banner39

Suriye'deki Güvenlik Sorunu ve Terörle Mücadelede Sivil Kayıplar Meselesi

Savaş, nadiren insan hakları bakımından olumlu sonuçlar doğurmaktadır. Bazen çok basit terör örgütleri ile mücadele bile insan haklarının kasıtlı ya da kasıtsız bir şekilde çeşitli yollardan kısıtlanması, ihlal edilmesi veya göz ardı edilmesi ile sonuçlanabilmektedir.

Ortadoğu 04.07.2018, 16:57 04.07.2018, 16:57
Suriye'deki Güvenlik Sorunu ve Terörle Mücadelede Sivil  Kayıplar Meselesi

Dr. Savaş Biçer

Giriş

Terörün, küresel bir mücadele ile modern insanın yaşamının bir parçası olmaktan çıkarılması için harcanan çabaların temelinde, terörün belirli bir sahada sınırlı imkan-larla ve sınırlı hedeflere zarar vermek amacıyla gerçekleştirdiği, sınırlı terör eylemlerinden farklı bir evreye geçen yöntemlerini durdurmak bulunmaktadır. Daha geniş bir sahada hatta dünyanın her yerinde amaç ve ideolojilerine düşman olduğuna inandıkları her şeye karşı teknolojinin bütün imkanlarını da kullanan terör örgütlerinin eylemle-rine hedef olanların birçoğunun neye uğradıklarını bile anlayamadan, en temel hakları olan yaşam haklarını kaybettikleri görülmektedir. Günümüzde sadece terör eylemine hedef olanların değil, terörün eylem alanında bulunan sivillerin de zaman zaman ge-rek terör örgütü gerekse terörle mücadele eden güvenlik güçlerinin etkisine maruz kaldıkları bir çatışma ortamı yaşanmaktadır. Çok boyutlu ve karmaşık çatışma orta-mı, çatışan güçlerin amaç ve hedefleri doğrultusunda sivilleri kullanmalarını mümkün kılmakta, uluslararası kamuoyunun sivil kayıplar konusundaki hassasiyetini istismar edecek algı yönlendirmeleri, gelişen medya ve sosyal paylaşım imkanları vasıtası ile geniş kitlelere ulaşılmasını sağlamaktadır.

Savaş, nadiren insan hakları bakımından olumlu sonuçlar doğurmaktadır. Bazen çok basit terör örgütleri ile mücadele bile insan haklarının kasıtlı ya da kasıtsız bir şekilde çeşitli yollardan kısıtlanması, ihlal edilmesi veya göz ardı edilmesi ile sonuçlanabilmektedir.

1. Güvenlik Sağlanırken Yaşam Hakkının Kavramsal ve Hukuksal Olarak Korunması Sorunu

18. yüzyılın ikinci yarısından sonra hızlı bir gelişme gösteren insan hakları ile il-gili ilk hukuki metinler, 1776 Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Deklarasyonu ve 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi olarak bilinmektedir. 1791 Fransız Anayasasına önsöz olarak eklenen 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinden sonra hızla gelişen bir alan haline gelen klasik insan haklarının ve bu hakların başında gelen yaşam hakkının bugün yeni bir anlam kazandığı görülmektedir. Bütün insanlara verilen hak ve özgürlükleri kapsayan insan hakları kavramı kapsamında yaşama hakkı önceliklidir, zira yaşama hakkı olmadan diğer hak ve özgürlükler de olamaz. Her ne kadar insan hakları arasında bir hiyerarşi ve öncelik sıralaması yapmak genelde ka-çınılan bir yaklaşım olmakla beraber yaşam hakkının bu bağlamda tasnif dışı olduğu değerlendirilmektedir. Çünkü insanın doğası gereği vazgeçilmez ve devredilmez nite-likte haklara sahip olabilmesi için öncelikle yaşam hakkının güvende olması gerektiği açıktır. Türk hukukunda da 1982 Anayasasının “Temel Haklar ve Ödevler” başlıklı İkinci Kısmının “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlıklı İkinci Bölüm 17. Maddede be-lirtildiği şekilde; “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

