Abdullah Harmancı: Hayatımıza olan dilimize de oldu

Abdullah Harmancı ile kurmacadan hareketle sadece kurmacayla sınırlı olmayan öykümüzü konuştuk

Abdullah Harmancı: Hayatımıza olan dilimize de oldu

Asım Öz/ Dünya Bülteni - Kültür Servisi

Abdullah Harmancı 1998 - 2013 seneleri arasında öyküye ilişkin yazdığı yazıların kahir ekseriyetini kitaplaştırdı. On beş senelik dönemi kapsayan yaklaşık elli yazı… Kimisi genç bir öykücünün öykü yazma deneylerine odaklanan, kimisi başka öykücülerin öykülerine yorum getirmeyi deneyen, kimisi daha nesnel hatta akademik bir sesi deneyen yaklaşık elli yazı… Yirmi dört yaşındaki "genç öykücü" Abdullah Harmancı’dan otuz dokuz yaşındaki "akademisyen" Abdullah Harmancı’ya uzanan çizgide, ne çok şey yaşandı, ne çok şey başladı, ne çok şey bitti, ne çok şey değişti, ne çok şey aynı kaldı… Eksiğiyle fazlasıyla, günahıyla sevabıyla, bugüne kadar yazdığı öykü yazıları bunlar… Çoğunlukla onun yapmaya çalıştığı şu oldu galiba: Öznelliği keyfiliğe, nesnelliği bıktırıcı bir matematiğe bağlamadan, "başkasının öyküsüne" dair bir kanaat belirtmek. Harmancı ile kurmacadan hareketle sadece kurmacayla sınırlı olmayan öykümüzü konuştuk.

Asım Öz: Öykü üzerine kaleme aldığınız yazılarınız Kurmacanın Büyülü Serüveni adıyla yayımlandı. Başlangıçta hikâye dediğiniz türe şimdilerde öykü dediğinizi belirtiyorsunuz. Kendi hayatınız üzerinden “ne çok şey değişti” diyorsunuz. Bu terimlerin Türkçe eleştirideki serüveninden yola çıkarak belli konulardaki değişimin nabzını yakalamak mümkün müdür?

Abdullah harmancıŞöyle söyleyeyim. İnsanoğlu, tarih boyunca hikâye anlattı ve yazdı. Ama 19. asra gelindiğinde, Avrupa ve Amerika’da yeni bir edebi tür ortaya çıktı. Bunu her zaman anlatadurduğumuz ya da yazadurduğumuz “hikâye”den ayırmak için İngilizcede başına “kısa” ifadesi getirdiler. “Hikâye” başka “kısa hikâye” başka bir şeydi. Bizde her eski kelime yerine yeni kelimeler uydurulurken, “hikâye” yerine “öykü” denildi. Şimdi Ömer Lekesiz’den öğrendiğimize göre ilk defa Yaşar Kaplan, 1980 yılında yazdığı bir yazıda, İngilizcede “hikâye” diye ifade edilen kavrama gene “hikâye” denilmesini ama “kısa hikâye” diye ifade edilen kavrama öykü denilebileceğini savunan bir görüş ileri sürdü. Bugün genel olarak böyle bir terimleştirmenin kabul edildiği söylenebilir. Ama söylenmeye de bilir. Yani bir kesinleşme yok. Ben başta bu terimleri anlamdaş olarak kullanıyordum. Sonradan belirttiğim şekilde ayırmam gerektiğini düşündüm. Kitap 1998-2013 seneleri arasında yazılmış elli kadar öykü yazısını birleştirince, kitapta ister istemez bir terim ikiliği doğdu. Sorunuzun ikinci kısmı ise bir hayli zor. “Hikâye”, “öykü”ye evrilirken, dilimiz dini atıflar yapan gücünü giderek yitirdi. Sekülerleşti. Zira böyle olmasını isteniyordu. Kısacası hayatımıza olan dilimize de oldu. “Ben yaşarken oldu” demiyorum, ama ben yaşarken de olup biten çok şey var…

KEYFİLİKTEN UZAK DURMAK

Öznellik, nesnellik vb. yaklaşımlar eleştiri dünyasında sıkça kullanılan terimler… Başkalarının öykülerine ilişkin kanaat belirtmenin olmazsa olmazları nelerdir?

