banner15

Albayrak'tan 28 Şubat döneminde medya ve mazlumlar değerlendirmesi

Albayrak Şirketler Grubu Yönetim Kurulu üyesi ve Yeni Şafak Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Mustafa Albayrak, 28 Şubat döneminde bir iş adamı ve Yeni Şafak gazetesinin sahibi olarak yaşadıklarını anlattı. Yolsuzlukların üzerine gittikleri için bakanlardan tehdit aldıklarını ifade eden Albayrak, “Ancak biz hiç yılmadık, hiç geri adım atmadık. Hiçbir zaman da mazlum olmadık. Yaşayacaklarımızı bilerek yola çıktık. Ancak Samsun’dan, Urfa’dan üniversiteyi kazanıp Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne okumak için gelmiş, başörtüsünden dolayı fakülteden içeri girememiş bir kızcağız ve bütün ailesi mazlumdur.” diyor.

Albayrak'tan 28 Şubat döneminde medya ve mazlumlar değerlendirmesi

Albayrak Şirketler Grubu Yönetim Kurulu üyesi ve Yeni Şafak Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Mustafa Albayrak, Gerçek Hayat dergisinden Emeti Saruhan'a konuştu.

Bugünden geriye, 28 Şubat’a baktığımızda ne görüyorsunuz? 28 Şubat’ın aktörleri kimlerdi?

28 Şubat’ın bir ayağında asker görünümlü eşkıyalar vardı. Asker kıyafeti giymiş ama aslında 15 Temmuz’da gördüğümüz eşkıyaların bir versiyonu olanlar, o zaman da askerin içindeydi. Asker korkuttu, ürküttü, siyasi iktidarı itibarsızlaştırdı, küçük düşürdü. Bunlar aynı 15 Temmuz’daki gibi CIA ve Mossad’ın da ajanlıklarını yapıyorlardı. Avrupa, Amerika ve İsrail’in de emir erleriydi. Çünkü 28 Şubat, 15 Temmuz’un birebir aynısıdır.

Öbür tarafta ateist, İslam’a düşman, muhafazakarlara düşman, hain, yine Avrupa, İsrail ve ABD’nin güdümünde bir kadro, üniversiteleri, YÖK’ü ele geçirmişti. İstedikleri politikaları okullarda talebelere eğer iyilikle empoze edebilirlerse edecekler, edemezlerse askerin gücüyle, kamunun gücüyle hem oradaki muhafazakar akademisyenleri hem de muhafazakar, milliyetçi talebeleri öğrenim hakkından ve çalışma hakkından men edeceklerdi. Aynı zamanda bilimsel görünümlü araştırmalarla da hükümeti itibarsızlaştıracaklardı.

Bir yanda da hırsı ve ihtirası aklının önüne geçmiş, koltuk için ülkeye hiç bir kötülüğü yapmaktan imtina etmeyen siyasi kadrolar vardı. “Koltukta oturayım da ülkeye ne olursa olsun” deyip hainlik yapanlar... Bunların yanı sıra yurt dışından aldığı görevi yerine getiren siyasi kadrolar da vardı. Zaten Refahyol hükümetinden sonra bunu çok net gördük.

Paraya iman etmiş bir iş adamı güruhunu da saymamız gerek. Bunların bir ideolojisi falan yoktu, derdi günü para. Onlara parayı verecek bütün yapılara destek verebiliyorlardı.

Ama yine uluslararası örgütlerin maşası olarak Türkiye’de rejimi değiştirme gayretinde olan büyük devasa şirketler ve işadamları da vardı. Misyonerler. Bugün bunlar hâlâ Gezi olaylarında, 15 Temmuz’da, şurda burda karşımıza çıkıyor.

Bir de STK’larımız vardı. STK dediğiniz özgürlükçü kuruluşlar olur. Fakat onlar koltuklarında 20 seneden fazla kalmış dinozorlardı. O koltukta biraz daha kalabilmek için askerin Refahyol hükümetine yaptığı bütün dayatmalara, beyanatları, faaliyetleri ile sahip çıktılar. Refahyol’dan sonra da askerin ve yeni kurulan hükümetin dayatmalarının da tamamına destek oldular. Bir yandan da muhafazakar iş adamlarının da gelişmelerini engellediler. Bunlar ellerinde Türkiye’nin sermaye yapısını barındıran büyük banka sahipleriydi, hepsinin de bankaları vardı.

28 Şubat’ta önce kendi bankalarının sonra da kamu bankalarının içlerini boşalttılar.

Bunu verdikleri desteğin bir karşılığı olarak aldılar. Odalar ve borsalar gibi 40 sene, 50 senedir yapısı hiç değişmemiş, yönetim kadrolarında hiç bir zaman muhafazakarların olamadığı yapılar da antidemokratik ne varsa hepsine destek vermişlerdi.

28 Şubat döneminin medyası nasıldı?

Bu saydığımız aktörlerin yaptığı bütün yanlışları doğru, yaptıkları hainlik ve ihaneti ülkenin yararınaymış gibi gösteren, bunlarla ilgili PR yapan büyük bir medya grubu vardı. Bu medya grubunun da CIA, Mossad, İsrail, Avrupa ve Amerika ile direkt ilişkileri, ortaklıkları bulunuyordu. Bazılarının patronları da medya şirketleri üzerinden değil ama diğer şirketleri üzerinden bu anlattığımız yapılarla çok ciddi sermaye ilişkilerine girmişti.
Siz de iş adamı olarak iş çevrelerinde bulunuyordunuz. 28 Şubat burada nasıl yaşanıyordu?

