Paylaşılamayan Kudüs

İsrail-Filistin meselesi açısından bakıldığında Kudüs konusu, nihai statü sorunları olarak adlandırılan ve meselenin özünü oluşturan dört meseleden biri, belki de birincisidir

Paylaşılamayan Kudüs

Yard. Doç. Dr. Bora Bayraktar

Kudüs, geçmişten bugüne imparatorlukların, krallıkların meşruiyet kaynağı olmuş, uğruna tarihin en büyük seferleri açılmış, kan dökülmüş, fatihlerini tarihin en şanlı sayfalarına büyük şahsiyetler olarak kaydettirmiş, adına milyonlarca sayfa yazılmış, bugün de uluslararası siyasetin en önemli meselelerinden biri olarak geçerliliğini koruyan bir kenttir. Kudüs, milyarlarca mensubu bulunan üç semavi dinin, islâm’ın, Hıristiyanlığın, Museviliğin kutsal kentidir.

İsrail-Filistin meselesi açısından bakıldığında Kudüs konusu, nihai statü sorunları olarak adlandırılan ve meselenin özünü oluşturan dört meseleden biri, belki de birincisidir. Liderlerin, sorunu çözmek için bir araya geldiği son büyük ve ciddi barış görüşmelerinin çöktüğü konu, Kudüs’ün statüsü üzerindeki anlaşmazlıktır. 2000 yılındaki Camp David görüşmeleri, Filistin lideri Yaser Arafat’ın Kudüs konusunda taviz vermemesi üzerine çökmüş, sonrasında taraşar bu meseleyi bu şekilde görüşmeye yanaşmamıştır.

2000’li yılları Kudüs ve çevresindeki yapıyı değiştirmeye odaklanarak geçiren İsrail yönetimi, adım adım kentin doğusundaki Filistin mahallelerini Yahudileştirmeye çalışmış, buradaki nüfus yapısını değiştirmek için adımlar atmıştır. Son olarak 14 Temmuz'da bir terör saldırısını gerekçe göstererek kentin kalbi sayılan Haremüşşerif’te yeni “güvenlik” uygulamaları gündeme getirerek çemberi iyice daraltmış, Yahudileştirme politikasını kutsal mekana da uygulamaya geçmiştir. 14 Temmuz Cuma sabahı İsrail'deki Ümmül Fahim kentinden üç İsrail vatandaşı Filistinli, Haremüş- şerif'e soktukları silahla iki İsrail askerini öldürmüş, saldırganlar olay yerinde, kutsal mekanın avlusunda öldürülmüştür. Gerek Filistin Yönetimi gerekse olayı değerlendiren Müslüman ülkeler, saldırıdan dolayı üzüntülerini bildirseler ve kutsal mekanın bu tür şiddet olaylarına sahne olmasını kınasalar da İsrail yönetimi bu saldırıyı gerekçe göstererek kutsal mekanın girişlerini kısıtlamıştır. El Aksa Camii’nin giriş noktalarına metal dedektörler konularak kontrol noktaları oluşturulmuş, 50 yaş altındaki Müslümanların Cuma namazına girişleri yasaklanmıştır. Filistinlilerin uygulamaları protesto için dedektörlerden geçmeyi reddetmesi El Aksa Camii'ni ve avlusunu tenhalaştırmış böylece İsrail yönetiminin Haremüşşerif'i ele geçirme politikasının yeni bir safhası böylece uygulamaya konmuştur. Bu politika, Haremüşşerif’i ‘Müslümansızlaştırmak’, bunu bir süre devam ettirmek, ardından burayı da Doğu Kudüs’te 15 yıldır yapıldığı gibi Yahudileştirmek gibi görünmektedir. Kulağa komplo teorisi ve spekülasyon gibi gelen bu sav, bölgeyi takip eden, olayların geçmişini bilen, 100 yılda Kudüs’ün nasıl bir değişim geçirdiğini değerlendirenler için göz ardı edilemeyecek kadar gerçekçi bir ihtimaldir. Unutmamak gerekir ki İsrail Devleti, küçük yerleşim birimlerinin genişlemesiyle kurulmuştur. 1990’lı yıllarda hiçbir denetim olmadan girilen Filistin kentleri, 20 yılda etrafı yüksek duvarlarla çevrilerek bantustanlara, açık cezaevlerine dönüşmüştür. Haremüşşerif'in İsrail için önemi büyüktür ve buradaki emelleri bir sır değildir. Haremüşşerif'in batısındaki istinat duvarı, Yahudilerin Ağlama Duvarı'dır. Kutsalların kutsalıdır ve Hazreti Süleyman'ın tapınağının ayakta kalan son duvarı olduğuna inanılır. Geçmişte Babil ve Roma tarafından yıkılan Yahudi tapınaklarının yerine üçüncüsünü inşa etmek Radikal Yahudi grupların en büyük idealidir.

İsrail siyasetinin merkezi, 2001 yılından itibaren ciddi bir biçimde sağa kaymış durumdadır. Avigdor Lieberman, Naftali Benett gibi radikal sağcı isimlerin hükümette yer almaları ve politikaları belirlemeleri, Başbakan Netanyahu gibi sert sağcı bir ismi bile zaman zaman ‘mutedil’ görünür kılmaktadır. Netanyahu’nun, Kudüs ve çevresinde açtığı yeni Yahudi yerleşim yerleri kenti fiili olarak Batı Şeria’dan neredeyse tamamen kopartmıştır. Böyle giderse 15-20 yıl sonra Doğu Kudüs’te Filistin varlığı tamamen marjinalleşecek, başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin Devleti teknik olarak gerçekleştirilemez hale gelecektir. Eski Kudüs'teki Müslüman mahalleleri ve Haremüş- şerif ‘son kale’ olarak kuşatılacak ve bir süre sonra burası da Yahudileştirilmeye çalışılacaktır.

Ortadoğu’daki Stratejik Değişim ve Kudüs

Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi, Suriye’de Esad yönetiminin sarsılması ve bu iki devletin sürüklendiği kaos, bölgede bir güç boşluğuna neden oldu. Stratejik sessizlik politikasıyla hamlelerini mümkün olduğu kadar dikkat çekmeden gerçekleştirmeye çalışan İsrail, mevcut durumu kendi örtülü ittifaklarını güçlendirmeye, güvenlik kurgusunu hayata geçirmek için değerlendirmeye çalışıyor. İsrail'in bölgeye yönelik plan ve beklentilerinde Washington ve Riyad'ın cesaret verdiğini söylemek yanlış olmaz.