Kavramsal olarak yaşam hakkı, bütün hukuk metinlerinde önem ve öncelik kazan-mış olmakla birlikte, çatışma bölgeleri sadece askerî yöntemlerle kontrol edilemeye-cek ölçüde genişleyip boyut kazandıkça, muharebe dışı unsurların temel insanî ihti-yaçlarını temin etmek ve kontrolsüz hareket etmek suretiyle harekâtı olumsuz yönde etkilemelerinin önüne geçmek maksadıyla bazı farklı uygulamalara ağırlık verilmeye başlanmış, böylece muharip unsurların, bölgedeki sivillerin kazanılması ve sivil uz-manlığından daha fazla istifade edilmesi suretiyle bir anlamda desteklenmesi amaçlanmıştır.2 Bu yöntem konvansiyonel bir harp için her ne kadar geçerli ve faydalı olsa da terörle mücadele gibi harp hukuku ile sınırları çizilemeyen çatışma ortamlarında bu sivillerin terör örgütlerinin intikam, caydırma, sindirme ve korkutma amaçlı eylemle-rine hedef olmalarına sebep olduğu görülmektedir. Yani, savaşmayan sivillerin, harpte taraf olmaksızın yaşamlarını sürdürmeleri mümkün iken, terörle mücadele ortamında tarafsız kalmak ve yaşam hakkını kullanmak birçok örnekte görüldüğü gibi son dere-ce zor olmaktadır. Bu noktada terör örgütlerinin siviller üzerindeki etkisi ve amaçları doğrultusunda bölgede yaşayan sivilleri kullanma yöntemleri farklılıklar gösterebilir. Ayrılıkçı terör örgütleri ve diğer terör örgütleri arasında bu kapsamda değişik uygula-malar görüldüğü gibi, aynı terör örgütünün farklı alanlarda farklı şekillerde sivillerle teması mümkündür. Bu temas ve kullanma yöntemlerinden en yoğun kullanılanlar üç başlık altında toplanabilir;

a. Terör örgütü tarafından halkın siyasal davranışlarının yönlendirilmeye ve siyasi tercihlerini özgürce ortaya koyamaması yönünde baskı altında tutulmaya çalışılması, gerektiğinde bu yönde silahlı eyleme maruz bırakılması,

b. Çocukların ve ergin yaşta olmayanların gerek aileleri üzerinde baskı yapılarak gerek kandırılarak ve gerekse de kaçırılarak terör örgütüne eleman olarak kazandırıl-maları, bölge halkının yaş ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin zorla silahlandırılıp, eyleme yönlendirilip, eğitime tabi tutulması,

c. Sivillerin bir kısmının terör örgütünün baskısı ve zorlamaları nedeniyle yaşadık-ları köy ve mezraları bırakarak en yakın il ve ilçelere, akrabalarının bulunduğu ya da daha önce bir şekilde bildikleri bölgelere göç etmeleri ya da aksine çatışma alanını terk etmeleri önlenerek güvenlik güçlerine karşı kalkan olarak kullanılmaları,

Özellikle ayrılıkçı terör örgütlerinin kullandığı bu ve buna benzer uygulamaların, güvenlik güçleri ile çatışma başladıktan sonra sivil halkın istem dışı zarar görmesi ile sonuçlandığı durumlarda ise teröristler için diğer bir fayda sağlayacak algı yönlendir-mesi çalışması başlamaktadır. Terör örgütlerinin amaçlarından birisinin eylemleri ile kamuoyunda yer elde ederek kendi propagandalarını yapabilmek, güvenlik güçlerini yıpratmak, kendi üzerlerindeki baskıyı azaltmak ve bunun yanında da kamuoyu üze-rinde baskı, korku ve yılgınlık gibi duygular uyandırmak olduğu değerlendirildiğin-de hem kamuoyunun haber ve bilgi alma hakkını gözetmek hem de terör örgütünün amaçlarına hizmet eder duruma gelme arasındaki hassas dengeyi kurmak büyük önem taşımaktadır. Bu kapsamda terörle mücadele eden güvenlik güçlerinin arkasında dura-cak güçlü ve donanımlı kamuoyu bilgilendirme platformunun siyasi irade tarafından hazırlanması da dikkate alınmalıdır.

