banner39

27.09.2007, 02:04

Ramazan ayında Ümmet

Öncelikle Allah'ın diğer aylara üstün kıldığı ve onu, altı asır sonra gökyüzü ile yeryüzü arasındaki bağlantının yeniden başlamasının vakti olarak seçtiği ramazan ayının gelişinin ümmete hayırlı ve mübarek olmasını diliyorum: "Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden kim ramazan ayına şahid olursa (erişirse) onda oruç tutsun." (Bakara: 185).

 

Her ne kadar mesele, sebeplerin aranmadığı farz bir ibadetle ilgili olsa da, -müfessirlerin dediği gibi- Hakîm (sonsuz hikmet sahibi) olan Allah, her ibadette kullarına hikmetlerinden bir yönünü mutlaka gösterir. Onların akıllarını onure etmek ve her şeyde bir hikmet aramaya yönlendirmek için. Çünkü sonsuz hikmet sahibi Allah'tan, sadece ve sadece hikmetli ve faydalı şeyler sadır olur.

 

Yüce Allah ramazan ayını idrak etme konusunda şöyle demiyor: "Kim (ramazan ayında) seferi olmadan hazır olursa, onda oruç tutsun." Aksine bu aya erişme şerefini, "şahid olma" ile ifade ediyor. Çünkü bu, özel bir hazır olmadır... Onurlanarak (müşerref olarak) hazır olmadır; tıpkı sevinçli bir törende hazır olmak gibi.

 

İşte ramazana şahid olmak da böyle bir şeydir. Ruhlar o ayda ışıyıp aydınlanır ve dikey bir şekilde semaya uzanarak zikir, namaz ve Kur'an sayesinde gökyüzüyle kucaklaşır. Yine merhamet, cömertlik ve hoşgörü ile  yatay bir şekilde (yeryüzüne) uzanır. Hz. Peygamber insanların en cömerdi idi. Cömertliği Ramazan'da coşardı. Yağmur yüklü bulutlardan daha cömert idi. (Buhari).

 

Ramazanda büyük fetihlerin ve zaferlerin gerçekleşmesi tesadüf değildir. Yine işgal güçlerinin, Ramazanda yükselişe geçecek direniş için hazırlık yapmaları da tesadüf değildir.

 

Vahiy son peygamber Hz. Muhhammed'in kalbine bu ayda inmeye başladı... Bütün peygamberlerin risaletlerinin özünü taşıyarak... Onları düzelterek ve tamamlayarak... Peygamberlerin ve medeniyetlerin mirasını koruma görevinin tevdi edileceği bir ümmet ve medeniyet kurarak...

 

Çok büyük değişimler bu ayda gerçekleşir... Ruh dünyasında: "Rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır..." (Buhari). Bu ayda kurulan aylık okullarda, birey ve cemaat olarak, ümmetin nefsî, aklî, bedenî, toplumsal ve ekonomik hayatının tecdidi (yenilenmesi) sağlanır...

 

Ramazan, faydalı ve verimli bir yolculuktur… Temel azığı ise, nefsi -temelde mübah olan ve arzulanan- belirli şeylerden, belirli vakitler boyunca, sadece Allah için tutmaktır… O, sessiz bir ibadettir... "Oruç benim içindir ve mükâfatını da ben veririm." (Buhari ve Müslim).

 

İnsan ile hayvan arasındaki ayırıcı özellik, kendini (nefsini) "tutmaya" güç yetirebilmedir.

 

Nefsin arzuladığı yemekler ve içeceklerle dolu sofranın etrafına oturmuş, ancak kendilerini tutarak, bunları yemek ve içmek için ilâhî izni bekleyen bir aile manzarası, çok ayrıcalıklı ve özel bir manzaradır… Bir kulluk ifadesidir ve çok büyük bir terbiye metodudur.