İsrail'in bugün için bölgede birbiriyle ilgili üç büyük tehdit algısı var: Birincisi, uzun menzilli balistik füzeler ve nükleer silahlara erişmeye çalıştığı düşünülen İran. ikincisi, Güney Lübnan’ı kontrol eden ve etki alanını Suriye’nin güneyine doğru uzatan Hizbullah. Üçüncüsü, Gazze’yi kontrol altında tutan Batı Şeria’ya doğru gelişmeye çalışan ve İsrailli Araplar üzerinde etkisini giderek arttıran Hamas. Tehditler bunlar olunca İsrail’in stratejisi de buna göre şekilleniyor. İsrail’in öncelikli hedefi, İran’ın kuşatılması olarak öne çıkıyor. Bunun için Amerikan yönetiminin ve Körfez’deki Arap ülkelerinin desteğini yanında görüyor. Amerikan Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan ve onun önderliğindeki Körfez ülkelerini İran’a karşı örgütlüyor ve silahlandırıyor. Bu noktada Riyad’ın ve müttefiklerinin İran’a karşı İsrail’i de yanlarında görmekten memnun olduğu anlaşılıyor.

İsrail’in sessiz stratejisinin ikinci ayağı, Suriye’nin güneyine odaklı. Burada attığı adımlar hem
İran hem Hizbullah’a karşı ortak bir hareket planına işaret ediyor. 2006 yılındaki Temmuz Savaşı’nda Hizbullah karşısında istediği kadar etkili olamayan ve kuzey sınırını güvenceye alamayarak, hedeflediği Litani Nehri’ne kadar olan alanı tampon bölge yapamayan ve bu bölgenin denetimini UNIFIL’e bırakan İsrail, Suriye iç savaşını fırsat bilerek kuzeyinde bir tampon bölge oluşturmaya çalışıyor. İsrail, Suriyeli muhaliflere destek olarak, ABD’nin Ürdün’ün kuzeyindeki Suriye sınırına yerleşmesini teşvik ederek, zaman zaman doğrudan Hizbullah hedeflerini bombalayarak Golan Tepeleri’nin kuzeyinden Süveyde’ye uzanan bir hatta tampon bölge kurulmasına çalışıyor.

İsrail’in hedefi, Hizbullah’ı İsrail sınırından uzak tutmak, İran’ın Lübnan ile kara bağlantısını kes mek ve lojistik akışını engellemek gibi görünüyor.

Üçüncü hedef ise Filistin’de tek ve en büyük direniş odağı olan İslâmi Direniş Hareketi Hamas’ı devre dışı bırakmak, hiç olmazsa zayıflatmak. Böylece Filistin sorununu zaman içinde lehine çevirerek çözmek, Kudüs’teki statüyü yine zamana yayarak İsrail’in lehine değiştirmek. Batı Şeria’da ve Doğu Kudüs’te yerleşim yeri inşaatları açarak bu toprakların Yahudileştirilmesi bu sessiz stratejinin bir parçası gibi duruyor. İsrail, Filistin sorununu, kendi çözümünü karşı tarafa dayatarak, buna itiraz edebilecek en önemli güç olan Hamas’ı devre dışı bırakarak halletmeyi umuyor. Şaron döneminde temelleri atılan tek taraşı güvenlik adımlarını kökleştirmek, resmileştirmek planın merkezindeki düşünce. Hamas’ın zayışatılması Mısır, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin kendi rejim güvenlikleri açısından, siyasi islâmi hareketlerin zayışatılması yönüyle paylaştığı bir hedef. Ancak Kudüs konusundaki islâm ülkeleri kamuoylarında mevcut olan hassasiyet bütün bu dengeleri bozuyor. Bu açıdan bakıldığında israil-Filistin sorununun en hassas konusu Kudüs’ün statüsünün belirlenmesidir.

Kudüs’ün Statüsü Tartışmaları

İsrail-Filistin sorununun temelinde dört ana anlaşmazlık konusu ve buna bağlı diğer meseleler vardır. Bunlar; sınırların belirlenmesi, Kudüs’ün statüsü, Filistinli mültecilerin durumu ya da geri dönüş hakkı ve Filistin topraklarındaki Yahudi yerleşim birimlerinin kaldırılmasıdır. Bunun dışında iki tarafın birbirlerinin varlığını inkar etmeleri, güvenlik meseleleri, güç paylaşımı ve kurulacak Filistin devletinin yapısı gibi alt meseleler vardır. Bu dört konu “nihai statü meseleleri” şeklinde değerlendirilmiş ve 1990’lı yıllarda yürütülen Oslo barış görüşmelerinde sona bırakılmıştır. İsrail’in, Oslo sürecini kalıcı bir barış çabası olmaktan çok bir çatışma yönetimi süreci haline getirilmesi bu konuların tartışılmasını ötelemiş, sonuçta mesele masaya geldiğinde barış müzakerelerinin çökmesine neden olmuştur.
Yerleşimler, İsrail’in sahadaki gerçekleri değiştirerek müzakere masasında elini güçlendirme çabalarının bir parçasıdır. Özellikle Kudüs ve çevresine inşa edilen yerleşkeler, kentin statüsünü tek taraflı olarak belirleme faaliyeti olarak değerlendirilmektedir. İsrail yönetimi, Doğu Kudüs’teki demografiyi de değiştirmenin yollarını aramakta, sistematik olarak buradaki halkı idari mekanizmalarla yıldırarak göçe zorlamaktadır. Kudüs’teki yerleşkelerdeki Yahudi nüfusu gün be gün artarak 200,000’i aşmıştır. Ancak süreç boyunca tarafların belirli oranlarda verdikleri toprak tavizleri, zaman zaman çözümler getirmiş gibi görünse de Kudüs konusunda paylaşım hiçbir zaman metrekare paylaşımı şeklinde yürütülememiştir.

