘yeni tehditleri’ dengelemenin yollarını aramaya başlamıştı. Özellikle de dönemin önemli simalarından Şükrü Elek Dağ’ın formülleştirmesiyle ‘2.5 Savaş teorisi’, Yunanistan, Suriye ve PKK’nın varoluşsal tehditlerini hesaba katıyordu. Türkiye ile İsrail’in askeri bir ittifaka doğru eğrilen ilişkileri, Türk dış politikasının yaşadığı ontolojik güvenlik algılamalarının ışığında hayata geçiriliyordu. Kaldı ki bu askeri birliktelik, kısa sürede meyvelerini vermiş ve ilk olarak Suriye ‘terbiye edilmiş’, PKK lideri Öcalan, MOSSAD’ın da katkılarıyla Kenya’da yakalanmış ve Türkiye’ye teslim edilmiş, 1996 yılında vuku bulan Kardak kriziyle birlikte Yunanistan’la savaşın eşiğine gelen Türkiye ise özellikle İsrail yakınlaşmasıyla Yunanistan’ı dengelemiş ve pasifize etmiştir. Günümüzde bu sürecin tam ters yönde ilerlediğini söylemek, çok da abartılı bir yaklaşım olmayacaktır.  

İlişkilerin kurumsallaşma emareleri gösteren boyutları ise daha da dikkat çekicidir. İsrail, Yunanistan ve GKRY arasında Ocak 2016’da kurulan Üçlü Komite’nin çalışmaları düzenli bir şekilde sürdürülmektedir. Bu senenin sonlarına doğru dördüncü kez buluşmaları beklenen ülkeler, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz yataklarının Avrupa pazarlarına ulaştırılması bağlamında yaptıkları istişarelerden de ziyade askeri ortak tatbikatlara odaklanmış görünmektedirler. Mısır’ın da aralarına katılacağı bir hava tatbikatının planlandığı, Ekim ayı başında Yunanistan Savunma Bakanı Kammenos tarafından kamuoyuna duyurulmuştur. Yunanistan’ın İsrail’le askeri bir işbirliği geliştirmeye çalıştığı artık sır değildir. Bu bağlamda, yukarıda da ifade olunduğu üzere Türkiye’nin sağladığı imkanları İsrail’e sağlayabilen bir devlet olarak Yunanistan, ilişkilerin bir an önce askeri bir minvalde seyretmesinden yanadır. Ulusal hava sahasını İsrailli pilotların eğitimi için tahsis ederek, bir zamanlar Türkiye’nin sunduğu en belirgin imkânı böylece İsrail’e sunmuş olmaktadır. 

Mısır Kanadı

İsrail’in Mısır’la olan ilişkileri, özellikle de tarihsel bir referans olarak 1979 yılında imzalanan Camp David anlaşmasıyla birlikte farklı bir safhaya geçmiştir. Daha evvelinde, bilhassa da Nasır yönetimindeki Mısır’ın bölgesel iddiaları, İsrail karşıtı bir pozisyona sabitlenmesine de zemin hazırlamıştı. Arap milliyetçiliğinin uzun yıllar bayraktarlığını yapan Mısır, İsrail’e yönelik politikasıyla da Arap coğrafyasını kendi hizasında konsolide etmiştir. Özellikle 1967 yılında gerçekleşen Altı Gün Savaşı’nda uğradığı ağır hezimet, Mısır’ın İsrail karşıtı pozisyonunda tedrici bir gerilemeyi de beraberinde getirmiştir. Öncelikle 1970 yılına kadar süren bir yıpratma savaşı ve 1973’teki Yom Kippur ‘baskınına’ rağmen başarı sağlayamayan Arap güçleri, bu tarihten itibaren İsrail ve onun küresel ortağı olarak ABD’ye yanaşma işaretleri vermeye başlamıştır. Yukarıda da ifade olunan 1979 yılındaki Camp David anlaşması, işte bu sürecin meyvesidir. Bu anlaşmayla birlikte Mısır, hem İsrail’le bir barış anlaşması imzalamak suretiyle Sina Yarımadası’nı geri alarak doğu sınırlarını stabilize etmiş hem de yıllık olarak tahsis edilen ABD yardımlarına nail olmuştur. Kısa ve orta vadede Arap dünyasından dışlanmasına sebep olan bu gelişmeler, özellikle İsrail dış politikası namına büyük bir başarı olarak görülmüştür. 

