banner39

banner35

28 Şubat'ın 14 yaşındaki idam mahkumuyla

14 yaşında imam-hatip lisesi talebesiyken katıldığı, Çeçenistan’a destek mitinginde ‘İBDA-C selamı’ yaptığı ve ‘Allahu Ekber’ diye slogan attığı için tutuklanan Yakup Köse ile 28 Şubat sürecinde ve sonrasında yaşadıklarını, beklentilerini, hayal kırıklıklarını konuştuk

Röportaj 28.02.2014, 16:00 18.03.2014, 09:25
28 Şubat'ın 14 yaşındaki idam mahkumuyla

Gülsüm Ekinci/ Dünya Bülteni

14 yaşında imam-hatip lisesi talebesiyken katıldığı, Çeçenistan’a destek mitinginde ‘İBDA-C selamı’ yaptığı ve ‘Allahu Ekber’ diye slogan attığı için evine yapılan bir operasyonla gözaltına alınıp türlü baskılar sonucu hayatında ilk kez duyduğu İBDA-C’ye üye olmakla suçlandı. 14 yaşında 7 yere bomba atmak ve anayasal düzeni cebren yıkmaya teşebbüsten kalemi kırıldı, idam cezası aldı. Yaşı küçük olduğundan cezası 18 yıl 8 aya düşürüldü, 10 yıl hapis yattı.

14 yaşında olmasına rağmen ıslahevi yerine yetişkin cezaevine, katillerle aynı koğuşa kondu. İşkence gördü. 2005 yılında ise çıkan şartlı salıverme yasası sonrası özgürlüğüne kavuştu.

İçerideyken "slogan atmak" gibi nedenlerle hakkında 36-37 farklı dava açıldı. Bandırma Cezaevi’nde yattığı sıralarda, Hayata Dönüş Operasyonu diye adlandırılan operasyon sonucu savunmasız insanlara ateş açılmış 1 mahkûm ölmüş ve 9 mahkûm da yaralanmıştı. O da kolundan yaralandı. Arkadaşlarıyla ‘tabutluk’ denen hücreye kondu... 2000 yılında gerçekleştirilen operasyon sırasında askere karşı isyan ve yangın çıkarma suçlarından 32 kişiyle birlikte yargılandı. 25 Aralık 2013'te cezası onandı. Bugünlerde yaklaşık 3 yıl yatmak üzere tekrar hapse alınacağı günü bekliyor.

28 Şubat Darbesi’nin failleriyle hâlâ hesaplaşamadık. Batı Çalışma Grubu ile ilgili şu sıralar 103 sanık yargılanıyor. Çevik Bir geçenlerde tahliye edildi. Hesaplaşmanın anlamını bulabilmesi için sermaye, medya, bazı dernek mensupları ve üniversite hocaları gibi 28 Şubat sürecinin uygulayıcılarının da yargılanması gerekiyor. Sadece mağdur ve mağdur yakınlarının değil, vicdan sahibi herkesin bu meseleyi sahiplenmesi gerekiyor.

Yakup Köse ile 28 Şubat sürecinde ve sonrasında yaşadıklarını, beklentilerini, hayal kırıklıklarını konuştuk. Hapiste ve dışarıda yaşadıklarının milyonda birini dinlediğinizde, ne kadar çok hayatı gözümüzden uzak tuttuğumuzu, görmezden geldiğimizi anlıyorsunuz. Bilerek ya da bilmeyerek görmediğimiz hayatlardan değil belki, ama bir vesileyle haberdar olduğumuz (şahit kılındığımız) hayatlardan sorumlu olduğumuzu hatırlayalım ve kendimizi bir kere daha sorguya çekelim.

Gülsüm Ekinci: Ne kadar zamandır dışarıdasın, neler yaşadın, şu anda süreç ne durumda?

Yakup Köse: Çok fazla konuşulduğu için “14 yaşında idamla yargılanma edebiyatı”na girmeyeceğim. Ama nihayetinde 14 yaşında başlayan bir süreç, şu 34 yaşındayım: yirmi senedir benim üzerimde tahakkümünü kurmuş durumda. Yirmi senedir hep yargılandım ve bu süreçte hiç özgür olmadım. 2004 senesinde cezaevinden çıksam da peş peşe gelen ve Hayata Dönüş operasyonundan sonra açılan davalar ve cezaevinde disiplin suçlamasıyla karşı karşıya kaldığımız davalar bizim peşimizi özgürken de bırakmadı. Ben ve arkadaşlarım; gece yatarken sabah mahkememiz ne olacak düşüncesiyle yattık. Akşam eve giderken yolda polis çevirir mi veya GBT’mde herhangi bir sıkıntı olur mu, diye çekinerek yürüdük.