Yukarıda da belirtildiği gibi Kudüs, üç semavi din adına kutsal sayılmaktadır. Yahudiler için Kudüs; Davud peygamberin temelini attığı ilk tapınağın (Süleyman Tapınağı) kalıntılarının bulunduğu, kutsal bir mekan, vaad edilmiş topraklar inancının en önemli noktalarından biridir. Süleyman Tapınağı, Roma imparatoru Titus tarafından milattan sonra 70 yılında yıkılmış olsa da bugün Yahudiler için en kutsal ibadet yeri olan Ağlama Duvarı, inanca göre Süleyman Tapınağı’nın ayakta kalan son duvarıdır. Yahudiler, Ağlama Duvarı’nın sonsuza dek kutsandığına inanmaktadır. Yahudiler, 1967 yılında kentin işgal edilmesini “bir mucizenin gerçekleşmesi” şeklinde yorumlamışlardır. Bu nedenle özellikle dindar Yahudiler arasında kenti bırakma, hatta statüsünü müzakere etme gibi bir düşüncenin yeri yoktur. Bunu yapan siyasinin de arkasına gerekli kamuoyu desteğini alması oldukça zor hatta imkansızdır.

Kent Müslümanlar için de kutsal kabul edilmektedir. islâm inancına göre Mirac, yani Peygamberin göğe yükselişi burada olmuştur. Müslümanlar için Peygamberlerinin üstünlüğünü gösteren, pek çok islâmi kuralın kaynağı olan Mirac’ın Kudüs’te yaşandığına inanılması ve Müslümanların ilk kıblesi olan El Aksa Camii’nin burada olması, Kudüs’ü Mekke ve Medine’den sonra en önemli üçüncü islâm beldesi haline getirmiştir. Kudüs’ü savunmak, kutsal bir savaşın parçası olarak görülmektedir. İslâm dünyasının Filistin meselesini bir dava kabul etmesi, bunun adına eylemler yapması konunun hassasiyetini açıkça ortaya koymaktadır. Filistin meselesinin 1920’lerdeki lideri olan Hacı Emin El Hüseyni, sonrasında Yaser Arafat ve Filistinli islâmi hareketlerin yöneticileri, sorunlarının çözümü için, arkalarındaki ulusal ve uluslararası desteği arttırmak için Kudüs hassasiyetini kullanmışlardır. Sünni dünyasının en önemli din adamlarından Şeyh Yusuf Karadavi de “Kudüs her Müslüman’ın sorunudur” adlı kitabında, Filistin meselesinin dini bir mesele olduğunu ve her Müslüman’ın Kudüs’ün savunması için üzerine görev düştüğünü belirtmektedir. El Aksa Camii’nin ve kutsal kayayı örten Kubbetüssahra’nın üzerinde yer aldığı geniş avlu tam da Yahudilerin kutsal tapınağın geçmişte yer aldığı mekan olduğuna dair inancı, Yahudi radikallerin Müslüman mabetlerini yıkarak yerine Üçüncü Yahudi Tapınağı’nı yapma hayalleri iki taraf arasındaki gerilimi iyice arttırmaktadır. İki tarafın da aynı mekanı kutsal sayıp egemenlik hakkını istemesi, burayı paylaşmak istememesi çözümü en zor sorundur. Üstelik tüm Müslüman ülke halkları da Haremüşşerif’te İsrail egemenliğine karşı çıkmaktadır.

Kudüs’ün kutsal kent özelliği Müslümanlar ve Yahudiler ile sınırlı değildir. Hıristiyanlar da İsa peygamberin bu topraklarda yaşadığına ve dünya üzerindeki ömrünü burada tamamladığına inanmaktadır. Halihazırda farklı mezheplere mensup Hıristiyanlar, Kudüs’teki bu mekanları ziyaret ederek ‘kutsanmış’ kabul edilirler. Bu nedenle Hıristiyanlar da Kudüs sorununun bir parçasıdır. Birinci Dünya Savaşı’nda askeri açıdan hiçbir stratejik önem atfedilmemesine karşın Britanya, Kudüs’ün ele geçirilmesine büyük önem vermiştir. Başbakan Lloyd George, yeni atadığı Keşif Güçleri Komutanı’na “Kudüs’ü İngiliz halkına bir Noel hediyesi yapması için” bizzat emir vermiştir. Kudüs’ün ‘yeniden fethi’ İngilizlerin moralini güçlendirmek için seçilmiş sembolik bir hedef haline gelmiştir. Bu sıra dışı özellikleri dolayısıyla Kudüs’ün statüsü İsrail-Filistin anlaşmazlığının en hassas ve en geniş kapsamlı sorunudur. Dini önemi nedeniyle Kudüs, İsrail-Filistin sorununun bir parçası olmaktan çıkar ve uluslararası bir mesele haline dönüşür. Müzakere masasındaki taraflar, Kudüs söz konusu olduğunda uluslarının temsilcisi olmaktan öteye geçerek üç dine mensup dünya vatandaşlarının temsilcileri haline gelirler. İslâm Alemi ve Hıristiyan dünyası bir yanda, dünyanın dört bir yanına dağılmış etkin Yahudi nüfusu bir yandadır. Filistin Yönetimi lideri Yaser Arafat, 2000 yılında Camp David’deki görüşmelerde Kudüs konusunda anlaşmazlık sağlanamaması ile ilgili soruya verdiği yanıtta,