Öznellikle keyfilik arasında bir fark olduğu muhakkak. Sanat alanında konuşurken, öznellikten bütünüyle sıyrılmak gibi bir amacımız söz konusu olamaz. Çünkü mümkün değil. “Keyfilik” dediğimiz düşünme, değerlendirme biçimini ise sanırım kimse savunamaz. Üstüne de almaz. Böyle de olsa, zaman zaman değerlendirmelerde bir keyfilik havası esiyor. Bunu şu şekilde örneklemek isterim. Benim öykülerimde çok sağlam bir kurgu vardır. Adım adım sona doğru ilerleyen, her adımını hesaplayıp da atan bir anlatıcı vardır. Ben ister istemez “başkasının öyküsü”nü okurken bu çerçeveye önem atfederim. Bu anlaşılır bir durumdur. Bu benim öznelliğimdir. Ama keyfilik daha ileri bir durum. Örneğin yakın zamanda bir arkadaşımızın öyküleri üzerine yazılan bir eleştiri yazısında, sen Suriye’den, Filistin’den bahsetmiyorsun, böyle Müslüman öykücü olmaz, gibi hoyrat birtakım düşünceler ileri sürülüyordu. Eskiden sol çevrelerde toplumsal içerikli olmayan metinlere buna benzer eleştiriler yöneltilmiştir. Ben bu durumdan rahatsız olurum. Bu keyfiliktir. Bu arada şunu da belirteyim, öznellik ve keyfilik ayrımına dikkatimi çeken kişi Rasim Özdenören’dir. Şimdi hatırlamadığım bir kitabında… Sanırım “olmazsa olmaz”ımız keyfilikten uzak durmaktır.

BENİ TEDİRGİN EDEN ŞEY

Yazdığınız öyküler üzerine değişen kanaatlerinizden bahsediyorsunuz. Hatta zaman zaman sizi endişelendirdiği olmuş öykü yazarlığının. Bir yönüyle “mutmain olamama” hali bu aslında. Bu farklılaşmanın sebebi ne olabilir sizce?

Her yazar için geçerli olan bir durumdan bahsediyorum ben. Kendi yazdıklarınıza karşı sürekli fikirleriniz değişir. Hep de olumsuz anlamda değil. Olumlu anlamda da değişir. Öykülerimin estetik değeriyle ilgili olarak zaman zaman yaptığım okumalarda farklı şeyler düşündüğüm olmuştur. Benim kastım sanırım buydu. Öykü yazarlığının beni endişelendirmesi meselesi ise, ben “faydasız ilim”le meşgul olduğumu düşündüğüm zaman tedirgin oluyorum. Kur’an’a ayırdığımız süreyle edebiyata ayırdığımız süreyi karşılaştırsak, sanırım çok üzücü bir sonuç çıkar. Ben bunu düşündükçe acaba edebiyat bizim için bir kayba mı dönüşüyor, diye endişeleniyorum. Öte yandan şu da yanlış anlaşılmasın. Sezai Karakoç’un Suna dedimse sensin, Leyla dedimse sensin, deyişi gibi, aslında edebi metinlerle meşgul olurken de onun alt metinlerinde irfani geleneğimizin özünü, hadisleri, ayetleri bulmak çok mümkün oluyor. Çalıştığım üniversitede farklı gruplarla Küçük Prens okumaları yaptık ve şunu gördüm ki, öğrenciler Küçük Prens’in bir sözünden aniden bir hadise sıçrayabiliyorlar. Burada sorun yok. Sorun, doğrudan doğruya Kuran’la irtibat halinde olduğumuz zaman dilimlerinin süresinde galiba. Beni tedirgin eden şey bu.

Öykülerin okuru tatmin etmesi çerçevesinde Ömer Seyfettin ve Tomris Uyar örnekleri üzerinden edebiyat eğitimine ilişkin eleştirel bir değerlendirmeniz var. “Edebiyat eğitimi şöyle olmalıdır ya da şunlara dikkat edilmelidir” şeklinde somut önerileriniz var mı? Varsa nelerdir?