Devletin o ceberrut zihniyetinin, tamamen tahakküm altına aldığı hayatlarız biz. Özellikle benim hayatım. Yani bir sosyal yaşantımız olmadı; genel olarak "biz" şahsen ben, rahat bir hayat isteseydim suya sabuna dokunmaz, kendime belirlediğim hayat içerisinde öyle veya böyle yaşardım. Cezaevinde şöyle bir şey gördüm ve bunu da kendime şiar edindim: adaletsizliklere ve hukuksuzluklara karşı direnmeyi ve haksızlıklar karşısında susmamayı öğrendim. Durumu ve atmosferi de uygun gördüğüm için 28 Şubatçılara, yani Müslüman Anadolu halkını inim inim inleten bu vesayetçi, darbeci zihniyete karşı mücadele başlattım.

Bana vesile olan, çok çok yardımcı olan Mehmet Atak şahiddir; çok güçsüz başladım. Ama öyle bir kitle oldu ki arkamda, nihayetinde iş 28 Şubatçıların yargılanmasına kadar geldi. 2011’in Nisan ayında daha kimse 28 Şubat darbesini konuşmazken böyle bir mücadeleyi başlattık. Çok da iyi gidiyordu, işte darbeciler cezaevine alındı ve Çevik Bir’in gözaltına alındığı gün beni Yeni Şafak’tan bir arkadaşım arayıp ne hissettiğimi sordu. “Farklı bir güne uyandım” demiştim. 

Çevik Bir içeri alındığında umutlandın mı?

Tabii ki Çevik Bir alındığında umutlandım. Bana ve Müslümanlara işkence yapan birinin hesap vermesi, benim için en büyük özlemlerden, hayallerden biriydi. Bunun ışığını görmüştüm.  Ta ki o zamana kadar... Süreç öyle bir hale geldi ki siz de biliyorsunuz; biz 28 Şubat’la mücadele ederken; ancak 28 Şubat’ın sonuçlarını ortadan kaldırırsak hesaplaşmış oluruz, diye diye dilimizde tüy bitti. Sağır sultan duydu ama bizim sultanlarımız duymadı. Salih Mirzabeyoğlu’na özgürlük için binlerce görüşme yapıldı, aktiviteler yapıldı, platformlarda, kürsülerde dile getirildi ancak nihayetinde bir çözüme ulaşamadı.

Neden sence?

Neden; darbeyle ancak darbenin sonuçlarını ortadan kaldırırsanız hesaplamış olursunuz. Ama öyle olmadı. Attılar yükü bir savcının üzerine… Bu savcı da elinden geleni yaptı sanırım, fakat gücü yetmedi. Bugün paralel yapı, dediğimiz, gündemde de olan bazı darbeci yargı mensupları, bu işe izin vermedi diye düşünüyorum. Özellikle Salih Mirzebeyoğlu’nun serbest bırakılmaması konusunda ben “paralel yargı”nın rolünün çok büyük olduğuna inanıyorum. Fakat bu hükümetin "Bir şey yapamadım, önümüzde bazı engeller var," demesini mazur göstermez maalesef.

Sağlam, büyük siyasi irade diyorsak eğer, sağlam iradenin nasıl yakınlarındakine gücü yetiyorsa uzaktaki mazluma da el uzatmaya gücü yetecek. Yani bizim ölçümüz değil midir; Ağrı dağında bir Müslümanın ayağında diken batsa diğer taraftaki Müslüman onu hissedecek. Bu kadar basit değil mi? Ve haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır, bunları meclislerde, her yerde söylüyoruz. Ama bir şeyi söylemek farklıdır, yaşamak daha başkadır. Bugün ülkemizde, İslamcı camiada maalesef bir kanıksama söz konusu: acıları kanıksadık. Mücadeleyi unuttuk ve nasıl diyeyim; her şeyi çok basitleştirdik. Kendi değerlerimizi, çıkarlarımız uğruna yerle bir ettik. Bunların sonu işte 17 Aralık’tır.