“Barak, Haremüşşerif’in alt kısmının egemenliğini istiyordu. Avlunun çevresinin ve yerin altının egemenliğini. Ama biliyorsunuz ki kaya (Hazreti Muhammed’in Mir’ac’a yükseldiğine inanılan kayalık) yerin altındadır. Avludaki en büyük cami, El Mervan yerin altındadır. Bu taleplerin anlamı nedir? Siz bunları kabul edebilir miydiniz? (İsrail tarafının) bu taleplerini Camp David’den sonra Fas'ta yapılan İslâm Konferansı’nda, Hıristiyan kiliselerinin temsilcilerinin de bulunduğu Kudüs Komitesi'nde anlattım. Bu öneriler (Ehud Barak’ın önerileri) tamamen reddedildi. Talepler sadece bunlar da değildi. (Eski Kudüs’teki) Ermeni Mahallesinin ve kiliselerinin kontrolünü de istediler. Ben, Filistinlilerin Ermeni kardeşlerine ihanet edemezdim. Sadece bu da değil. St. Maria kilisesini  ki Kudüs’ün en büyük kilisesidir ve çevresini denetimleri altına almak istediler. Bunu kim kabul edebilir? Ayrıca Filistin hava sahasını da kontrol etmek istediler. İsrail askerlerini bizimle (Filistin Yönetimi) Ürdün’ün ve Mısır’ın arasına koymak istediler. Bu talepleri kim kabul edebilir? Sorunun çözümü için (İsrail’e) uluslararası baskı olmalıdır. Aksi halde bütün bölgede istikrar bozulur. Çünkü Terra Santa’da barış tüm bölgeye yansır. İstikrarsızlık da tüm bölgeye yansır” diyerek, konunun sadece Filistinlilerin toprak paylaşımı meselesi olmadığının altını çizmiştir. Müslüman ve Hıristiyan dünyası Kudüs’ün tamamen İsrail egemenliğine bırakılmasına karşı çıkmaktadır. İsrail ise Kudüs’ü ebedi ve bölünmez başkenti olarak kabul ettirmek niyetindedir.

Kudüs, 1948 savaşındaki ateşkes hatlarına göre fiilen ikiye bölünmüştür. Yeni kurulan İsrail devleti, Kudüs’ün Batı’sını ele geçirmiş, yönetim merkezlerini burada kurmuştur. Kudüs’ün eski kenti ve Ağlama Duvarı, Haremüşşerif gibi kutsal yerleri kapsayan doğusu ise Ürdün egemenliğinde kalmıştır. İsrail ele geçirdiği bölgeleri hızla Yahudileştirmiş, Arap ve Osmanlı izlerini büyük ölçüde silmiştir. Kent 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda tamamen İsrail’in egemenliğine girmiştir. İsrail, Ürdün nehrine kadar Batı Şeria’yı kontrol altına alınca Kudüs’ün doğusundaki 28 Filistin köyünü kapsayan 65 kilometrekarelik bir alanı Kudüs belediyesine katmış, buraları da Yahudi yerleşimlerine açarak kentin demografisini ve coğrafyasını değiştirmiştir.

İsrail’de işbaşına gelen hükümetler, işgal edilen Filistin toprakları ile ilgili düşüncelerini açıkça ortaya koymuşlardır. İsrail’in toprak politikası zaman içinde şekillenmiştir. ilk aşamada hükümet, 67 savaşının ardından üç ilke kabul etmiştir: Savaş öncesi sınırlara çekilmemek; barış anlaşması olmaksızın sınırlı geri çekilmeyi kabul etmemek, dolaylı barış görüşmelerine karşı çıkmak. Bu prensipler İsrail’in Rogers planını, dolayısıyla Amerikan arabuluculuğunu kabul etmesi ile değişime uğramıştır. 1970’lerin ortalarında İsrail, barış karşılığı sınırlı çekilmeyi de kabul etmiştir. 20 Haziran 1977’de iktidar olan Likud Partisi lideri ve başbakan Menachem Begin, bununla ilgili temel prensiplerini açıklamıştır: Yahudi ulusu atalarının mirası olan israil toprakları üzerinde ebedi ve vazgeçilemez haklara sahiptir. Bu topraklarla Yahudi ulusu arasındaki bağ asla koparılamaz. İsrail, Batı Şeria’yı Judea ve Samaria diye adlandırmış ve bölgeyi kontrol etmek için pek çok adım atmıştır. Bunlardan biri de Kudüs’ün ilhak edilmesidir. 30 Temmuz 1980’de, 15’e karşı 69 oyla kabul edilen yasa ile Kudüs, İsrail’in başkenti ilan edilmiş, genişletilmiş Kudüs sınırlarının ihlal edilemeyeceği kayıt altına alınmıştır. Birleşmiş Milletler bu yasayı tanımamış ve geçersiz olduğunu ilan etmiştir.

Birleşmiş Milletler, başından beri Kudüs meselesine uluslararası bir çözüm bulunmasından yana olmuştur. Filistin topraklarının bölünmesine dair Genel Kurul’un 29 Kasım 1947 tarih ve 181(II) sayılı kararında Kudüs ayrı bir yapı olarak düşünülmüş ve BM vesayetinde idare edilmesini teklif etmiştir. 1968 yılında ise İsrail’in işgalden sonra attığı adımları reddeden 252 sayılı Güvenlik Konseyi kararı alınmıştır. İsrail’in Kudüs’ün statüsünü tek taraflı belirlemeye yönelik çabalarından vazgeçmesi istenmiştir. İlhaktan sonra da aynı yönde çok sayıda karar alınmış, İsrail’in attığı uluslararası hukuka aykırı adımların tanınmadığı defalarca dile getirilmiştir. Ancak bütün bu kararlar, çabalar hiçbir sonuç getirmemiştir. Doğu Kudüs’te 2006 rakamlarına göre 180,000 Yahudi yerleşimcinin yaşadığı tahmin edilmektedir. Filistinli nüfus ise 36,000’i eski kentte olmak üzere 244,800 kadardır.

Bu genel, hassas durumu ve kente hakim olan İsrail’in tek taraflı çabaları dolayısıyla Kudüs’ün statüsü tüm dünyayı yakından ilgilendiren çözümü zor bir konudur. Müzakere edilmesi, kente yüklenen anlam dolayısıyla, tarafların ortak bir noktada buluşmasının zor olduğu bir meseledir. Oslo Süreci’nin çöktüğü, nihai statü görüşmelerinin yapıldığı Camp David Zirvesi sırasında ve sonrasında yaşanan tartışmalar ve gerilimler büyük ölçüde Kudüs ve mültecilerin geri dönüşleri sorunlarındaki anlaşmazlıklardan kaynaklanmıştır. Bu sorunların ağırlığı, çözümlerinin güçlüğü barış sürecinin çöküşündeki en temel faktörlerdendir.

Kudüs ve Kimlik Sorunu
Filistin’de tüm kimlik tanımları, tarihsel anlatımlar Kudüs kenti etrafında şekillenmektedir.