Birleşmiş Milletler genel Sekreterinin 2006 yılında yayınladığı “Terörizme Karşı Birlik ve Küresel Terörle Mücadele Konusunda Öneriler” isimli raporunda terörle mücadele stratejisinin her anlamda uygulanabilmesinde insan haklarının önemi belirtilerek, etkili terörle mücadele önlemlerinin ve insan haklarını korumanın çatışan hedefler olmadığı, aslında birbirlerini tamamladığı hatta güçlendirdiğini vurgulanmıştır. Bu bağlamda terörle mücadele tedbirlerinin meşruluğunun, uluslararası insan hakları hukukuna uyumlu ol-ması halinde tanınmakta olduğu söylenebilir. Uluslararası hukuku hiçe sayarak sivil ölüm-lerden beslenen terör örgütleri ile mücadelede teröristlerin yine aynı uluslararası hukuka sı-ğınmalarına imkân vermeyecek şekilde yaşam hakkına özen gösterilmesi, ancak uzman ve özel eğitimli birlikler tarafından başarılabilecektir.

2. Suriye İç Savaşında Sivil Kayıpların Genel ve Özel Nedenleri

Bir çatışma ortamında savaş dışı sivillerin maruz kalması muhtemel olumsuz ko-şular, birkaç başlık altında incelenebilir. Çatışma öncesindeki gerginlik döneminde ça-tışmalar başladıktan sonra ve çatışmalar bittikten sonraki dönemlerde sivil kayıplar verilmesi olasıdır. Çatışmalar başlamadan önce, bir kısım sivillerin muhtemel çatışma bölgesini terk ettikleri görülmektedir. Böyle bir durumda başta yaşlılar ve çocuklar olmak üzere, kendi ülkelerinde yerlerinden edilen ya da başka ülkelere sığınmacı du-rumuna düşen bu sivillerin yaşam koşulları, uluslararası örgütler ve sığındıkları ülke-nin imkân ve ilgileri oranında sağlıklı olarak düzenlenebilmektedir. Bu durumun uzun sürmesi halinde sağlıksız yaşam koşulları nedeniyle kayıpların olması kaçınılmaz hale gelmektedir. Çeşitli nedenlerle çatışma bölgelerinden ayrılamayan sivillerin durumu ise taraf olmamalarına rağmen savaşan taraflar gibi bir şekilde onların da çatışma-lardan zarar görmesine neden olmakta, bazı örneklerde olduğu gibi, zaman zaman baskı sonucunda savaşan taraflardan birisi ile birlikte hareket etmeleri de mümkün olmaktadır. Zorla askere alma ve çatışmaya zorlama, bölgeden çıkılmasına izin ver-meme, kalkan olarak kullanma, mallarına el koyma ve propaganda amacıyla kendile-rine müzahir kitle olarak gösterme gibi yöntemler, savaş dışı sivillerin en sık maruz kaldıkları uygulamalardır. Özellikle taraflardan birisinin, devlet dışı bir örgütlü silahlı teşkilat ya da terör örgütü olması durumunda bu nevi hukuksuz hareketlerin daha sert ve acımasız olduğu görülmekte, demografik yapıyı değiştirerek bölgede bir etnik yapıya ya da mezhebe üstünlük sağlamak amacıyla, sivil halka karşı geniş çaplı insan hakları ihlalleri yapıldığı tarihteki örneklerinden de bilinmektedir. Bu örneklerin en yakın olanlarını güney komşumuz Suriye’de 2011 yılında ülke içerisinde başlayan ve giderek ülke geneline yayılarak günümüze kadar gelen çatışmalarda görmekteyiz. Su-riye’de Baas iktidarının demokratik hak ve özgürlük talepleriyle gösteriler düzenleyen halka ateş açmasının ardından başlayan sivil halk ayaklanması, süreç içinde dinsel/mezhepsel boyutu güçlü bir iç savaşa dönüşmüştür.3 Yedinci yılını dolduran Suriye İç Savaşı’na, şimdiye kadar gerek siyasi arenada gerekse akademik düzeyde devletlerin ve yerel aktörlerin amaçlarına ve birbiriyle mücadelesine odaklanan yaklaşımlar, ne yazık ki ülkedeki iç çatışmalardan en çok yara alan sivillerin yaşadıkları ve daha da önemli-si savaş sonrası yaşayacakları problemlere çözüm üretememektedir. Suriye devletinin egemenlik haklarına ve ülkenin genel güvenlik ve asayişine tehdit olarak yönelen terör örgütlerine karşı mücadele olarak gördüğü bu çatışmaların gerekçesi ve hedefi ne olur-sa olsun, ortada bu çatışmalardan doğrudan veya dolaylı olarak etkilenen büyük ölçekli bir sivil nüfusun varlığı inkâr edilemez bir gerçektir.