“KARDEŞİMİZ 14 YAŞINDAKİ, İÇERİ GİRMİŞ, ÇIKMIŞ, TEKRAR GİRECEK TÜH TÜH” TEPKİSİ

Yani içinde bulunduğumuz sürece, Müslümanların haksızlıklara adaletsizlikle karşı duramayışımız mı neden oldu?

Bugün biz Mursi’yi kabullenirken, Molla Abdulkadir’in asılmasına isyan ederken, neden kendi ülkemizdeki Molla Abdulkadir’lerin göz göre göre zindanlara atılmasına, zindanlarda çürütülmesine izin veriyorsunuz?  Neden bir Molla Abdulkadir için, Mursi için meydanları dolduran… Yanlış anlaşılmasın ben de Mursi için meydanlara gittim ve yapılması gerekeni yapmak zorundayım. Ama ben buradayım! Aynı kitle yine burada, Fatih’teki kardeşlerim yine burada… Ama niyeyse ben ve arkadaşlarımla alakalı 15-20 kişiyi geçen bir protesto, eylem olmadı. Neden dışarıdaki çok cici, bizim içinse “kardeşimiz ya 14 yaşındaki, içeri girmiş, çıkmış, tekrar girecek tüh tüh” demekten başka bir yere varmadı. Bu yüzden eğer bu adaletsizliklere karşı susar, vicdan muhasebesi yapmazsanız… Sizin de kardeşleriniz, çocuklarınız var. Sizin de başınıza gelecek!

Bakın ben cezaevinden korkmuyorum. Beni yine atın, on yıl yine yatarım, alışığım. Dedim ya, ben hiç özgür olmadım. Hep o psikolojiyle yaşadım. Ben kendimi hazırlamışım. Bizim derdimiz, yaşadıklarımızı anlatarak yeni Yakup Köse’ler olmasın, yeni acılar olmasın.

Sence neden seni ve senin gibi mağdurları görmezden geliyoruz?

Bu sorunun muhatabı bizden ziyade toplumun vicdanı olması gerekiyor. Üzerine kafa yorulması gereken bir soru. Muhasebesi iyi yapılmalı bence!

Özgür olduğun bu on sene içinde sana kimler destek oldu?

Bana destek olanların başında Hilal Kaplan, Süheyp Öğüt, İsmail Kılıçarslan, onlara ne kadar dua etsem az. Hilal Kaplan kardeşi gibi ilgilendi. Balçiçek İlter defalarca röportaj yaptı. Başta dediğim gibi Mehmet Atak çok cesaretlendirdi. Agos’tan Filiz Işıker yazdı. Mevzuya hassas davranan on tane Hilal Kaplan, on tane Mehmet Atak olsa başını alır giderdi. Ama işte toplasak on kişi olmuyor sahiden destek verenler. Şu meydanda Yakup Köse ve dava arkadaşları için protesto eylemi yapalım denilse 15-20 kişiden fazlası toplanmaz.

Yeniden yargılanma meselesi var şimdi. Biz yıllardır 28 Şubatçılar yargılansın, yeniden yargılansın, diyoruz. Birden Ergenekoncular çıktı ve yeniden yargılanma söylemini sahiplendi. Bir dakika n’oluyor? Ergenekon’dan bin kişi tutukluysa, üç yüzü masumsa bu adamların, yedi yüzü suçlu! Şimdi n’oldu da hepsini masum ilan ettiler, birden cici mi oldular? Bunları ayırt etmek lâzım. Bize işkence yapan, darbe yapan aynı zihniyetti. Birçok siyasi suikastta parmağı olan gene bu zihniyettir. Bugün Başbakan’ın iki kızı dava açtı. Bunu zamanında yapacaklardı. 28 Şubat’ta herkes mağdur, gazeteciler, köşe yazarları herkes mağdur edildiğini söyler. Milyonlarca insan mağdur edildiğini söylüyor. Niye 28 Şubat Davası için Ankara’da 15 kişiydik biz?

Kendi Rabia’na sahip çıkmazsan sen daha çok 28 Şubat görürsün. Bu yüzden “17 Aralık, 28 Şubat’la hesaplaşmamanın çocuğudur,” diyorum. Dindar camianın bu işe kesinlikle el atması lâzım!

Dindar camiadan ne istiyorsun?