Kentin ve bölgenin sürekli olarak istilalara uğraması gerek Hristiyanların haçlı seferleri gerek Siyonistlerin bölgeyi ele geçirmesi, bölgedeki yerel halkı dinsel bir savunma psikolojisi ve kültürüyle yoğurmuştur. Tüm taraflar Kudüs’ün kontrolünü ele geçirmeye çalışmış, kentin tarihi ve kültürel dokusunu tek taraflı anlatma eğiliminde olmuşlardır. Coğrafi isimlerin kullanılması birbirine ters düşen, çatışan taraşarın fiziksel kontrolü sağlamak için dayanak gösterdikleri bir politik davranış biçimi haline gelmiştir. Örneğin, kentin ismi İbranice’de Yeruşalayim (Barış kenti) şeklindedir. Arapça’daki (Darüsselam) kelimesinden çevrilmiştir. İsrail yönetimi tüm metinlerde kentin adını bu şekilde kullanmaktadır. Filistinli Araplar ise kente Beytül Makdes (Kutsalların Evi) ya da Kudsü-Şerif yani şerefli, kutsal yer demektedir. İsrail resmi yayınlarında ise kentin bin yıllık bu ismi yok sayılarak İbranice’den Arapça’ya çeviri olarak Urshalim kelimesi kullanılmaktadır.

İsim konusu pek çok noktada kendini göstermekte, tarafların birbirlerinin varlıklarını inkar, kendilerinin toprağa bağlılığına kanıt olarak kullanılmaktadır. Örneğin, eski kentin güneyindeki Arap Silvan mahallesine İsrailliler Davud’un kenti ismini vermektedirler. İsrailli rehberler kenti turistlere gezdirirken daima İbranice isimler üzerinden anlatım yapmakta, kentin bin yıllık Arap geleneğini yok saymaktadırlar.

Kudüs kentinde çatışmanın merkezinde Müslümanların Haremüşerif, Yahudilerin ise ‘Tapınak Tepesi’’ adını verdiği alan vardır. Bu alanın ortasında bulunan ve şu an altın kubbeli bir mescidin (Kubbettüsahra) içinde yer alan kaya, üç din için de kutsal sayılmaktadır. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm’da bu kaya İbrahim peygambere oğlunu kurban etmesi emrinin verildiği yer kabul edilmektedir. Ayrıca Müslümanların peygamberinin gökyüzüne çıktığı yer olarak da burası kabul edilmektedir. Yine İslâm’a göre Peygamberin o gece Burak adlı atını bağladığı yer, Yahudilerin son tapınaklarından geriye kalan kutsal yeri, Ağlama Duvarı’dır. Asırlarca haçlı seferlerinin hedefi olmuş bu topraklara sahip olmak, buraları korumak modern İsrail ve Filistin kimliğinin temel bir parçası haline gelmiştir.

Kudüs ile ilgili anlaşmazlıklar, İsrail-Filistin anlaşmazlığının siyasi merkezindedir. Bu sorun birçok konuda kendini göstermektedir. Yapılacak yeni bir binanın kentin sınırları ve demografik yapısı üzerinde etkisi tartışma konusudur. Kutsal mekanlardaki arkeolojik kazıların, sadece bilimsel bir araştırma olmasının ötesinde iki tarafın bölgeye aidiyeti, iddialarının gerçekliği ve ulusal kimlik ile ilgili söylem ve gündemin belirlenmesi gibi işlevleri vardır. Bugün için bu konuda etkili ve yetkili olan taraf İsrail’dir.

Bu dinsel söyleme rağmen iki taraf arasındaki kimlik çatışmasının dinsel olmaktan çok etnik ve siyasi bir anlaşmazlık olduğu söylenebilir. Osmanlı döneminde üç dine mensup kişiler Filistin topraklarında, Kudüs’te asırlarca barış içinde yaşayabilmişlerdir. Bölgedeki durum, Osmanlı imparatorluğu’nun çöküşü sırasında Batılı düşünce ve ideallerin bölgede etkili olmaya başlamasıyla değişmiştir. Siyonizm ve Filistin milliyetçiliği birbirine düşmanlık temelinde gelişmeye başlamıştır. Çünkü Siyonistler, ‘Eretz Israel’ diye tanımladıkları, Arapların ‘Filistin' diye adlandırdıkları bölgeyi kendi yurtları olarak tanımlamışlar, bunu yaparken de burada yaşayan halkı tamamen yok saymışlardır. Siyonist hareketin kurucularından Chaim Weizmann Filistin için “topraksız bir halk (Yahudiler) için halksız (Filistinli Arapları yok sayıyor) bir toprak” ifadesini kullanmıştır. İsrail’in kuruluşunu ilan eden Ben Gurion da 14 Mayıs 1948’deki bağımsızlık bildirgesini okurken yeni devletin meşruiyetini “Yahudi halkının Tevrat’a ve Tanrı’nın İbrahim’e vaad ettiği hakkına” dayandırmıştır. Bu yok edici tehdit karşısında Filistin’de yaşayan Araplar da kendilerini buna göre örgütlemişler, diğer Araplardan farklı olarak sadece Batı sömürgeciliğine karşı değil aynı zamanda Siyonist yayılmacılığa karşı mücadeleye girişmişlerdir. Filistin kimliğini diğer Araplardan ayıran, farklı kılan işte bu koşullardır. Filistinliler yaşadıkları topraklara olan bağlılıklarını meşru gösterecek, kendi kendini idare hakkının altını çizecek bir anlatım ve söylem geliştirmişlerdir.