Ben çalıştığım üniversitelerde, öğrencilerin ders dışındaki zaman dilimlerinde de derse ilişkin bir şeyler yapmalarını sağlamaya çalıştım, çalışıyorum. En basitinden işleyeceğimiz konuyla ilgili bir edebi eserin okunup gelmesi ve sınıf ortamında tartışılması yöntemini uyguluyorum. Konumuz Kemal Tahir ise bir haftalık bir girişten sonra bir haftalık bir Devlet Ana tahlili yapıyoruz. Öğrencinin yorulmadan öğrenmesi mümkün değil. Hocalar konuşsun, öğrenciler esnesin. Böyle olmuyor. İstiyorum ki, Kemal Tahir’in edebi kişiliğini ya da düşüncelerini metinden çözsünler. Şu paragrafta şu var, burada Evliya Çelebi etkisi var, desinler. Bunun için de dediğim gibi, öğrencinin ders dışında geçirdiği zaman diliminde de etkin olabilmesi lazım. Ben en azından üniversite seviyesinde mümkün olduğu kadar öğrenciyi edebi metinlerle yüz yüze bırakıyorum. Tabii destekleyen sorularla, tahrik ederek, bazı yan metinler vererek bunu genişletiyorum. Yoksa al, oku, ne halin varsa gör değil.

BAZI TEHLİKELİ İLİŞKİLER KURMA MESELESİ

Etki/etkilenme meselesi daha çok şiir çerçevesinde anlamlandırıldı galiba eleştiri dünyasında. Öyküde etkilenme biçimlerinden söz açarken başka ülkelerde yeşeren anlayışların acentalığıını seçme durumuna da değiniyorsunuz.Acentalık aynı zamanda hatta daha çok düşünce eserlerine dönük kuramsal çeviriler bağlamında gündeme gelen ifadelerden biri. Bu meseleyi öykü dünyası çerçevesinde nasıl anlamlandırıyorsunuz?

Tanpınar’ın o ünlü sözünü anmak lazım. Yahya Kemal’e kadar Türk edebiyatının gümrük kaçakçılığından ibaret olduğunu söyler Tanpınar… Gümrük kaçakçılığı derecesinde midir, bilmem ama Batı edebiyatlarından etkilenme ve hatta etkilenmeden öteye geçme anlamında bazı tehlikeli ilişkiler kurma meselesi, Yahya Kemal sonrasında da devam etmiştir. Geçenlerde bir gazeteci, Tanpınar konuşulurken, aman Fransızcaya çevrilmesin, gibi bir espri yaptı. Ya da bir akademisyen hocamız Proust’u okuduktan sonra Tanpınar’a olan hayranlığım azaldı, gibi bir şeyler söyledi. Konuyla ilgili çokça yayın da yapıldı. Konu derken, bizim edebiyatçılarımızın Batılı edebiyatçılarla girdikleri tehlikeli ilişkilerden bahsediyorum. Şiir bağlamında konuşulanların öykü bağlamında konuşulanlardan çok farkı yok. Şiirdeki etkilenmelerin şiirin doğasından dolayı daha birebir, daha doğrudan olma ihtimali yüksek. Ama öykücülerimizin de Batılı öykücülerle tehlikeli ilişkiler kurdukları söylenebilir. Bu ilişkiler tehlikesiz de olabilir. Metinler arası ilişkiler diye başlı başına bir alan var, bilindiği gibi. Bu ilişkilerin hepsi hırsızlık diye anlaşılamaz. Zaman içerisinde bizim edebiyatımızda bu anlamda ne gibi bir değişim yaşandı, derseniz, ben şunu gözlemledim. Edebiyatçıların sayısı giderek artıp yaygınlaştığı için, artık doğrudan yabancı dilden yapılan okumalardan ziyade, Batılı yazarların ülkemizdeki temsilcileri üzerinden bir etkilenme biçimi doğmuş. Yani suyunun suyu…

EDEBİYAT DERGİSİNDEN ÖĞRENMEMİZ GEREKEN...

Edebiyat dergisi üzerine konuşulurken sadece Nuri Pakdil üzerinde durulmasının derginin ve derginin diğer yazarlarının ıskalanmış olmasının üzerinde düşünülmeye değer olduğunu belirtiyorsunuz. Aynı zamanda dergide yayımlanan çevirilere değiniyorsunuz. Derginin çeviri anlayışı üzerine neler söylenebilir?