Suriye’de silahlı çatışmaların yayılması ve yoğunlaşması, vahim bir insani krizle sonuçlanmıştır. Uluslararası bağımsız araştırma kurumlarının kamuoyu ile paylaştı-ğı farklı verilerine göre Suriye’de çatışmaların başladığı 2011 yılından beri ölen insan sayısı 2017 yılında 500.000’e ulaşmıştır.4 Birleşmiş Milletler (BM), Suriye içinde altı milyondan fazla insanın yerinden olduğunu, Suriye dışında ise yaklaşık beş milyon in-sanın sığınma talebinde bulunduğunu açıklamıştır. 2017 yılı ortalarında tahminen 1 milyon kişi, kuşatma altındaki bölgelerde yaşamakta ve temel hayat kurtarıcı yardım-lardan ve insani destekten mahrum bırakılmaktaydı. Resmi rakamların, sivil kayıplar konusunda verdiği rakamların doğru ve kesin olmadığı çok farklı ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik olduğu değerlendirilmektedir. Suriye’de devlet güçleri ve mu-haliflerin çatışma alanlarında görülen sivil kayıplar dışında DAEŞ ve PYD/PKK terör örgütlerinin acımasız yöntemleri ile savaş dışı sivillere verdirdiği kayıplar tam olarak bilinmemektedir.

Suriye’de ateşkes anlaşmaları sayesinde hava ve topçu saldırısı sonucu yaşanan sivil ölümlerinin sayısında kısa süreli hafif bir düşüş gözlemlenmekle beraber, iç savaşın taraflarının sivillere verdikleri zarar halen devam etmektedir. Suriye ve Rusya’nın hava saldırıları ile evler, çarşılar, okullar ve hastanelerin de bulunduğu sivil bölgeleri hedef almaya veya bu yerleşim alanlarını geniş bölge patlayıcıları, varil bombaları, misket bombaları ve yangın bombalarıyla hedef ayırımı gözetmeden vurmayı sürdürdüğü gö-rülmektedir. İnsan Hakları İzleme Örgütü, aralarında İdlib, Halep, Hama ve Humus’un da bulunduğu kentlerdeki sağlık tesislerine çok sayıda hava saldırısı yapıldığını, hükü-met güçlerinin muhalif güçler tarafından tutulan bölgelere yaptığı saldırılarında ulus-lararası alanda yasaklanmış olan misket bombası kullandığını, bu bombaların çok geniş bir alana yayılmaları nedeniyle sadece savaşanları değil sivilleri de vurduğunu, dahası birçok patlamayan bombanın, temizlenmedikleri takdirde yıllar sonra bile yanlışlıkla basıldığında patlayabilecek kara mayınlarına dönüştüğünü açıklamaktadır. Hükümet güçleri ve müttefiklerinin ayrıca giderek artan ölçüde yangın bombaları ve çok sayıdaki varil bombası saldırısında zehirli kimyasallar kullanmayı da sürdürdükleri, örgütün id-diaları arasında yer alıyor. BM tarafından verilen görevle yapılan bir araştırma sonucu yayınlanan bir raporda 2016 yılının daha önceki dönemlerinde yapılmış iki kimyasal silah saldırısını Suriye hükümetine, bir diğerini de zaten BM yaptırımları altında bulu-nan DAEŞ terör örgütüne ait olduğunu belgelemektedir.5

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (İHİÖ) 2014 yılında yayınladığı raporda Demok-ratik Birlik Partisi’nin (PYD) terör örgütü Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) bir kolu olduğunu ve mahkemeler, hapishaneler ve bir polis teşkilatı kurarak hakimiyet kurdu-ğu bölgelerde kendisine bağlı yerel bir idare tesis ettiği belirtilerek, “PYD’nin siyasal muhaliflerine yönelik keyfi tutuklamalarını, tutuklulara yönelik kötü muameleyi ve çözülmemiş kaçırma ve cinayet vakalarını ve ayrıca PYD’nin polis teşkilatı ve silahlı kanadı Halkın Korunma Birimlerinde (YPG) çocukların kullanıldığını bel-geliyor” denilmektedir. Bölgedeki hak ihlalleriyle ilgili, İnsan hakları İzleme Örgütü’ne göre, Suriye’nin Kürt yönetimi altındaki bölgelerinde ciddi hak ihlalleri yaşanmakta-dır.6 Son olarak BM Genel Sekreter yardımcısı, yerel yönetim olarak adlandırdığı Af-rin’deki YPG/PKK terör örgütünün savaşmayan sivillerin çatışma bölgelerinden çıkışı-nı, kurulan kontrol noktalarında engellendiğinin belirlendiğini açıklamıştır.7

Türkiye-Suriye sınırı; doğuda Dicle Nehri’nden batıda Akdeniz’e kadar 910 km’dir ve Türkiye’nin doğuda Şırnak’tan batıda Hatay’a kadar altı ilinin Suriye’ye sınırı vardır. İki ülke arasında ekonomik ve güvenlik alanlarında coğrafi yakınlıktan ileri gelen karşılıklı bağımlılık yanında sınıra yakın bölgelerde yaşayanlar arasında akrabalık bağları mev-cuttur. Bu itibarla, Türkiye açısından, Suriye’deki iç çatışmaların ve bu çatışmalardan etkilenen sivillerin durumu iki başlık altında incelenebilir. Bunlardan ilki Suriye’deki iç çatışmaların Türk vatandaşlarına olan etkisi ve diğeri de Suriye’deki savaşmayan sivil-lerin çatışmalarda gördüğü zarar konusundaki insani boyut olarak değerlendirilebilir. Öncelikle, Türkiye sınırları içerisindeki yerleşim birimlerine Suriye içerisinden yapılan füze saldırılarının yanında Suriye’deki otorite boşluğundan yararlanan ve sınırdan ge-çiş yapan terör örgütü mensupları tarafından Türkiye içerisinde gerçekleştirilen ey-lemlerin sivil kayıplara yol açması, önemli bir güvenlik sorunu olarak tedbir alınmasını gerektirmektedir. PKK, PYD, DAEŞ gibi terör örgütlerinin Suriye yönetiminin Türkiye sınırına yakın bölgelerde güvenliği sağlayamaması nedeniyle kontrolsüz kalan hareket-leri ile sınır kaçakçılarının faaliyetleri Türkiye’nin sınır güvenliğini ciddi manada tehdit etmektedir. Yine Suriye’de yönetimin muhaliflere yönelik acımasız ve insafsız saldırıla-rı sonucu meydana gelen zorunlu göç dalgasında Türkiye kapısını sonuna kadar açmış, sığınmacıların ikametlerine ve çalışmalarına, yasal mevzuat askıya alınarak, herhangi bir sorun çıkarılmamış, önemli bir bölümü kurulan barınma merkezlerine yerleştiril-miş, sağlık, eğitim, barınma ve beslenme gibi hizmetler ücretsiz olarak sağlanmıştır. Ancak bu ölçüdeki büyük göç dalgası, diğer sorunlarla beraber bazı güvenlik sorun-larını da beraberinde getirmiştir. Özellikle güvenlik anlamında en riskli grup, “kayıt altında bulunmayan” sığınmacılardır. Bunlardan bir kısmının terör örgütü üyesi yada suça meyilli kişiler olduğu, suç işlediklerinde yaşadığı yeri değiştirerek cezadan kurtulabilmek için bilinçli olarak kayıt yaptırmadıkları değerlendirilmektedir. Gerek sığınmacı durumundaki gerekse yasadışı yollardan Türkiye’ye giriş yapan Suriyeliler-den deniz yolunu kullanarak, yine yasadışı bir şekilde Avrupa’ya geçmeye çalışan ve bu nedenle de insan tacirlerinin eline düşenler, Türk karasularında farklı bir güvenlik sorununu beraberinde getirmekte, yaşanan olayların insani boyutu ise uluslararası acil çözüm gerektirmektedir.