Oslo Barış Süreci’nin başlangıcından itibaren taraflar kaynak paylaşımı, egemenlik bölüşümü gibi konularda müzakere ederken akıllarının bir köşesinde duran, tarafların ön yargısız, ihtiyaçlar açısından, objektif değerlendirmeler yapmalarına engel olan bu kimlik sorunudur. Kimlik meselesi müzakerecilerin tavırlarını, yaklaşımlarını etkilemesine rağmen, bu konu somut bir biçimde müzakereler içinde hak ettiği gibi değerlendirilmemiş, göz ardı edilmiştir. Edward Said’in, Ilan Pappe’nin ya da diğer önde gelen İsrailli ve Filistinli aydınların Oslo’ya yönelik en ağır eleştirilerinin başında tarihi gerçeklerin göz ardı edilmesi vardır. Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkının masaya gelmemesi, Kudüs’ün statüsünün belirlenmesi ile ilgili anlaşmazlıkların çözümsüzlüğe sürüklenmesi, İsrail’de radikal dincilerin ve yayılmacı politikaları destekleyen sağ partilerin ve yerleşimcilerin inkarcı tutumları temelde bu kimlik sorunu ile ilgilidir. Diğer tarafta Hamas, İslâmi Cihad ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi örgütlerin İsrail’in varlığını tanımamaları, tüm Filistin’in kurtuluşu hedefini öne sürmeleri yine bu kimlik çatışmasının İsrail’i tehdit eden boyutudur. Bu tür bir çatışmada müzakerelerin başarılı olması için taraşarın karşılıklı olarak ulusal kimliklerini tartışmaya açması, birbirlerini inkardan vazgeçmesi ve diğer kimliği de tanıyacak şekilde kendi kimliğini yeniden tanımlaması gerekmektedir. Müzakere bir anlamda kimliklerin uzlaşmasına yönelik olmalı, tarih yeniden, karşı tarafın doğru anlatımını da yansıtacak şekilde ele alınmalıdır. Oslo’da bunun yapılmadığı açıktır.

İsrail-Filistin sorununda tarafların birbirini reddi yaklaşımı, ulusal kimliklerin oluşumu sürecinin merkezindedir.İsraillilere göre Filistin ulusal kimliğinin oluşması son 50 yılda gelişmiş bir hadisedir. Filistinliler ise daha köklü bir tarihten söz eder. Örneğin, bu konudaki ilk ciddi eseri ortaya koyan Rashid Khalidi, Filistin ulusal kimliğinin oluşumunu Birinci Dünya Savaşı’nın öncesindeki dönemde, Osmanlı imparatorluğu’nun çöküş sürecine girdiği 19. yüzyılın sonlarına kadar geri götürmektedir. Khalidi’ye göre Filistinlilerle diğerleri arasındaki farklılaşma bu dönemde başlamaktadır. Osmanlı dönemi boyunca Filistin’de yaşayan halklar kendilerini mevcut düzenin bir parçası olarak görmüş, kendini dinsel kimliğiyle ve Osmanlı tebası olmakla, aile ve aşiret bağlarıyla tanımlamıştır. Avrupa’da Fransız Devrimi ile başlayan ulusçu akımların bu bölgeye de gelmesi, Osmanlı’nın güç kaybetmesi ve Batılı güçlerin Filistin’e girmeye başlaması ile birlikte Osmanlı imparatorluğu içinde Kudüs Sancağı adı altında yönetilen Filistinlilerin de kendilerini yeniden tanımlamaya başlamasına yol açmıştır.

Filistin’i bugünkü şekli ve sınırlarıyla ilk tanımlayanlardan biri, yerel bir Osmanlı yetkilisi olan Necib Azuri’dir. Azuri, 23 Eylül 1908 tarihli Thamarat Al Funun adlı gazeteye o günkü Kudüs Sancağı’nın bugünkü kuzey Filistin’i de (yine o günkü Şam vilayetinden alarak) içine alacak şekilde genişletilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu kayıt, Filistinlilerin kendilerini ayrı bir toplum olarak hayal etmeye başladığının (Anderson’un hayali cemaatlerinde olduğu gibi) bir göstergesidir.
Aslında Filistin bölgesi asırlardır hem yerel halk tarafından hem de dışarıdan bakanlar tarafından farklı bir şekilde kabul görmüştür. Haçlı seferleriyle en üst noktaya ulaşan Kudüs kentinin ve etrafının egemenliğinin ele geçirilmesi, Avrupalı güçlerin en önemli stratejik hedeflerinden biri olmuştur. Müslümanların bu seferlere karşı direnişi, ‘Kudüs’ün kurtarılması’ daha sonra ise yeni istilalardan korunması Filistin’in tarihteki farklı konumunu açıkça ortaya çıkarmaktadır. Müslümanlarda, Kudüs’ün ve kutsal toprakların elden çıkacağı endişesi ve buraları koruma düşüncesi, adeta bilinçaltına yerleşmiş bir fikirdir. Örneğin, 1701 yılında, Sayda’da bulunan Fransız elçisinin Kudüs’e yerleşmek için Sultan II.Mahmut’tan aldığı izni, kentin önde gelen 80 ailesi, İslâm’a ve Halife Ömer’in vasiyetine aykırı olduğu gerekçesiyle geri çektirebilmiştir. Bölgenin bu özel konumu ve tarihsel birikimi yerel halkın kendini tanımlamasına, kimliğine önemli bir katkıda bulunmaktadır.

Modern anlamda Filistin kimliğinin ortaya çıkmasında yukarıda bahsedilen gelişmeler kadar Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde ortaya çıkan ‘Siyonist tehdit’ temel bir etkendir. Rowland ve Frank, Filistinlilerin Osmanlı idaresine girdiği 1514’ten Siyonizm’in etkili olmaya başladığı 1800’lerin sonuna kadar ayrı bir ‘Filistinli’ kimliğine ihtiyaç duymadığını belirtmektedir. O tarihe kadar Filistin’de yaşayan Araplar kendilerine daha geniş Arap aleminin bir parçası olarak, aile ve aşiret kimlikleri çerçevesinde tanımlamışlardır. Siyonist göç güçlü bir şekilde bölgeye girdikten sonra Pan-İslamist ve Pan-Arap akımların kendilerini bu istilaya karşı savunamayacağına karar vererek, yaşadıkları topraklarda hak iddia eden bir topluma dönüşmüşlerdir. Bu noktada bir Filistin milliyetçiliği gelişmiş, Filistin örgütleri kurulmuş, Siyonistlere toprak satışı karşıtı eylemler gerçekleştirilmiştir.