Bu konuda bir inceleme çalışması yaptım. Dergi üzerine… Çeviri meselesine de eğildim haliyle. Derginin çeviri politikası aynı zamanda dünyaya ve hayata bakışını da özetliyor. Ya da bunun bir göstergesi durumunda. Öncelikle bütün İslam dünyasını kapsayan bir bakışa sahipler. Dergi yöneticileri istiyorlar ki, bütün İslam dünyasının edebiyatçıları Türkiye’de tanınsın. Bilinsin. Sevilsin. Bunun için belli bir tarihten sonra ciddi, sistemli bir çeviri faaliyetine gidilmiş. Ancak İslam dünyası ile yetinilmemiş. Bütün dünya edebiyatına açılmışlar. Nuri Pakdil, bir yerde, çağdaş Çin romanı hakkında bilgimizin eksik olduğunu söylüyor. Bunu okurken gülümsedim. Bugün bu endişeye sahip biri var mı içimizde? Çağdaş Çin romanı hakkında bilgimiz… Bunu söylerken bir yanlış anlaşılmaya mahal vermek istemem. Her ülkenin az çok “Orhan Pamuk”- vari bir küresel üne kavuşmuş yazarı var. Bunlar allı pullu yayınevlerince basılıp dünyaya dağıtılıyor. Bunu bilmekten bahsetmiyorum. Çok daha derin, öze yönelik bir bilgiden bahsediyorum. Bu konuda Nuri Pakdil ve ekibinden öğrenmemiz gereken çok şey var.

Öykücülere en çok lazım olan şeylerin başında ibtidai bilgi gelir. Niçin?

Öykü, hayata ilişkin bir edebi türdür. Bu cümle çok genel oldu. Düzeltiyorum. Öykü, hayata doğrudan bağlanan bir edebi türdür. Gerçeklik duygusu yaratmadan iyi bir öykü yazamazsınız. Peki bu gerçeklik duygusunu nasıl yaratacaksınız? Hayatın içinde olan ve ancak o hayat bilgisine vakıf insanların bildiği detayları metne yansıtarak. İptidai bilgi dediğimiz şey bu. Biz bir editörün hayatını anlatıyorsak, onu bir editör okuduğunda kendi mesleğinin dilini orada bulabilmeli. İptidai dil dediğimiz şey bu. 112 acilde santral görevlisi olan bir arkadaşım diyor ki, mutfak dolabının kapağını açtığımda bile, alo, diyorum. Ev kapısını açtığımda alo diyorum. Bu hayatın ta ortasından bir örnek. Böyle detaylar olmadan olmuyor.

TERİMLER YOK

Öykü terimlerini de konuşalım. Kısa öykü örneği üzerinden terimlerle ilgili olarak karşılaşılan durumlara değiniyorsunuz. Alanın terimleri eleştiri dünyasında ne kadar kabul görüyor veya eleştiride gerektiği ölçüde yer buluyor?

Yukarıda kısmen bahsettiğimiz “öykü”, “hikâye” terimlerinde bile, dilimizde bir ortaklıktan bahsedilemez. Türkiye’de bugün, aynı edebi türü anlatmak için, “hikâye, öykü ve kısa öykü” terimleri kullanılıyor. Hatta kısa hikâyeyi de katabiliriz buna. Bir birlik yok. Dahası öykü ve hikâye terimlerinin bu türdeki farklılaşmalara denk düştüğünü, yani bir anlamda soyutlaşan hikâyelerin öykü olduğunu ifade edenler bile var. Yani biz 1950’li senelerde “gerçeküstü”leşen Türk şiiri için başka bir terim mi kullandık? Böyle bir öneri de var. Hikâye olay anlatımı içeren metinlere densin, öykü ise daha soyut metinlere densin gibi… Kısacası terimler üzerinde bir anlaşma yok. Her ne kadar ilk sorunuzda izah etmeye çalıştığım “öykü” terimi genel kabule doğru gidiyorsa da…

EDEBİYAT VE FİKİR BİRLİĞİ

Günümüzde edebiyat dergilerinin/dergiciliğinin hali önceki on yıllara nazaran oldukça farklı ve farklılaşma süreci devam da ediyor. Edebiyat dergiciliğinde yaşanan dönüşümü(başka dergilerde de var bu dönüşüm) nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eskiden “fikir”le birlikte sunuluyordu edebiyat. Hareket dergisi bunun bir örneği. Edebiyat dergileri sadece edebiyata odaklanmamıştı. Şimdi sadece edebiyata odaklanmaktan geçtik, sadece bir edebi türe odaklanılıyor. Öykü dergileri gibi. O zaman da ne oluyor, şair arkadaşların öykücülerden haberi yok. Öykücüler sadece öykü okumaya başlıyorlar. Edebiyat edebiyattan çok başka bir şeydir. Edebiyat edebiyattan çok başka şeylere ihtiyaç duyar. Edebiyat sadece kendine odaklandığında şimdi olduğu gibi kekremsi bir tat verir. Bırakın türlere odaklanmayı, edebiyatın eskiden olduğu gibi fikirle iç içe olması ve böyle dergilerin çıkması lazım. Ancak mesele bu değil elbette. Daha temelde hayatımızdan çıktı endişe, fikir… Hayatta endişe yoksa, fikir yoksa, dergide olur mu…

Çıkan bunca dergiye rağmen süreklilik içeren tartışmaların yapılamamasının sebebi nedir?

Bu konuyu çok düşündüm. Yani tartışmaların neden yapılamadığı, neden edebiyat dergilerinde birbirine zincirlenen tartışmaların olmadığı meselesini. Bence her şeyden önce, yazarlarda bir özgüven eksikliği var. Tartışacaklarsa bile bunu okurların gözü önünde yapmak istemiyorlar. İkincisi sosyal medya bu tartışmaların ne kadar yüzeysel de olsa yapıldığı bir alan. Sosyal medya eleştirinin işlevini bir anlamda yerine getiriyor. Bir de sosyal medyadaki paylaşımların kaydolmadığı, “söz” gibi uçup gittiği varsayılıyor ve böyle olunca orada konuşmak daha maliyetsiz oluyor. Zaten en temelde dediğim gibi düşünce olacak ki tartışması olsun. Bir derdi, bir davası, bir mücadelesi olan, örneğin son 20 senedir şu fikri olgunlaştırmak için mücadele veriyorum diyen, kendine bir misyon yüklemiş kişiler lazım. Edebiyat dergilerinde bu misyona sahip kişiler varsa da fazla değil.

HER İKİ TARAF DA ÇOK SIKILIYOR

Dindar öykücülerin yaşadığı nihilizme çok kısa da olsa değiniyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Ben hem İslâmcı dergileri hem de seküler temelli edebiyat dergilerini en azından belli süre içinde yoğun olarak okudum. Bunu sürekli yapmadım. Yapamazdım çünkü. Boğucu oluyor. O zaman şunu gördüm ki, her iki taraf da çok sıkılıyor, bunalıyor, bu bunalımını öyküleştiriyor. Dindarı da o, seküleri de o. Hepsi kendi iç benine gömülmüş. Yalnızlığını, yoksunluğunu, çaresizliğini, can sıkıntısını dışlaştırıyor. Uzak dünyalar özlemi, yaşanan hayattan kaçma arzusu. Ben de yazdım böyle metinler. Asla küçümsemiyorum. Dikkat çekmeye çalıştığım şey, dindar öykücülerin imanlarına halel getirmeyecek bir pasif alan bulup o alanda kalem oynattıkları. Temelde her iki taraf da çok farklı şeyler yazmıyor. Ne olabilirdi? Dindarlar, dindarlık alanlarından çıkarak kendilerine farklı bir estetik yaratabilirlerdi. Nitekim çok belirgin olmasa da bu estetiğin peşinde olanlar var.

MUSTAFA KUTLU'NUN ETKİLENDİKLERİ VE ETKİLEDİKLERİ

Kendi öyküleriniz üzerinden öykücüler üzerindeki Kutlu tesirinden söz ediyorsunuz. Bu etki bugün nasıl bir görünüm arz ediyor?

Birincisi dil ve anlatımda bir etki var. Kutlu gibi hafif alaylı, dervişane bir bakışla yazmak. Hayata fazla da önem vermeden, alttan alta gülerek. Bence asıl etki bu dil düzeyinde. Kutlu’nun meselelerine değinen ya da onun konuları üzerinden etkilenme yaşayan kalemler yok mu, diyeceksiniz. Var elbette. Ancak zamanın ruhu diye de bir şey var. Ben Kutlu etkisinin daha çok dil ve anlatımda görüldüğünü düşünüyorum. Kutlu’da da Sait Faik ve Kemal Tahir etkisi vardır. Hatta Orhan Kemal etkisi vardır. Ancak Kutlu bunları eritmiş ve kendine mahsus bir dil meydana getirmiştir.