Arap Bahar’ının Mısır’da Mübarek yönetimini koltuğundan etmesiyle birlikte, Müslüman Arap toplumunun alternatif bir iktidar odağı olarak örgütlü belki de yegane yapısı olan Müslüman Kardeşler, kısa bir süre içerisinde iktidarı devraldı. Bu süreçte, İsrail’le çeşitli seviyelerde gerilimler yaşandı. İsrail büyükelçilik binasının basılması, İsrail’in turizm merkezlerinden EAT’taki saldırı, Sina’da Mısır’lı polislerin öldürülmesi gibi olaylar, Müslüman Kardeşler yönetimindeki Mısır’ın İsrail’le yaşadığı gerilimli anlardı. Camp David düzeninin ve dolayısıyla İsrail’le inşa edilen barışın sorgulanması ise belki de İsrail için kırmızı çizgiyi oluşturuyordu. Zaten bu noktadan sonra da darbe mekaniği işlemeye başladı ve Mısır, 2013 yılının yazında bir darbeyle Arap Baharı üzerinden edindiği kazanımları rafa kaldırmış oldu. Bu tarihten sonra ise Mısır-İsrail ilişkileri çok daha yoğun ve hızlı bir gelişme trendi gösterdi.

Mısır, bölgenin önemli doğalgaz üreticilerinden biri olarak, zaten İsrail’e gaz ihraç ediyordu. Yapılan anlaşmaların gereği, Müslüman Kardeşler ’in yönetimde olduğu zaman zarfında yerine getirilmeyince, enerji anlaşmalarının yaptırımları devreye girdi ve Mısır, İsrail’e tazminat ödemek durumunda kaldı. Ayrıca kısa bir süre sonra, İsrail’in Doğu Akdeniz’de keşfettiği doğalgaz yataklarıyla birlikte söz konusu ticaretin yönü değişmeye başladı ve artık İsrail, Mısır’a doğalgaz satışı yapacaktı. Enerji sektöründeki bu gelişmeler, ikilinin ilişkilerini kolaylaştırmakta ve darbe yönetiminin lideri Sisi’nin meşruiyetine katkı olarak geri dönmekteydi. Yani ilişkinin ticari olmasından da öte, politik-psikolojik bir bağlamı da mevcuttu. 
Enerji sektöründeki söz konusu gelişmeler, iki ülkeyi yakınlaştırıyor görünmekle birlikte esaslı katkıyı askeri imtiyazlar oluşturdu. Söz gelimi, Camp David anlaşmasıyla belirlenen statü, tarafların şifahen anlaşmaları neticesinde esnetildi. Camp David anlaşmasıyla Sina Yarımadası’nı askersizleştirmekle mükellef olan Mısır, Sina’daki terör şebekelerinin (özellikle de DEAŞ bağlantılı olanların) varlığı ve bunların İsrail’e yönelik de faaliyetlerde bulunuyor olmaları nedeniyle, İsrail’le anlaşarak bölgeye asker soktu ve çeşitli düzeylerde operasyonlar icra edebildi. Hatta bu operasyonların önemli bir kısmına İsrailli askeri ve istihbarı birimler de iştirak ettiler. 

Ortak tehdit olarak görülen diğer konu başlıkları da ikilinin ilişkilerini geliştirmede önemli birer rol oynadılar. Bu noktada en dikkat çekici husus, HAMAS’a karşı takınılan neredeyse ortak tavırdır. Mısır nezdinde HAMAS, zaten terörize edilen Müslüman Kardeşler ‘in bir uzantısı olduğu ithamıyla birlikte sınırlandırılmaya çalışıldı. Sisi yönetimindeki Mısır’ın yaptığı ilk icraatlardan biri, HAMAS yönetimindeki Gazze’den Mısır’a geçiş imkanı sağlayan Refah sınır kapısının kapatılması oldu. Ortak bir tehdit olarak görülen Müslüman Kardeşler ve HAMAS, iki ülkenin askeri alandaki ilişkilerini yoğunlaştırabilmesinin de temel parametrelerinden birini oluşturdu. Ayrıca yukarıda da anılan Sina’daki DEAŞ ve türevi grupların varlığı, Gazze’yi ve HAMAS’ı daha da kritik bir noktaya konumlandırdı. Tünel ekonomisi olarak adlandırılan, Refah sınır kapısının kapalı tutulmasına mukabil geliştirilmiş alternatif yöntemlerin aslında terör şebekelerine fayda sağladığı varsayımıyla, Sina’nın Gazze’yle olan karasal bağlantısı iki ülkenin odak noktası haline geldi. Bu bölgede yürütülen silah kaçakçılığı faaliyetleri, iki ülkenin ajandasında ‘terör örgütleri’ olarak kodlanan yapıların karşılıklı fayda sağladıkları sebebiyle güvenlikleştirildi ve ortak tedbirler uygulanmaya başlandı. İsrail’in de bölgede İHA’larla yürüttüğü bu minvaldeki örtülü operasyonlar, medyada sıklıkla dillendirilir oldu. 

Diplomatik temaslarda da olağandışı gelişmeler yine Sisi yönetimi döneminde gerçekleşti. 2016 yılında Mısır Dışişleri Bakanı Sami Şükri, İsrail’e bir ziyaret gerçekleştirdi ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun konutunda birlikte Euro 2016’nın finalini izlediler. Bu süreçte Mısır, BM’de 1948’den bu yana ilk kez İsrail lehine oy kullandı ve İsrail’in BM komitesine seçilmesinin yolunu açtı. Çok daha billurlaşmış bir kareyi ise bizzat Sisi ve Netanyahu kamuoyuna sundu. Geçtiğimiz Eylül ayında BM toplantısı vesilesiyle görüşen ikili, ilişkilerinin ne denli sıcak ve yoğun olduğunu verdikleri pozlarla dahi anlatabiliyordu. 

Genel Değerlendirmeler ve Tavsiyeler

Yukarıda da ifadesini bulan ‘İsrail'in önemi’, bir vakıa olarak önümüzde duruyor. Türkiye’nin stratejik yönelimini değiştirerek marjinalize ettiği İsrail, yine Türkiye’nin çeşitli seviyelerde sorunlar yaşadığı ülkeler tarafından sahipleniliyor ve ucu açık bir ilişkiler yumağıyla Türkiye’yi yalnızlaştırma işlevi üstleniyor. Türkiye, özellikle de bu bağlamda, stratejik bir sıkışmışlığı bizzat yaşıyor. Nihai kertede İsrail-İran dengesindeki taraf olmama hali, her ne kadar ilk bakışta isabetli ve az masraflı görünse de Türkiye’nin emperyal geçmişiyle taşıdığı ihtiraslarına da ket vuruyor. 

İran’ın özellikle Arap Baharı ve bu süreç içerisinde hayata geçirilen nükleer anlaşma vesilesiyle elde ettiği psikolojik üstünlük, bölgesel denklemde kendisinin hızlı ve hırçın bir politika takip etmesini de beraberinde getirdi. Hal böyle olunca, hem Irak’ta (kaldı ki Irak’taki etkisinin temel sebebi 2003 yılında gerçekleştirilen ABD işgali ve neticesinde Saddam yönetiminin sona erdirilmesidir) hem Suriye’de İran’ın nüfuz alanı alabildiğine genişledi. Hatta öyle ki artık söz konusu devletlerin ‘İran uydusu’ olduğu dahi iddia edilir oldu. Durum bu iken, Türkiye’nin güney sınırlarını oluşturan iki komşusu Irak ve Suriye, bir bağlamda İran kontrolüne girmiş oldu. Hem Suriye hem de Irak’ın kuzeyindeki Kürt oluşumları, ilk bakışta birer fırsat olarak görülebilecekse de özellikle Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmanın PKK güdümünde hayat buluyor oluşu, yeni bir açmazı da beraberinde getirdi. Kısacası İsrail-İran dengesinde İran’a karşıt bir pozisyonda bulunmanın Türkiye’ye maliyeti, Arap coğrafyasına açılan sınırlarından vazgeçmesi olarak görülebilir. Emperyal geçmişine referansla Arap coğrafyasındaki etkinliğini arttırmaya çalışan Türkiye’nin böylesi bir maliyeti orta ve uzun vadede göze alması zor görünüyor. Bu pozisyon, bir bağlamda da İran’ın Türkiye'’i çevrelemesi olarak okunabilir. Bu sebeple de İran’a yönelik uygulanacak politikaların oldukça titiz bir biçimde kurgulanması gerekiyor. 

Fakat İsrail-İran dengesinin İran tarafına ağırlığını koyması halinde de tıpkı bugün algılandığı gibi, Türkiye’nin Akdeniz hattında eli kolu bağlanıyor. Yukarıda da ifade edildiği üzere İsrail, hem sınır komşusu Mısır’la hem de Yunanistan-GKRY aksıyla geliştirdiği sıcak ilişkileri gün geçtikçe çeşitlendiriyor ve özellikle de askeri ortaklıklar sıklıkla gündeme geliyor. Çok daha enteresandır ki bütün bu gelişmeler, Türkiye’nin İran’a yönelik politikasına paralel serpiliyor. Net bir örnek olması açısından değinmekte fayda var. Söz konusu paralelliğin başlangıç tarihleri, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz yatakları üzerinden yürüyen İsrail diplomasisinin neredeyse miladına denk düşüyor. 