16 Mayıs 1911’de Osmanlı meclisinde yapılan oturumda söz alan iki Kudüs temsilcisi Ruhi El Halidi ve Hafiz Sa’id ile Şam temsilcisi Şukri El Asali, yaklaşan Siyonizm tehlikesinden söz etmişlerdir. El Halidi, “Siyonistlerin maksadı başkenti Kudüs olan bir memleket-i israiliye kurmaktır” demiş, El Asali Siyonistlerin, “toprakların mülkiyetini aldıktan sonra burada yaşayanları zorla ya da para kullanarak sürmek ve güçlü bir devlet kurmak niyetinde olduklarını” söylemişlerdir. Ancak diğer vekiller, böyle bir tehlike olmadığı, meclisin vaktinin boşa harcanmaması gerektiği gerekçesiyle konunun irdelenmesine engel olmuşlardır. Ancak bölgede Siyonizm, sonrasındaki tarihsel gelişmelerin de açıkça gösterdiği gibi, o yıllarda yerel halk açısından gerçek bir tehlikedir. Filistin kimliği de bu tehdide karşı savunma kaygısıyla gelişen hareketlerin bir sonucu olarak gelişme göstermiştir.
Filistin kimliğinin temel unsurları, Araplık, islâm ve milliyetçiliktir. Ve tüm bunların özünde Filistin halkının yaşadığı topraklar üzerindeki meşru haklarını savunma düşüncesi vardır.

Arap dili ve Arap dünyasına egemen olan ortak inanç, Arapların kendilerini diğerlerinden ayırt etmesinin önemli araçlarındandır. Ortak tarih, geçmişte yaşanan zaferler ve Hıristiyanların Haçlı Seferleri’ne karşı savunmanın hatırası, ortak bir toplum hayalinin parçalarıdır. Aynı zamanda Filistin bölgesinin Arap Yarımadası’nın, büyük Arap dünyasının parçası olması, yerel halkın toprağa olan meşru bağlılığının göstergesidir.

İslâm dini de aynı şekilde, Filistinlilerin bu topraklara bağlılığını ve hakkını ortaya koyan bir veridir. Müslümanlar, Filistin’in diğer tüm fethedilmiş islâm toprakları gibi dini vakıf olduğuna, kıyamete kadar bunun mülkiyetinin başkalarına terk edilemeyeceğine inanırlar. Kudüs, Mekke ve Medine’den sonra en kutsal beldedir. Kur’an’da isra Suresi’nde Mirac olayı anlatılırken bahsi geçen Mescid-i Aksa’nın (uzak mescit), Kudüs’teki olduğuna inanılır.18 Hamas’ın 1988 tarihli kuruluş belgesinde de aynen bu ifadelere yer verilmektedir.

Filistin milliyetçiliği de modern kimliğin unsurlarından biridir. Filistinliler bölgedeki eski sömürge güçlerinin her ulusa olduğu gibi Filistinlilere de doğal hakları olan kendi kendini idare hakkını tanıdıklarını belirtmekte ve Filistin halkı olarak bağımsızlık talep etmektedirler.

1920’lerin sonunda hız kazanan Arap isyanları, Siyonizme ve İngiliz Mandası’na karşı mücadele, Filistin kimliğinin gelişiminde önemli rol oynamıştır. Filistinlilerin ilk ulusal lideri kabul edilen Büyük Müftü Hacı Emin El Hüseyin, 1929 yılında Siyonistlerin Haremüşşerif’i ele geçirerek yıkmak istediklerini söylemiş, Müslümanlar Mescid-i Aksa’nın savunması için harekete geçmişlerdir. Bugün için bu korkular hâlâ geçerlidir ve bunlar Filistin ulusal kimliğin- deki dini motifleri güçlendiren unsurlardır.

Camp David Zirvesi’nde Kudüs

2000 yılının Temmuz ayında İsrail ve Filistin heyetleri nihai bir çözüm için Clinton yönetiminin de bastırmasıyla nihai statü görüşmeleri için ABD’nin en iyi korunan başkanlık tesislerinden biri olan Camp David’de bir araya gelmişlerdir. İki hafta süren bu görüşmelere de Kudüs meselesi damgasını vurmuştur. Filistinli müzakereciler, İsrail’den 4 Haziran 1967 sı- nırlarını ve mültecilerin geri dönüş hakkını ‘ilke olarak’ kabul etmesini, karşılıklı al ver sürecine bundan sonra geçilmesini talep etmiştir. Bu görüşe dayanak olarak da Birleşmiş Milletler’in 194, 242 ve 338 sayılı kararlarını göstermiştir. İsrail ise buna yaklaşmamış, bu ilke altında müzakere etmek istememiştir.

Müzakerelerin başında Barak “Doğu Kudüs’te Filistin egemenliğini kabul etmeyeceğini, Arafat Batı Şeria’nın yüzde 95’ini isterse anlaşma olmayacağını” Amerikan tarafına bildirmiştir. Filistin tarafı ise Nebil Şaat aracılığıyla 1947’de 181-II sayılı kararla Arap devleti için öngörülen sınırların zaten kalan yüzde 22’si üzerinde pazarlık edildiğinden, 4 Haziran 1967 sınırlarından daha azına razı gelmeyeceklerini iletmiştir. Zirvenin açılış gününde Clinton ve ekibi, Arafat ve Saib Erekat ile bir araya gelmişler ve şu konuşma geçmiştir:
“Clinton: - Kudüs ile ilgili ne yapacağız bilemiyorum.
Arafat: - Basit. Doğu Kudüs bizim, Batı Kudüs İsrail’in. iki devletin başkenti olacak ve elektrik, su, yol gibi konular için ortak komite kurulacak.
Clinton: - İsrail Doğu Kudüs’ün egemenliğinden vazgeçmeyecektir.”