Öykü ve hayat ilişkisi öteden beri sıkça tartışılan konulardan biri…Günümüz öykülerinin sunduğu “kara” dünya hakkında eleştirileriniz var dergilerdeki öyküleri değerlendirirken. Öte yandan Kemal Tahir gerçekçiliği ile Mustafa Kutlu’nun Hayat Güzeldir’i üzerinden yapmış olduğunuz karşılaştırma dikkate değer. Dergilerde yayınlanan öykülerin karşımıza çıkardığı kurmacadünya, gerçek dünyadan pek farklı değil mi?

Açıkçası şu: Mustafa Abi’nin Hayat Güzeldir’indeki iyimserliği kabul etmek mümkün değil. Kemal Tahir’in çoğu romanında görülen kötücüllüğü de kabul etmek mümkün değil. Hayat ne öyledir ne de böyle. Tabii Mustafa Kutlu’nun Hayat Güzeldir dışındaki metinlerine bu anlamda bir lafım yok. Ben bu kitaptaki iyimserliği inandırıcı bulmadım. Kemal Tahir’in şehvet altında ezilen karanlık kişilerini de aynı şekilde… İşte bu bağlamda, öykü dergilerini sürekli okuduğunuz zaman, genellikle bir kötücüllük, karanlık, umutsuzluk havası seziyorsunuz. Acılı, boğuntulu, kötücül… Yani buna da itirazım var. Türk öyküsü bir inkılâp bekliyor, derken, bunu diyorum, bambaşka bir estetik üretilebilir. Mustafa Mestur bunu yapmış.

GERÇEKÇİLİĞİN SINIRLARININ ÖTESİ YAHUT GAYBA İMAN

Mustafa Mestur’a birkaç defa dikkat çekiyorsunuz. Mestur öykücülüğünde değerli bulduğunuz boyutlar neler?

Bir Müslüman bilir ki, konuşurken iki omzunda iki melek her an söylediklerini kaydeder. Bir Müslüman bilir ki, mezarına bırakılan ölü, aslında başka bir boyuta yükselmiş ve orada bilemeyeceğimiz esrarlı bir alanda yeni bir hayata başlamıştır. Gaybdır bu. Gayba inanırız. Bu bizim için gerçeküstü terimleriyle filan izah edilecek bir şey değildir. Her şey kadar gerçektir. İran filmlerinin İslam’ın koyduğu haram-helal çizgisine riayet ederek kendilerine mahsus bir estetik dil yarattığını biliyoruz. Hâlbuki senelerce şu mavalları dinledik: Müslüman duyarlığımız, bizim örneğin sosyal gerçekçiler gibi topluma ve hayata alabildiğine açılan metinler üretmemizi engellemiştir. Ya da sinema filmleri, tiyatro oyunları üretmemizi, kadın erkek ilişkilerinin sınırlılığı engellemiştir. Buna benzer şikâyetler edilirdi. Adeta dini hassasiyetlerimiz, sanat yapmamıza engel oluyordu. Bunun böyle olmadığını, hatta tam tersine hassasiyetlerimizin yeni bir dil oluşturmamızı sağlayacağını anlamamız biraz zaman aldı. Mestur, okuyalı çok oluyor, bu gayba inanç alanından hareketle gerçekçiliğin sıkıcı bağlarından kurtulmuş öyküler yazıyor. Mekan, zaman, atmosfer bambaşka. Hatta kaldırılmış. Burada yeni bir estetik var. Benim “Seni Ne İhtiyarlattı?” adlı bir öyküm var. Kendi yazdıklarımdan bahsetmeyi sevmem. Ama bu metni bir de bu gözle okumanızı rica edeceğim sizden. Ahiretten seslenen bazı insanlar var orada. Zaman yok, mekân yok… Varsa da gerçekçiliğin sınırlarının ötesinde…

Abdullah Harmancı, Kurmacanın Büyülü Sureti, Profil Yayınları, 2013, 264 sayfa.

Güncelleme Tarihi: 24 Mart 2014, 14:16
banner53
YORUM EKLE

banner39