Mesele Yakup Köse meselesi değil, diyorum. Mesele tamamen yeni Yakup Köse’lerin olmaması için mücadele diyorum. Benim çocuklarım var. Darbecilerle hesaplaşmaz, yeniden yüz yüze gelirsek benim çocuklarım da mağdur edilecek. Şu anda da mağdurlar zaten. O acıları, şiddeti yaşayıp gördüğümüz için ben yeni nesillerin bu zihniyetlerle tanışmamasını istiyorum. Bu mesele üzerinden bana değil, kendi çocuklarına sahip çıksınlar istiyorum. Mesele budur!

“İŞKENCE YAPANA SAYGI DUYULUR MU?”

Biz, diyorsun ya konuşurken bu “biz”in içinde kimler var? Seninle birlikte içeri girecek arkadaşlarından da kısaca bahseder misin?

Biz derken haksızlığa karşı direnen, mücadele eden, bütün Müslüman kardeşlerimi kast ediyorum. İslam’a Muhatap Anlayış fikrinin etrafında toplanan gerektiği yerde, gerekeni yapan insanlar topluluğundan bahsediyorum. Bu insanların her biri anlayış açısından birer hazinedir ama görene, köre ne!

Çocukların, ailen, eşin ne düşünüyorlar?

Eşim benimle evlenirken durumu biliyordu zaten, şimdi de “Başa gelen çekilir,” diyor. Çocuklarım etkileniyor tabii. Birkaç sene önce kızım bana “Baba senin doğum günün 28 Şubat mı? Hep 28 Şubat’tan bahsediyorsun.” diye sordu. Ya da bugünlerde bir reklâm var “28’ine kadar” kelimeleri geçiyor içinde. Televizyonda 28’i duyar duymaz çocuklarım kafalarını çeviriyor.

Bugün birçok yerde öyle veya böyle katliamlar oluyor. Suriye'de, Arakan'da, Irak’ta, ümmetin birçok coğrafyasında çocukları, hayatları görüyoruz. Türkiye’yi de o ülkelerin içinde bulunduğu hale çevirmek için çalışanlarla mücadele etmek, ancak kendi mazlumlarına dört elle sarılarak mümkün olur, diyorum. Kendi mazlumların Roboski olabilir, serbest bırakılmayan BDP’li vekiller olabilir, faili meçhullerin mağdurları olabilir, ölümle burun buruna gelmiş hasta olan Yasin Demir gibi tutsaklar  olabilir. Bu tarz haksızlıklarında giderilmesi lazım… Haksızlığa maruz kalan herkese adalet diyorum. Bize İslam, Allah’a inanmayana zulmedin, demiyor ki!

İslam’ın yobazı vardır ama bir de modern yobazlar vardır. Soruyorum Cüneyt Özdemir’e neden bir kere bile beni programına çıkarmak aklına gelmedi?  O da farklı bir yobaz. Banu Güven meselâ niye kendi tarafının mazlumunu savunuyor. Adaletli olduğunu savunan her kesimden insanlar, neden yalnızca kendi taraflarının mazlumlarını kayırıyor?

İçeri alındığımda merkez medya, her gün çarşaf çarşaf “14 yaşındaki bombacı,” diye haber yaptı. Velev ki ben o bombaları atmış olayım, 14 yaşında İBDA-C mensubu olayım. Bana yapılması gereken işkence bu mudur yani? Al kardeşim ıslah evine koy, ailesinden uzaklaştırma, eğitime tabii tut. Sen ne yaptın, gittin adli tutukların içerisine attın. 14 yaşında bir çocuğu askeri mahkemede yargıladın, on sene yatırdın.

Şimdi çıkmış bana diyorsun ki “sen çok isyancısın”. Bana işkence yapacaksın, sonra da devlete saygı duy, diyeceksin. Var mı böyle bir dünya? Ben Adaletsizliklere karşı isyancıyım. Ben İBDA'cıyım, Salih Mirzabeyoğlu’nun fikirlerini anlamaya çalışan, idrak etmeye çalışan bir Müslümanım.

Yaşadığın süreçleri anlatan bir de kitap yazdın, nasıl tepkiler aldın? Senden ilk defa haberdar olan insanların tepkileriyle karşılaşabildin mi?

Kitap iyi yankılandı ama dağıtımcı meselesinde bir sıkıntı yaşadığımız için tam olarak yayılmadı. İnşallah önümüzdeki günlerde bu sıkıntıyı gidereceğiz.