17 Temmuz’daki 7. gün görüşmelerde İsrail tarafı Kudüs konusunda yeni bir teklif getirmiştir. Ben Ami, kenar Arap mahallerinin Filistin egemenliğine verilmesini, içerde kalan mahallelere özel otonomi verilmesini, Eski Kudüs’te özel bir rejim uygulanmasını ve Haremüş-şerif’te ise Filistin’e vesayet verilmesini teklif etmiştir. Ayrıca Batı Şeria’nın yüzde 14 ila yüzde 12’sini ilhak etmek, Ürdün Vadisi’ndeki yani sınırdaki toprakların da yüzde 10’unu 30 yıl kadar bir süre ile kiralamak kaydıyla elinde tutmak istemiştir. İsrail buna karşılık anlaşma ile Filistin tarafından “çatışmanın tamamen sona erdiğini ilan etmesini, geçmiş ve gelecek tüm iddialarından vazgeçmesini” istemiştir. Filistin tarafı ise konumunu korumuştur: Haremüş- şerif’in, eski kentin ve çevre Arap mahallerinin yani Doğu Kudüs’ün tamamının egemenliğinin kendilerine verilmesini istemiştir. Bunun üzerine Camp David dışına telefon bağlantısı kurabilen tek İsrailli olarak Barak bilgi sızdırarak, işaret fişeği göndermiş, Yediot Ahranot gazetesinde “Zirve başarısızlıkla sonuçlandı, başbakan İsrail’e geri dönüyor” haberini çıkartmıştır. Aynı gün Likud Partisi’nin lideri Ariel fiaron, Tel Aviv’de 150 bin kişi toplayarak zirveyi ve Kudüs’ün tartışmaya açılmasını protesto etmiştir.

Görüşmelerin sonuna doğru Clinton, mülteciler ve sınırlar sorunlarına geçmek istemiş ancak Arafat ve Barak, Kudüs konusunda ne olacağını görmeden ilerleme kaydedilemeyeceğinin işaretini vermişlerdir. Görüşmelerin son gününde Kudüs konusunun kilit olduğu çok net ortaya çıkınca Clinton, Arafat’ı ikna etmek için son bir öneri ortaya atmış, Filistin Yönetimine Eski Kudüs’teki Müslüman mahallesinde, Haremüşşerif’in yakınında egemen bir başkanlık sarayı önerisinde bulunmuştur. Bu öneri Arafat’ın, ABD Başkanı’nın konunun özünü anlamadığı kanısını güçlendirmiştir.

Müzakerelerin sonunda Clinton’ın son önerisi şu olmuştur: Filistinliler, İsrail’in eski Kudüs’teki Ermeni ve Yahudi mahallerindeki egemenliğini tanıyacak, Doğu Kudüs’ün iç kısımlarında işlevsel bir otonomi ile Hıristiyan ve Müslüman mahallerinin egemenliği arasında tercih yapacak ya da Doğu Kudüs’ün iç kısımlarında tam egemenlik eski kentin Müslüman ve Hıristiyan mahallelerinde işlevsel otonomiyi kabul edecektir. Buna göre uygulamaya dair meseleler daha sonra görüşülecekti. Her iki öneride de Haremüşşerif ile ilgili statü ise şöyle olacaktı: BM Güvenlik Konseyi ve Fas, Filistinlilere avlunun üst kısmında El Aksa Camii ve Kubbettüssahra’da egemen muhafızlık yetkisi verecek, Yahudilerin Süleyman Tapınağı’nın kalıntılarının bulunduğuna inandığı alt kısmının egemenliği ise İsrail’e bırakılacaktı.

Muhtemelen Barak’ın da reddedeceği öneriler önce Arafat’a sunularak, bu hayır cevabının ondan alınması, böylece sorumluluğun da Filistin tarafına yüklenmesi hesaplanmıştır. 25 Temmuz sabahı saat 03:15’te Arafat, baş müzakerecesi Saib Erekat’ı Clinton, Albright ve Berger’ın yanına göndermiştir Erekat, Filistin liderinin red cevabı içeren mektubunu okumuştur. Arafat, İsrail ile Filistin arasındaki 52 yıllık sorunları aşmak için düzenlenen zirvenin daha fazla devam etmesinin faydası olmadığını, Kudüs’ün statüsü ve kutsal yerlerin kontrolü konularının şu aşamada kalıcı bir barış için büyük bir engel oluşturduğunu vurgulamıştır.

Arafat, zirveden sonra Ramallah’taki karargâhında, yazara özel mülakatta bu teklifi nasıl reddettiğini şöyle anlatmıştır:
“Biliyorsunuz, kutsal kaya (Hazreti Muhammed'in Mir'ac'a yükseldiği kayalık) yerin altındadır. Haremüşşerif’teki en büyük cami, ana cami, El Mervani yerin altındadır. Bu taleplerin anlamı nedir? Siz bu talepleri kabul edebilir miydiniz? Bu talepleri Camp David'den sonra Fas'ta yapılan islâm Konferansı'nda, Hıristiyan kiliselerinin temsilcilerinin de bulunduğu Kudüs Komitesi’nde görüştüğümüzde tamamen reddedildi. Sadece bu da değil. Bizim ile Ürdün sınırı arasına kendi askerlerini koymak istediler. Hava sahamızın kontrolünü de istediler. Sadece bu da değil Ermeni mahallesinin egemenliğini de istediler. Ama ben, Filistinlilerin Ermeni kardeşlerine nasıl ihanet edebilirdim?”
Zirveden sonra Clinton ve Barak başarısızlığın faturasını, başta verilen söze aykırı olarak Arafat’a kesmişlerdir. Clinton, Barak’ın istekli ve önerilere açık olduğunu savunmuş, Arafat’ı ise eski taleplere sadık kalmakla suçlamıştır.
Sonuç olarak Camp David zirvesinde yaşanan bu tartışmalardan sonra ABD ve İsrail, Kudüs meselesini müzakere masasında çözemeyeceğini kesin olarak anlamıştır. Aynı şey Filistinliler için de söylenebilir. İki taraf da yukarıda özetlenen gerekçelerle Kudüs’ten vazgeçmek istememektedir. Bu nedenle şu anda eli güçlü taraf olan İsrail, kentin ve kutsal mekanların statüsünü tek taraşı olarak belirlemeye çalışmakta, sahadaki gerçekliği israil lehine değiştirmeye çaba harcamaktadır. 14 Temmuz 2017’deki hadiseden sonra getirilen yeni ‘güvenlik’ önlemleri bu kapsamda değerlendirilmeli, bunun kutsal mekanları Müslümansızlaştırmaya yönelik bir adım olduğu görüşü hafife alınmamalıdır.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi (Ekim-Kasım Aralık 2017 2.sayısı)

 

 

Güncelleme Tarihi: 15 Mayıs 2018, 17:52
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER