banner39

Sabra ve Şatilla'da tutsak hayatlar

16 Eylül 1982’de İsrail ordusunun desteklediği Hıristiyan Falanjist milisler Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında kadın, çocuk demeden 3 bin 500 Filistinliyi katletti. Katliamın üzerinden 42 yıl geçti. Ancak Sabra ve Şatilla’da kendilerinden bir parça kaybedenler için hala acısı taze…

Ortadoğu 18.09.2014, 18:36 19.09.2014, 08:19
Sabra ve Şatilla'da tutsak hayatlar

İsrail ile Lübnan arasındaki gerilimin geçmişi 1971 kadar yılına uzanıyor. Zira iki ülke arasındaki çatışmalar fiili olarak Filistin Kurtuluş Örgütü militanlarının Ürdün'den çıkarılıp Suriye ve Lübnan'a yerleşmek zorunda kalmasının ardından başladı.

Filistinli gerillalar, Lübnan'a geçmelerinin ardından bu kez kuzeyden İsrail'e karşı operasyon düzenleme yoluna gitti. Bunun üzerine İsrail, Lübnan'a yönelik çeşitli saldırılara başladı. 1978'de, İsrail, Litani adını verdiği bir operasyonla Lübnan'ın sur kentine kadar olan kısmını işgal etti. Birleşmiş Milletler'in devreye girmesiyle aşama aşama çekilen İsrail, yine de Güney Lübnan'da kurduğu İsrail yanlısı ''Özgür Lübnan Ordusu'' ile bölgedeki varlığını sürdürdü.

1982'de ise İsrail, başkent Beyrut dâhil olmak üzere Lübnan'ın önemli bir kısmını işgal ederek Filistin Kurtuluş Örgütü'ne bağlı gerillaların tümünü Lübnan'dan çıkmaya zorladı. Yapılan anlaşma çerçevesinde Arafat dâhil örgüt yönetimi ve 14 bin gerilla, Lübnan'dan ayrılarak, başta Tunus olmak üzere Suriye, Ürdün, Yemen gibi ülkelere gitmek zorunda kaldı.

Bu gelişmenin ardından korunmasız kalan Filistinli mültecilere katliam düzenlendi. İsrail askerleri gözetiminde kamplara giren Hıristiyan Falanjist militanlar, çoğunluğu kadın ve çocuk 3 bin kişiyi katletti.

Tarihe Sabra ve Şatillâ olarak geçen katliam sırasında, İsrail güçlerinin başında Ariel şaron vardı. Her ne kadar, Birleşmiş Milletler, İsrail'in Lübnan'dan derhal çekilmesini öngören bir karar alsa da, işgal güçleri ancak 1985 yılında çekilmeye başladı. Ancak yine de Güney Lübnan'daki işgali sürdürmek için bu bölgede askeri bir güç bıraktı.

Çatışmalar başkent Beyrut'un güney kesimi ve aşağısı olarak bilinen Güney Lübnan'da devam etti. İsrail, Filistin Kurtuluş Örgütü'nü saf dışı bırakmak için işgal ettiği Lübnan'da başka bir direniş grubu ile karşı karşıyaydı artık. İşgalin yol açtığı tepkiyle kurulan Hizbullah, işgal güçlerine karşı Güney Lübnan'da saldırlar düzenlemeye başladı.

1990'da iç savaşı bitiren Taif Anlaşması’nda ülkedeki tüm militan gruplarının silahları toplanırken, İsrail'e karşı mücadele eden Hizbullah bunun dışında tutuldu. Hizbullah militanları, işgal sırasında İsrail'i çekilmeye zorlayacak her yolu denedi. Örgüt, İsrail yanlısı Hıristiyanlardan oluşan Özgür Lübnan Ordusu liderlerine suikast düzenledi, İsrail askerlerini pusuya düşürdü ve intihar saldırılarına imza attı.

İsrail'in kaybı her geçen gün arttı. Güney Lübnan ordusu geriledi. İşgal sürdürülemez hale geldi. Bu durum 2000 yılına kadar devam etti.  Ehud Barak, İsrail Başbakanı olarak göreve geldiğinde verdiği çekilme sözünü 2000 yılının mayıs ayında uygulamaya başladı. Çekilme birkaç gün içinde tamamlandı. Hizbullah'ın popülaritesi hem Lübnan, hem de İslam dünyasında arttı. Ancak sorun tamamen çözülmedi.

Her ne kadar Birleşmiş Milletler İsrail'in tamamen çekildiğine karar verse de, Hizbullah Lübnan toprağı olarak gördüğü Şeba çiftlikleri nedeniyle direniş hakkı olduğunu savunmaya devam etti.

FALANJİSTLER KATLETTİ BEYRUT KASABI İZLEDİ

Kudüs, Gazze, Nablus, El Halil... Filistin topraklarının her köşesi yakın tarihte İsrail tarafından girişilen katliamlara tanıklık etti. Bu katliamlarda siviller hedef alındı; kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapılmadı. Ancak İsrail'in katliamları sadece Filistin topraklarıyla sınırlı kalmadı. Lübnan İç Savaşı'na müdahil olan İsrail, burada da yakın tarihin en utanç verici suçlarına ortak oldu.

 sabra maryana4.JPG görüntüleniyor

Filistinli direnişçileri yok etmeyi ve bölgeden çıkarmayı hedefleyen İsrail'in 6 Haziran 1982'de Lübnan topraklarına girmesiyle başlayan çatışmalar, Ağustos sonuna gelindiğinde Filistin Kurtuluş Örgütü ve gerillaların Beyrut'u terk etmesiyle yatışmıştı.

Arafat ve Filistin Kurtuluş Örgütü Tunus'a taşınırken, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagan, 2 Eylül'de Ortadoğu barış planını açıkladı. Ancak Tel Aviv planı reddetti ve Batı Şeria'da yeni yerleşim merkezleri kurmayı sürdüreceklerini duyurdu. Amerikan planının reddedilmesiyle Ortadoğu'da gerginlik yeniden tırmanmaya başlamış ve güney Lübnan'da 8 İsrail askerinin kaçırılması yeni çatışmaların fitilini de ateşlemişti.

İsrail-Suriye sürtüşmesi tırmanırken, 14 Eylül'de Lübnan'ın yeni Devlet Başkanı Beşir Cemayel'in bombalı saldırıda ölmesi, Beyrut'u yeni bir ateş çemberine soktu. İsrail'in desteğindeki Hıristiyan Falanjistlerin lideri olan Cemayel'e düzenlenen suikastın ardından İsrail işgal kuvvetleri, yeni bir harekât başlatarak düzen ve barışı sağlamak gerekçesiyle Beyrut'a girdi. Ve Filistin mülteci kampları kuşatıldı.

Ertesi gün Beyrut tamamen İsrail birliklerinin eline geçti. Sıra gerillaların Beyrut'u terk etmesinden sonra silahsız, korumasız yaşam mücadelesi veren Filistin mülteci kamplarına gelmişti. Hıristiyan Falanjistlerin eliyle tüm Filistin kamplarını yok etme planı uygulamaya konuldu. Falanjist milislerin saldırdığı Sabra ve Şatilla kampının sakinleri çoğunlukla çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşuyordu. Bu insanlar silahsız ve savunmasız durumdaydı.

Falanjistler bu korumasız insanları vahşice katlederken, kampı kuşatma altında tutan İsrail birlikleri katliamı izlemekle yetindi. Katliam bittiğinde kamptaki görüntü dehşet vericiydi. İki gün sonra kampa giren basın mensupları gördükleri bu insanlık dışı manzara karşısında şaşkına dönmüştü. Her yerde cansız vücutlar yatıyordu. Falanjistler, kadın, yaşlı, çocuk ayırt etmeksizin yaklaşık 3 bin 500 Filistinliyi katletmişti.