İlk duyanlar “Türkiye’de böyle şeyler yaşandı mı? ”diyor ve şaşırıyor. Bende ona şaşırıyorum içimden hala yaşandığından haberi yok diyorum…

İBDA diyorsun ama içeri alındığında henüz İBDA'dan haberin olmadığını da biliyoruz. Kulağa çelişkili geliyor biraz.

O zaman açayım; benim şuursuz zamanım bir yıldır. 28 Şubat döneminde öncelikle Müslüman olduğum için, imam hatipli olduğum için içeri alındım. Bir gösteriye katılıp elimle selâm işareti yaptığım için alındım. O bende bir aidiyet oluşturdu.

Ayrıca benim yargılanma sürecim sadece idamla kalmadı. Cezevinde tam 36-37 soruşturmadan geçtim. İki kere örgüte yardım ve yataklıktan ceza aldım. Neden; mahkemeye çıkıyorum, meselâ Hasan Meriç’e uzanan eller kırılacak, diyorum. Öbür mahkemede cezaevinde  öldürülen kardeşimi savunuyorum, haydi bir yardım yataklık cezası daha… Başka bir mahkemede, başka bir hak savunuyorsun İstanbul’dan bir ceza açılıyor…

Devlet, şahsıma ve benim gibi masum insanlara karşı iyileştirme politikası geliştirmezse benim devlete saygı duymam kendime ve arkadaşlarıma, o insanlara saygısızlıktır. Ben şu anda zulüm altındayım, kilitlenmiş durumdayım, kimi seveyim, kime saygı duyayım?

Dindar camiayı da kırmamaya çalışıyorum. Ama benim için Hilal Kaplan’ın, İsmail Kılıçarslan’ın, Süheyp Öğüt’ün, beş kere hakkımda yazan Balçiçek İlter’in, Filiz Işıker'in, Mehmet Atak’ın yeri başka… Onların hakkını nasıl ödeyeceğimi bilmiyorum.

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ MÜ?

Bu sefer ne kadar kalacaksın?

3 yıla yakın daha cezaevindeyiz. Arkadaşlarım ve ben cezaevinde isyan, yangın çıkarmak suçlamasıyla 6-8 ayla 11,5 yıl arasında değişen cezalar aldık. Birinci soru, benzin dökerek yaktığımız iddia ediliyor: Cezaevinde benzini nereden alacağız? Defalarca kamera kayıtlarının izlenmesini talep ettiğimiz halde, mahkemece kamera kayıtları izlenmeden ceza verildi. Kamera kayıtları izlenseydi, itfaiye merdivenlerinden sivil giyimli insanların Molotof attığı ortaya çıkardı.

Kamera kayıtları neden izlenmedi peki?

Jandarma göndermemiş.

Mahkemenin isterse zoraki getirme yetkisi yok mu?

Mahkeme Metris davasında kamera kayıtları ve Ergenekon sanığı Okan İşgörür’ün ifadeleri doğrultusunda infazı durdurdu.  Bir defa istediler, jandarmadan cevap gelmedi. İkinci kez, Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesi “Kamera kayıtları kesinlikle gelecek!" dedi ve infazı durdurdu. Benim ve arkadaşlarımın davasında bu olmadı.

İkinci bir iddiam da, savunmalarımda da var. İsyan çıktığında ben cezaevinde değildim. İsyan 5 Ocak, akşam 6-7 sıralarında çıkıyor. Ben 5 Ocak’ta öğlen 1 gibi hastaneye sevk edildim. Geldiğimde cezaevinin dış bahçesinde, ona yakın ambulans ve itfaiye aracı vardı, kar maskeli, silahlı askerler vardı. Koridora girdiğimde askerler müdahaleye hazırlanıyordu. Ben içeri girdikten on dakika sonra da müdahale başladı. Şimdi soruyorum, bunlar delilli bakın, savunmamda da var. Bandırma’dan kayıtlar istenmiş, Bandırma Devlet Hastanesi göndermemiş. Devletin elinde olan bir tutuklunun can güvenliği, sağlık problemleri,  hayatının korunması devlete ait değil midir?

Bakanlık, "Bir dakika kardeşim, bu adam mevzular  başladığında cezaevinde olmadığını söylüyor. İsteyin Bandırma Devlet Hastanesi’nden kayıtları, kaçta hastaneye sevk edilmiş, kaçta cezaevine dönmüş,  isteyin." diyebilir. Sadece ben de değil, iki kişiydik biz, o gün birlikte hastaneye sevk edildiğimiz Ercan Bucak da ceza aldı. Burada işin bütün mantığı çıkıyor ortaya. Adamlar ceza vermeyi kafalarına koymuş. Şimdi infaz durdurma için o belgelerin talep edilmesini isteyeceğim. Bakalım mahkeme ne kadar ciddiye alacak.