 

Bu şekilde, asi ve serkeş nefislerimizin yularını sımsıkı tutar ve ancak kuralına uygun olarak salıveririz. İşte medenileşme de zaten budur.

 

İslâm'ın medeniyet sistemi, bir çok unsuru bir araya toplamada (terkipte), sadelikte ve gerçekçilikte en ileri noktadadır. O, bedenî, ahlâkî, ruhî, içtimaî, dünyevî ve uhrevî, bütün boyutlarıyla hayatı kuşatan bir sistemdir. İslâm'daki ibadetlerin hepsi de, bu sisteme tercüman olurlar ve onu somutlaştırırlar.

 

Bu sistem, akılcı bir sistem olduğu için, onun akıbeti, belirsiz müphem ölçülere bırakılamaz; aksine inanan (mü'min) insana emanet edilebilir: "Sizden burada olan, burada olmayana tebliğ etsin." (İbn-i İshak). Onun için mü'minin temel ibadetlerini yerine getirmesi, bir cemaat veya devlet sisteminin –bunlar son derece önemli ve gerekli olmasına rağmen- varlığına bağlı değildir. Çünkü bu sistem, mü'minin ibadetlerini her şartta yerine getireceği bir esnekliğe sahiptir: "Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar." (Âl-i İmran: 191).

 

İslâm çok büyük bir terkiptir; sürekliliğini devam ettirecek, yeni sahalar oluşturacak ve zorlukların üstesinden gelecek, çok sağlam ve çok ince muharrik (harekete geçirici/ateşleyici) unsurlara sahiptir: Namaz, zekat, hac, oruç, tilavet (Kur'an okumak), cemaat ve devlet gibi. Eğer bunların hepsi birden en iyi şekilde işlerse, terkip, çok büyük bir görevi yerine getirir.

 

Ancak bunlardan bazılarının işleyişi bozulursa, terkibin yerine getireceği görev de o oranda düşer. Ama yine de hareket etmeye devam eder. Çünkü koruyucu sistem hemen devreye girer: "Kur an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız." (Hicr: 9). Islahcılar da bu işlevsizliği gidermek için herkesi göreve çağırırlar ve sonunda terkip, yeniden güçlü ve aktif bir şekilde işlemeye başlar: "Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir" (Ebu Davud).

 

İşte oruç, senelik temel muharriklerden birini temsil ediyor. Ancak bu ümmet için öyle bir zaman geldi ki, onda ümmetin -hayatta kalmasının, gücünün, medeniyetinin, birliğinin ve zaferlerinin sırrını teşkil eden- dinî muharrikleri, hiç de azımsanmayacak bir oranda atalete uğradı (işlevsizleşti). Kendisine karışan yabancı unsurlarla akîdesi (inancı) bulandı. Ve sonuçta bu muharriklerden bazıları, ilerlemenin ve birliğin itici gücü olmak yerine, bozulmanın ve parçalanmanın birer unsuru haline dönüştü.

 

Diğer muharrikler için de aynı şey gerçekleşti; içerikleri ve anlamları boşaltılıp, bazıları tarafından yerine getirilen ve diğer bazıları tarafından da getirilmeyen içi boş ve soyut şekillerden ibaret hale geldi. Bu halleriyle doğal olarak, kendilerinden beklenen meyveleri de veremediler.

 

Diğer milletlerin bize galip gelmeleri, onların, fikrî, toplumsal ve askerî sistemlerini ıslah edip yükselişe geçtikleri, buna karşılık bizim de siyasî, akidevî, ahlâkî ve toplumsal yapımızı bozup yozlaştırmak suretiyle zayıfladığımız bir zamana denk geldi.

 

Bu galibiyet, içerdeki zayıflık ve atalet unsurlarına, düşünce ve değerler dünyasında gerçekleşen daha fazla çalkantı ve bulanıklık ekledi ve böylece ümmet içindeki en şiddetli parçalanmaya yol açtı.

 

Islah Hareketleri Dinin Hayat ile Olan Bağlantısını Yeniden Sağlıyor

 

Islah hareketlerinin, fikir ve değerler yapısını kuşatan bir tecdit düşüncesine dayanmasında şaşılacak bir şey yoktur. Aynı şekilde bu hareketler, hayattan ve akidevî temellerinden kopuk birer gelenek ve merasim haline gelmiş dinin erkânlarına (namaz, oruç, hac gibi)  ruh katacak bir anlayışa dayanıyor.

 

Bu yüzden ıslahçılar bir taraftan İslâm'ın erkânları üzerinde ısrarla durdular: "Namaz dinin direğidir." "Bizimle onlar arasında olan ahid, namazdır. Kim namazı terkederse kâfir olmuştur." Aynı ısrarı namazın dışındaki diğer erkânları için de gösterdiler. İslâm'ın erkânlarını yasaklayanların, inkâr edenlerin ve hafife alıp alay edenlerin kâfir olacakları hususunda ittifak ettiler.

 

 Diğer taraftan da bu erkânların hayatla olan bağlarını vurgulamak için aynı ölçüde bütün gayretlerini sarf ettiler. Bu hususta Allah Teâla'nın şu sözünü hatırlattılar: "Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar." (Ankebut: 45). Ve şu sözü hatırlattılar: "Kıldığı namaz bir kimseyi hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoymuyorsa, o namaz kişiyi sadece Allah'tan uzaklaştırır."

 

Oruç konusuna gelince, bu ibadetin sadece dinî önemini vurgulamakla ve onu inkâr edenin dinden çıkacağını söylemekle yetinmediler. Çünkü oruç, kişinin kendisini sabahtan akşama kadar yemek, içmek gibi fiillerden alıkoymasından çok daha ileri bir şeydir: "Her kim yalanı, dedikoduyu, yalanla iş görmeyi bırakmazsa, Allah'ın onun yemesini, içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur." (Buhari). "Nice oruç tutan var ki, oruçlarından kendilerine kalan ancak açlık ve susuzluktur." (Et-Terğîb ve't-Terhîb).

 

Özgürleştirme ve Özgürleşme

 

Sonunda bu ıslah çalışmaları meyvelerini vermeye başladı. Tabi bu, ümmet içindeki atıl enerjilerin özgürleşmesi oranında oluyor. Evet, bu çalışmalar, enerjileri kayıt altında tutan cebir ve atalet inanışlarından kaynaklanan bağların bir kısmı kırdı ve Müslümanlara, sahip oldukları tarihi şuuru belli bir ölçüde iade etti. Müslümanın günlük hayatı ile ibadetler arasında yeniden bağlantı kurulmasında büyük davetçi Abdulaziz es-Sealibi'nin "Kur'an'ın Özgürlük Ruhu" (esprit liberal du Coran'L) isimli eserinin büyük etkisi vardır.

 

İnanç ve hayat arasında gerçekleşen –Seyyid Kutup'un ifadesiyle- kesintisiz ve uzun bir ayrılıktan sonra, geniş bir kesimde İslâm'ın erkanları ve şiarları yeniden olması gereken yerlerini aldı. Gerçi ihtilalin kucağında yetişmiş ve sonra da onların yerini almış nesil tarafından, "laik miras"ın gereği olan inanç ve hayatın birbirinden kopukluğu anlayışı hâlâ dayatılmaya devam ediyor.

 

Buna göre, bütün enerjisi alınmış, Müslümanın günlük hayatında ve muhtelif ilişkilerinde hiçbir etkisi bulunmayan kelime-i şehadet getirmenin yeterli olduğu "şeklî bir bağlılık" ile sâlih Müslüman olunabilir.

 

Evet, sâlih Müslüman olmak! Namaz, oruç, zekât ve hac olmadan... Ekonomik, siyasî ve ailevî bağlantılarında İslâm'ın emirlerine riayet etmeden... Hatta fırsat bulduğunda nefsî arzularını istediği gibi tatmin ederek...

 

Eğer iki asırdır sürdürülen ıslah çalışmaları olmasaydı, bu anlayış halen zirvede olmayı sürdürür ve bunun derin etkileri toplum zemininde görülmeye devam ederdi.

 

İşgalcilere karşı yürütülen özgürlük hareketleri -ki işgalin olduğu yerlerde halen varlığını sürdürüyor- ile işgalciler çekildikten sonra onlara varis olan devletlere, İslâm'ın adaletini ve İslâm ümmetinin çizgilerini kabul ettirmeye çalışan ıslah hareketleri, İslâm'ın inanç esasları ve şiarları ile hayat arasında kurdukları köprülerin gücü oranında yükselmeye devam ettiler. Bir başka ifade ile İslâm'ın laikleştirilmesi, yani hayatı yönlendirme mesajından uzaklaştırılması stratejisinin başarısızlığı oranında yükselmeye devam etti.

 

Bombardıman Altına İlerleme

 

Yaşanan şokların beslediği bu yenilenmeler, doğrudan işgalin yeniden geri döneceği, İslâm'a karşı kapsamlı bir saldırının yapılacağı ve dünyanın İslâm tehlikesiyle korkutulacağı bir seviyeye ulaştı.

 

Bunun en son örneğine, Batı'daki en yüksek dinî merciin yaptığı bir konuşmada şahit olduk: İslâm'ın akılcı olmadığı iftirasında bulunduğu ve Hz. Peygamberin –annem babam O'na feda olsun- insanlığa kötülükten başka bir şey getirmediğini söylediği konuşmasında.

 

Sanki teslis inancında; hatasız mutlak otorite inancında; engizisyon mahkemelerinde ve âlimlerin yakılmasında; cennete bilet kesilmesinde; derebeyleri, kapitalistler ve naziler ile ittifak yapılmasında; halkların ve medeniyetlerin yağmalanmasında ve köleleştirilmesinde...  akıldan bir eser varmış gibi.

 

Oysa bütün bu akıl dışılıkların karşısında, Allah'ı bilmenin yolu olarak ve bütün bilgilerin yolu olarak, her şeyde düşünmeyi ve tefekkür etmeyi emreden fıtrat dini yer alıyor. Çünkü İbn-i Rüşd'ün dediği gibi "bir eser hakkındaki bilgi ne kadar artarsa, o eseri yapan hakkındaki bilgi de o kadar artar." Bilindiği gibi İbn-i Rüşd, bugünkü papanın seleflerinin direnip karşı çıktığı Batı yükselişinin öncülerine, akılcı Yunan mirasını öğretmiştir. Bugün papa bu mirası hoşgörü ile karşılıyor. Ancak selefleri asırlar boyunca, bu mirası öğrenenleri yakarak cezalandırıyordu.

 

İslâm'a ve Müslümanlara yönelen bütün düşmanlık çeşitleri, asırlardır benzerine şahit olunmamış geniş bir uyanışa yol açmıştır. Dolayısıyla bu düşmanlıklar karşısında şuurlar gelişiyor, saflar birleşiyor ve davet yaygınlaşıyor.

 

Mürted Selman Rüşdi'nin Şeytanca Ayetler kitabını ve İslâm'ın mukaddeslerine saldırma noktasında onunla aynı çizgide hareket edenleri takip edenler, yine Filistin'deki ve Afganistan'daki dramı izleyenler bilirler ki, bütün bunlar, Batı'da (İslâmî) kimliği neredeyse erimekte olan İslâmî bir neslin, kendi kimliklerinin yeniden farkına varmalarına, ona sahip çıkmalarına ve onu yüceltmelerine aktif ve yapıcı bir katkı sağladı.

 

Şok etkisi yapan bu gelişmeler, söz konusu nesli uyandırdı ve onları yeniden ümmete döndürdü; hatta bazılarını çok daha ileri noktalara götürdü. Evet, onlardan yüzlercesi bir tepki olarak ve intikam almak için teröre yöneldi.

 

Buna karşılık, İslâm'a, Araplara ve muhacirlere karşı olan mutaassıp akımlar da yükselişe geçti. Ancak aynı şekilde, Batılı seçkinlerden geniş bir kesim Müslümanların zulme uğradığının farkına vardı.

 

Diğer taraftan İslâm'ın sahip olduğu özgürleştirici boyutlar onu, yok edici silahları, yağmacı şirketleri ve süflî/düşkün sanatları ile her yere sızan vahşi küreselleşmeye karşı mücadele eden güçlerle müttefik olmaya aday kılıyor.

 

Ramazanın bilediği uyanışın etkisi ile ümmetin karşılaştığı her yeni şok, böyle bir şuurlanmayı meydana getiriyor ve sonuçta tövbe edenlerin, oruç tutanların, namaz kılanların, zikredenlerin, nefislerini arındıranların ve cihad edenlerin sayısını artırıyor.

 

Şüphesiz bu ramazanda oruç tutanların sayısı, Müslümanların tarihindeki diğer ramazanlarda oruç tutanlarınkinden daha fazla olacaktır. Aynı şekilde hayatlarında ilk kez hacca gidecek, namaz kılacak ve oruç tutacakların sayısı da -buluğ çağına girme, hidayete erme veya tövbe etme gibi sebeplerle- bundan öncekilerden daha fazla olacaktır.

 

Ramazan, mü'minin Rabbi ile olan bağını ve ümmetin birliği konusundaki bilincini güçlendirerek geliyor. Maalesef siyasetçiler, bu birliği gerçekleştirmede, onun manevi güçlerini ve direniş seviyesini yükseltmede, içerden kendisine yönelen meydan okuyuşların ve aralıksız bir şekilde birbiri ardına gelen çeşitli düşmanlıkların üstesinden gelmede başarısız oldular.

 

Demek ki ramazan, bu manevi güçleri destekleyip kuvvetlendirir ve uluslararası simsarların ve onların yerel vekillerinin kalplerine korku salar. Onlar, İslâm'ın yayılma ve özgürleşme halkalarının genişlediğini, güçlerinin ve halkaların birbirine eklendiğini, düşmanın aklını karıştıracak başarılar kazandığını ve uluslararası dengeleri sarstığını görüyorlar. Lübnan, Filistin, Afganistan ve Somali örneklerinde yaşandığı gibi, Müslümanlar onların kibir ve bencilliklerinin karşısında sarsılmadan dimdik ayakta duruyor ve planlarını boşa çıkarıyor.

 

Mesele sadece savaş meydanlarında kazanılan başarılarla da sınırlı değildir; aksine fikrî ve siyasî alanlardaki zaferler de buna eşlik ediyor. Yine sivil toplum kuruluşları ile sağlık, eğitim, sosyal yardım ve hukukî yardım… gibi alanlarda elde edilen başarılar da diğerlerinden daha önemsiz değildir.

 

Irak, Filistin ve Lübnan'daki emperyal saldırılara karşı, Batı başkentlerinin çoğunda organize edilen milyonların katıldığı yürüyüşler, İslâmcısı, milliyetçisi ve solcusuyla, özgürlükçü güçler arasındaki halkaların bitişmesinin somutlaşmış bir örneğidir.

 

Mısır'da İhvan ile Nâsıriler ve Yemen'de de ıslahçılar/reformcular ve sosyalistler örneğinde görüldüğü gibi bu bitişme Arap coğrafyasında da kendini gösteriyor. Tunus'ta da, "herkes için özgür bir vatan"ı gerçekleştirmek için ana muhalefet güçleri arasında bir buluşma noktası mevcuttur.

 

Ramazan Karşılanırken Yaşanan Sevindirici Gelişmeler

 

- Türkiye'de AK Parti büyük bir zafer kazandı. Seksen yıllık cumhuriyet tarihinde ilk kez İslâmcı bir cumhurbaşkanı seçildi.

 

- Moritanya'da demokratikleşme yolundaki gayretler neticesinde, -şeffaf ve çoğulcu bir şekilde- önce parlamento seçimleri, sonra da devlet başkanlığı seçimleri yapıldı. Böylece İslâmcılar da dâhil herkesin siyasi faaliyetlerde bulunma hakkı kabul edildi.

 

- Fas'taki Adalet ve Kalkınma Partisi, Faslı seçmenin, içinde bulunduğu şartların zorluğuna ve oynanan her türlü oyuna rağmen, sahip olduğu yerini korudu, hatta yerini biraz daha iyileştirdi.

 

- İşgalcilerin umduklarını bulamadan ve hayal kırıklığına uğramış bir şekilde, birbiri ardına çekileceklerini ilan etmeleriyle, yaralı Irak halkı verdiği destansı direniş mücadelesindeki ilk zafer haberlerini almış oldu. Bu gelişme karşında işgalciler, oruç ümmetinin, zulüm altında bulunmaya devam ettikçe, rahat bir şekilde uyamayacağını da hatırlayacaklardır.

 

- Afgan direnişi de, bazı işgalci birliklerin alçalmış ve zelil bir şekilde geri çekilmeleriyle büyük bir zafer gerçekleştirmiş oldu. Aynı şekilde Somali'de de direniş yükselmektedir.

 

Doğun Sancıları

 

Ve ramazan kervanı geldi… Ancak ümmet parçalanmış bir halde ve çoğu da zulmün pençesinde… Zindanlar… Sürgünler… Özgürlere uygulanan baskılar… Bir tarafta yemekten hareket edemez hale gelenler… Diğer tarafta bir lokma yiyecek bulamayanlar… Ağızlara vurulmuş prangalar… Esaret altındaki Mescid-i Aksa… Ve parça parça olmuş Filistin halkı…

 

Ancak bu ümmetteki yeniden şahlanış ruhu, önünde duran bütün engelleri silip süpürecektir. Ve ramazan, ümmeti daha fazla tövbeye, birbirlerine karşı daha fazla merhamete,  daha fazla gayrete ve fedakârlığa yönelterek bu şahlanışı destekleyecek ve bir fetihler ayı olacaktır…

 

Yaratan ile yaratılan arasındaki ilişki yoğunlaşacak, zayıf iradeler güçlenecek ve dağınık nefisler birbirine yaklaşacaktır. Aklın hükmü nefsin arzularına, ilkeler menfaatlere, bâki olan fâni olana, genel olan özel olana ve ruhun lezzeti bedenin şehvetine üstün gelecektir.

 

Rabbimiz! Bize verdiğin nimetlerden dolayı ve bizi bu ganimetler mevsimine eriştirdiğin için sana hamd olsun. Rabbimiz! Bu aydan bize de bir fazilet ve nasip bahşet: "Kim iman ederek ve sevabını Allah'tan bekleyerek Ramazan ayında oruç tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır." (Buhari, Müslim).  

 

Evet, ümmetin çok büyük acılar çektiği doğrudur; ancak bu acılar sekâratü'l-mevt (ölüm sarhoşluğu) değil, bilakis doğum sancılarıdır. İslâmî uyanış, özgürlük ve direniş trendi yükselmekte olup ve ufukta çok sevindirici gelişmeler görülmektedir: "Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da (düşmanlarınız da), sizin çektiğiniz gibi acı çekmekteler. Üstelik siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz." (Nisa: 104).

 

 

 

 

 

Bu makale Halil Kendir tarafından Dünya Bülteni için tercüme edilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar (0)
23
hafif yağmur
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?