Katliamın baş sorumlusu dönemin İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron'du. Olayın ardından 25 Eylül 1982'de İsrail'de açılan soruşturmada meclis araştırma komisyonu Şaron'u suçlu buldu. Bu katliam nedeniyle "Beyrut Kasabı" adıyla anılan Şaron, savunma bakanlığı görevinden istifa etmek zorunda kaldı.

HIRİSTİYAN GELİN KAMPTA 5 ŞEHİT VERDİ

1982'de İsrail'in müttefiki Hıristiyan milisler, Beyrut'taki Filistin mülteci kamplarını bastı dedik. Milisler 2 gün sonra kampı terk ettiğinde arkalarında binlerce Filistinlinin cesedini bıraktı. Sabra ve Şatillâ katliamı olarak kayıtlara geçen olaydan kurtulanlar, hala o korkunç günün etkisi altında.

Meryana Burji, bir Hıristiyan olarak dünyaya geldi. Lübnan'da iç savaş yıllarında, gönlünü Müslüman bir Filistinliye kaptırdı, ailesinin itirazlarına rağmen onunla evlendi. 1982'nin Eylül'ünde uğruna ailesini terk ettiği adam, Sabra'da Hıristiyan milislerce öldürüldü.  Gözleri önünde vurulan sadece eşi değildi. Çocukları da babaları ile yan yana cansız yatıyordu.

Meryana Murji, o günlerin şokunu hala üzerinden atamamış, O günleri, "Ne hatırlamam lazım. Vallahi hiçbir şey hatırlayamıyorum. Sanki kayboldum. Çünkü tüm aklım bu giden şehitlerde kaldı. 5 şehidim var. 3 oğlum, eşim ve bacanağımın oğlu. 5 şehit. Bu beyin nasıl hala bu kafada kalsın?" diye anlatıyor.

Sabra kampındaki mütevazı evi, 31 yıldır ardından gözyaşı döktüğü ailesinin fotoğrafları ile süslü. En yukarıda eşinin fotoğrafı var, yanında çocuklarının. Dokunmaya kıyamadıklarını toprağa vermenin ağırlığı ise hala üzerinde.

Meryana Murji, "Bu eşim, bu oğlum, bu iki çocuk da evlatlarım. Bu üçü. Bunlar benim evimde kaybettiklerim. En değerli varlıklarımı kaybettim ben..." diyor. Meryana'nın Sabra katliamında öldürülen eşi ve çocukları, evinin az ilerisindeki bu yerde gömülü. Aynı katliamda ölenler tek mezarda yan yana yatıyor. Kampın girişindeki toplu mezar, o kara günün asla unutulamayacağını gösteriyor.

Bu acı hatırayı unutulmaz kılan ise yalnızca toplu mezar değil. Zira katliamın pek çok tanığı hala hayatta. Muhammed Surur, o gün yaşadıklarını şöyle anlattı: "Saldırı başladığı zaman, 2 kız kardeşim yaralandı. Annem yaralandı. 5 kardeşim şehit oldu. Kardeşim İsmail ve Mahir'e ise bir şey olmadı. Mahir, küçük kardeşim İsmail’i elleriyle taşıdı. Onu mutfağa götürdü, oradan da banyoya geçip saklandılar."

Muhammed ve Meryana, o günün acısını ömürlerinin sonuna kadar yaşadıkları düşüncesinde. Onlara bu acıyı yaşatan Hıristiyan milisler ise hiçbir zaman yargılanmadı. Katliama yeşil ışık yakan dönemin İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron, hesap vermeden geçtiğimiz aylarda öldü. Her ne kadar yargılanmaktan kurtulsalar da, katliamın sorumluları vicdanlarda hep mahkûm olarak kalacak.

Kaynak: Kuzey Haber Ajansı

banner53
Yorumlar (0)
18
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?