Türkiye’nin terör örgütlerinin etkisinden sivil halkı korumak amacıyla BM Antlaş-masında belirtilen meşru müdafaa hakkını kullanarak gerçekleştirdiği sınır ötesi iki harekâtın icrası, yukarıda belirttiğimiz Suriye’deki savaşmayan sivillerin yaşam hakla-rının korunması ve sivil kayıpların önlenmesi bakımından da birden fazla insani görevi yerine getirmektedir. Terör örgütleri tarafından evlerinden edilen ve göçe zorlanan insanların uygun yaşam koşullarında evlerine dönebilmelerinin sağlanması yanında her iki harekât sırasında da terör örgütleri tarafından bölgede kalmaya zorlanarak can-lı kalkan olarak kullanılan sivillerin korunması amacıyla gerekli özenin gösterilmesi, yavaşlamaya ve zaman kaybına neden olsa da vazgeçilmeyen bir hareket tarzı olarak benimsenmiştir.

Sonuç

Terörle mücadele, emperyalizmin böl, parçala ve yok et yöntemini en kolay uy-gulayabildiği bir alandır. Günümüzde bir bölgede emperyalist güçlerin amaçlarına ulaşmak, daha doğrusu kendi ulusal çıkarlarına uygun yönetimler kurabilmek için, o bölgede önce bir düşman yaratarak o düşmana karşı meşru yönetimlerin başarısız ol-masını sağladığını, sonra düşmanı yenebilecek şekilde yardım ve destek verdiği meşru yönetime alternatif muhalif güçleri ortaya çıkarıp, en son olarak da kendi yarattığı düşmanı kendi yarattığı yeni ortağı ile yenerek kendisine bağlı bir yönetimin iş başına gelmesini kolaylaştırdığını görmekteyiz. Böyle bir yöntem, içerik bakımından hiç de şaşırtıcı olmayacak bir şekilde savaşmayan sivillerin yaşadığı bölgelerde çatışmaların yoğunlaşmasını, özellikle çocukların yaşam hakkının ihlal edilerek dünya kamuoyu-nun ilgisinin çekilmesini ve yaratılan yıkımın emperyalizmin amaçları doğrultusunda kullanılmasını kapsayacaktır. Egemen devletin, egemenlik alanında terörle mücadele tanımına uyduğunu iddia ettiği yöntemlerin, sivil halkın yaşadığı bölgelerde devletin kendi halkına karşı ölçüsüz güç kullanmasına neden olduğu durumlarla çok sık karşı-laşılmaktadır. Bu gibi durumların, Suriye’deki gibi, gibi devletin güvenlik güçlerinin te-röristlerle bölge insanını ayırmayı başarabilecek deneyim, birikim, istek ve sağduyuya sahip olmamasından kaynaklandığı görülmektedir. Ortadoğu ve Afrika coğrafyasında bölgenin doğal zenginliklerinin Batı’nın hizmetine kesintisiz ve koşulsuz sunulması hedefine engel olması muhtemel bütün yönetimler, bir domino etkisi ile ve özgürleş-tirme, istikrarlaştırma modeli adı altında gerektiğinde tescilli terör örgütleri ile de açık ya da gizli ortaklıklar kurmak suretiyle değiştirilmektedir. Bu amaca kendi