Mahkemeler neden farklı davranıyorlar sence; Ergenekon davasında infaz durdurularak kayıtlar istenirken, senin davanda neden istenmiyor?

Türkiye’de kitaba dayalı bir hukuk bütünlüğü yok. Lastik gibi nereye çekersen oraya gidiyor. Bir davada hakim kayıtları almadan karar vermezken, diğer davada hakim kayıtları isteme gereği bile duymuyor. Ya da istediği halde gelmezse ısrarcı olmuyor. Bir savcı tutuklama veriyor, öteki de diyor ki sen adeletsiz bir karar verdin. Bir savcı operasyon emri veriyor, diğeri vermiyor. Arada kaynayanlar ne olacak? Türkiye’deki hukuk sistemi vesayetin, paralel yapıların  güdümünden hiçbir zaman tam olarak kurtulmamıştır. Buradaki farklı düşünüyordur, benim canım böyle istedi, diye karar veriyor. Öbürü biraz haysiyetli, kardeşim burada bir adaletsizlik olabilir, diyor farklı bir karar veriyor. 

Müslümanlar hem toplum, hem devlet için bir tehlike olarak görülmeye devam ediyor mu?

Benim anladığım Türkiye’de Müslümanların şuurlu ve bir sistemin yerine adaletli başka bir sistemi getiren anlayışlardan korkuluyor ve önü açılmıyor. Şahsen benim ve arkadaşlarımın bu kadar baskı görmesini de buna bağlıyorum. Ne diyoruz meselâ; faiz lobisini, Türkiye’nin çıkarlarını, Türkiye’den nemalananların üç bin aile olduğunu 1999’da söylemiştik. Bu feraset batılı güçleri maalesef korkutuyor. Sonuç olarak şuurlu Müslümanların hâlâ bir tehlike olarak görüldüğünü söyleyebilirim.

Biz o zamanlar “dik durun” diyorduk ve her “dik durun” dediğimizde bize bir dava açılıyordu. Bugün başbakan söylüyor “dik duracağız” diyor. Adaletsizliklere karşı susmayacağız, diyor. Biz bunları söyleyip idamla yargılandık.  Siz de bizim söylediğimizin aynısını söyleyip de bizi tekrar içeri gönderiyorsanız, ben derim ki Büyük Doğu meselesinin içi de boş. Büyük Doğu’yu inşa edeceğiz derken, tek bir eylemi olmayan, tek bir kişinin canını yakmayan, sadece kitap yazan Salih Mirzabeyoğlu’u içerde tutmak mantığa sığmaz. Bir Mütefekkir yaklaşık 16 senedir, 8 yılı hücrede olmak üzere, cezaevinde. Bu haksızlığa nasıl sessiz kalırsınız? 

Sen de ordunun sivil siyaset üzerindeki vesayetinin kalktığını düşünüyor musun?

Ben kalktığını düşünmüyorum. Müslüman kardeşlerimiz de pembe bir tablo çizmesinler. Ordu bugün çok sessiz. Bana göre tehlikeli bir sessizlik bu. Zamanı gelince vesayetçi, darbeci, çirkin yüzleriyle ortaya çıkarlar. Mübarek dışarı çıktı, Mursi içeri girdi, Çevik Bir dışarı çıktı, biz içeri giriyoruz.

Balçiçek İlter, Çevik Bir'e hakkını helâl ediyor musun, diye sormuştu: Benim onlarla hesabım var, demiştim. Hâlâ diyorum ki, 'bizim onlarla hesabımız var.' 

Bu dünyada hesabın görülmesi için ne yapılması lazım

Hukuki olarak Çevik Bir de yeniden yargılansın, bütün 28 Şubat müsebbipleri de, uygulayıcıları da yeniden yargılansın! Ama bunun bir de ilahi adalet kısmı var. Sonuçta anlayışım ve fikrim neye müsaade ediyorsa onu yapacağım, onlara Müslüman'ca davranacağım. Cezaevinde yattım ben ve kısas hakkım da bakidir, diyorum. 

Yorumlar (0)
21
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?