2010 yılında Türkiye ve Brezilya’nın kotardığı Tahran Anlaşması, hem ABD’lilerin hem de İsrail’lilerin görüşleri hilafına ortaya çıkmıştı. Bu tarihten sadece günler sonra İsrail, önce MİT müsteşarlığına atanan Hakan Fidan’ı ‘İran yanlısı’ olmakla suçlamış ve beş gün sonra da uluslararası sularda seyreden Mavi Marmara isimli insani yardım gemisine katliamla sonuçlanan bir askeri operasyon yapmış ve Türk vatandaşlarını (biri aynı zamanda ABD vatandaşıydı) öldürmüştür. Bütün bu reaksiyonların temel gerekçesi, Türkiye’nin İsrail aklıyla ABD öncülüğünde belirlenen İran politikasına alternatif bir pozisyon serdetmesiydi. Hatta bu reaksiyonlar burada kalmamış, çok daha sonraları Türkiye’nin uyguladığı İran politikasının bedeli, FETÖ taşeronluğunda gerçekleştirilen 17-25 Aralık operasyonları (Brezilya’da da Devlet Başkanı Lula da Silva yolsuzlukla suçlandığı benzer bir süreçle karşılaşmış ve nihayetinde tasfiye edilmiştir) ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle ödetilmeye çalışılmıştır. 

Kısacası İsrail-İran dengesinde İran tarafına ağırlığını koyduğunda Türkiye, pek çok engelle karşılaşmış ve olağan akışın dışına çıkan girişimlerle mücadele etmek durumunda kalmıştır. Günümüzde bu trend görece yavaşlamış olsa da Akdeniz’deki gelişmelerin seyri, İsrail ile kurulan irtibatın sağlamlığına bağıl olarak değişebilecektir. Bu sebeple, İsrail aksı olarak isimlendirdiğim Mısır-Yunanistan-GKRY hattı, Türkiye’nin Akdeniz’de alabildiğine sıkışabileceğine işaret ediyor. 
İsrail’in Akdeniz aksı olarak isimlendirilebilecek Mısır-Yunanistan-GKRY hattı, özellikle de düzenledikleri askeri tatbikatlarla giderek belirginleşiyor ve olgunlaşıyor. Mısır ve Yunanistan’ın bölgede artık neredeyse düzenli bir hal alan Medusa tatbikatları, söz konusu ülkelerin yer yer ikili girişimlerinin olduğunu da kanıtlıyor. Ayrıca İsrail’in geçtiğimiz Haziran ayında GKRY ile birlikte ve GKRY topraklarında düzenlediği, kara kuvvetlerine bağlı komandoların katılım gösterdiği askeri tatbikat da oldukça dikkat çekicidir. Kıbrıs adasına bu vesileyle ‘ayak basan’ İsrail, Türkiye’ye pek de dolaylı olmayan bir mesaj vermiş oluyor. Söz konusu ilişkilerin kurumsallaşmaya başlamış olması ise Türkiye’nin Akdeniz siyasetini revize etmesi gerekliliğini dayatıyor. 

Bu çevrelemeyi yarmak ve stratejik sıkışmışlığı aşmak için öncelikle fırsat maliyetleri iyi değerlendirilmelidir. İsrail-İran dengesinde ağırlık konulacak tarafın getirisi ve götürüsü etraflıca hesaplanmalıdır. NATO ile ilişkilerini bir süredir sorgulayan Türkiye, olası bir üyelikten çekilme halinin Akdeniz’de direkt ve ivedi bir çevrelemeyle sonuçlanacağını ve NATO üyesi Yunanistan’ın tacizlerine maruz kalabileceğini bilmelidir. Mora Yarımadası, Girit ve GKRY ekseninde Türkiye’yi yalnız başına çevreleyebilecek coğrafi imkânlara sahip olan Yunanistan’ın topraklarını yukarıda andığımız güçlerin kullanımına açma olasılığını da hesaba katmak gerekmektedir. Bu sebeplerle, Türkiye ile birlikte kurumsallaşmış bir ittifakın paydaşı olan Yunanistan’a yönelik siyasetimizi öncelikle gözden geçirmekte fayda mülahaza edilebilir. 
 

Ceyhun Çiçekçi kimdir ?

Tel Aviv Üniversitesi'nde misafir araştırrmacı, Çanakkale Üniversitesi'nde öğretim elemanı olarak çalıştı.
Uluslararası Güvenlik Çalışmaları: Uluslararası İlişkilerde Eleştirel Güvenlik Kuramı isimli kitabın yazarıdır. İsrail ve Ortadoğu siyaseti, güvenlik çalışmaları ve uluslararası İlişkiler kuramı temel
ilgi alanlarıdır. Ulusal ve uluslararası platformlarda çok sayıda makalesi yayınlanmıştır.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı:3

YORUM EKLE

banner33

banner37