çıkarları doğrultusunda hizmet eden terör örgütlerinin, vekalet savaşlarının parçası olmaya de-vam etmesi halinde terör ve terörist tanımına uluslararası ortak bir yaklaşım beklemek önümüzdeki dönemde de pek mümkün olmayacaktır. Ortadoğu’da süregelen ve teori-de uluslararası sistemin ana belirleyicisi olan Hegemonik Savaş’ın8 sonunda kazanan kaybedeni kendi suretinde yeniden biçimlendirdiği için, toplumların iç düzeni, devlet-lerin mevcut yapısı ve bütün bunların da ötesinde uluslararası ilişkilerin temel hatları değişime uğramaktadır. Bu değişim, emperyalist bir sosyal inşa uygulamasına maruz kalmaları nedeniyle yaşadıkları bölgede can ve mal güvenlikleri bulunmayan, her an ölümle karşı karşıya yaşamak durumunda olan ve bu duruma katlanamayarak başka bir bölgeye toplu olarak göç eden sivillerin doğrudan olumsuz etkilenmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye’nin hem Cenevre, Astana ve Soçi süreçlerine olan katkısı hem de terör ör-gütlerinin etkisinden sivil halkı korumak amacıyla BM Antlaşmasında belirtilen meşru müdafaa hakkını kullanarak gerçekleştirdiği sınır ötesi iki harekâtın icrası, yukarıda belirttiğimiz emperyalist yöntemlerin üzerlerinde uygulandığını gördüğümüz Suri-ye’deki savaşmayan sivillerin yaşam haklarının korunması ve sivil kayıpların önlenmesi bakımından da birden fazla insani görevi yerine getirmektedir. Terör örgütleri tarafın-dan evlerinden edilen ve göçe zorlanan insanların uygun yaşam koşullarında evlerine dönebilmelerinin sağlanması yanında Türkiye’nin Suriye topraklarında gerçekleştirdiği her iki harekât sırasında da terör örgütleri tarafından bölgede kalmaya zorlanarak can-lı kalkan olarak kullanılan sivillerin korunması amacıyla gerekli özenin gösterilmesi, yavaşlamaya ve zaman kaybına neden olsa da vazgeçilmeyen bir hareket tarzı olarak benimsenmiştir.

Dr. Savaş Biçer kimdir?

1958 yılında Ankara’da doğdu, Kuleli Askeri Lisesi ve Kara Harp Okulu’nu takiben Harp Akademilerinden Kurmay Subay olarak mezun oldu. Bosna Hersek, Kosova, Makedonya ve Afganistan’daki NATO ve Birleşmiş Milletlerin Güvenlik ve Barış harekatına katıldı. Belçika’daki NATO karargahında ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli kademelerinde görev yaptıktan sonra emekli oldu. NATO, Terör ve Uluslararası Güvenlik üzerine yazılar yazan Biçer, İstanbul Nişantaşı Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanıdır.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi Sayı:4

 

 

banner53
Yorumlar (0)
24
parçalı az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?