Muhafazakar, mütedeyyin iş adamlarına operasyon yapıyorlardı. Tamamen eşkıyalık olan bu operasyonları, normal bir organize suç örgütüne operasyon yapılıyormuş gibi gösteriyorlardı. O dönemde muhafazakar iş adamları Dost Sigorta adında bir sigorta şirketi kurmaya niyetlenmişti. Şirketin kurulma aşamasında gerçekten pazardan çok iyi pay alacağını düşündükleri için talimat verdiler ve bu iş adamlarının tamamını, yaka paça, teröristleri gözaltına alır gibi, evlerinin kapılarını kırarak, enselerine basarak gözaltına aldılar. Aynı yapı o zaman çok çok taze olan “Katılım Bankaları”nı da ciddi şekilde baskı altına aldı. Katılım bankalarıyla çalışan firmalar konvansiyonel bankalardan kredi alamaz, kamu ihalelerine giremez hale geldi.

Amaçları neydi?

Bahsettiğimiz medya patronlarının tamamının bir iki bankası vardı. Bu muhafazakar şirketlere kredi imkanı vermiyorlardı. Kamu zaten Katılım bankası ile çalışanlara ihalelere girme yasağı koyuyordu. Dolayısıyla bunlar bir şekilde muhafazakar iş adamlarını ticaretten men ediyorlardı. Çünkü Anadolu Aslanları olarak bilinen yapının çok hızlı bir şekilde, bunlardan daha verimli çalışacaklarını, daha az masraf, daha çok kâr üreteceklerini bildikleri için, pazara girmeleri durumunda pazar payını kaybedeceklerini görüyorlardı.

Bugün baktığımızda muhafazakar camianın Türkiye’deki marketler zincirinin yüzde 85’ine hakim olduğunu görüyorsunuz. Türkiye’deki marketler zincirinin yüzde 85’inde alkol satılmıyor. Alkol fabrikası olan bir yapı Türkiye’de bunu ister mi?

Eğer fetva almış muhafazakar bir sigorta şirketi olursa birden Türkiye’nin en büyük ikinci ya da üçüncü sigorta şirketi konumuna geleceğini, kendi müşterilerinin çok hızlı bir şekilde oraya gideceğini görmüşlerdi. Devletteki haydutlara talimat verip, sigorta şirketine baskın yaptırdılar.

Polis haydutluk yapıyor, savcı haydutluk yapıyor, hakim haydutluk yapıyor, asker haydutluk yapıyor.

Talimat veriyorlar bu adamlara çörekleniyorlar.

Yani pastayı paylaşmak istemiyorlardı ve muhafazakarlara da katlanamıyorlardı.

Bugünkü Türkiye’den o güne baktığımızda okumak daha kolay. Yurt dışında çok ülkeye gidiyorum. Bugün gittiğim her yerde Türkiye’nin devlet başkanı, kadroları tanınıyor. Çünkü dünya ile ilişki kuran bir kadromuz var. Dünyanın muhtelif yerlerinde çok güçlü iş adamlarımızı görüyoruz. O zamana dönüp baktığımızda ise sönük, maaşını ödeyemeyen, iç borca batmış, dış borç alamayan, IMF’nin kapısına dayanmış, ödemelerini yapamayan bir Türkiye var. Enflasyon yüzde 80’lerde, faizler yüzde 110’larda. Yurt dışındaki ağababaları Türkiye’nin öyle kalmasını istiyorlardı.

15 Temmuz’daki FETÖ operasyonu ile 28 Şubat’taki operasyon aynı zincirin halkalarıdır. Bu adamlar ülkenin gerçek kültürüne sahip insan yetişmesini istemiyorlar.


Darbeler aynı zincirin halkaları mıydı yani?

Osmanlı’nın son çeyreğinden bu yana yapılanlar hep birbirinin aynıdır. Eğer rahmetli Erbakan istifa etmeseydi, bombalarla, silahlarla aynı şeyi yapacaklardı. Tanklar Sincan’da başörtüsü için sokağa çıktı. Açık açık “Ben muhafazakar bir yapıya tahammül edemiyorum” diyorlardı. Biz Yeni Şafak’ta başörtülü refakatçinin Alemdaroğlu döneminde İstanbul Tıp Fakültesi hastanesine alınmadığını haberleştirdik. Başörtülü biri hastaneye refakatçi olarak giremedi. Şimdi böyle bir Türkiye düşünebiliyor musunuz? Dolayısıyla bugün gelinen noktada bu adamların bunu hazmetmesi mümkün değil. Zaten adamlar bunları yapmasaydı çok güçlü bir yapının geldiğini görüyorlardı. Türkiye zaten muhafazakar damarları olan bir ülke. Bu adamların bu kadar kabiliyeti, aklı, zekası yoktu. Nasıl FETÖ’nün bu kadar aklı, kabiliyeti yoktuysa, gidip kendini kullandırdıysa, 28 Şubat’ın medya ayağı, asker ayağı, üniversite ayağı, iş adamı ayağı da kendisini yurt dışına kullandırtmıştır.

Siz Yeni Şafak gazetesinin de sahibisiniz. Böyle bir ortamda Yeni Şafak nasıl dik durabildi? Nasıl gazetecilik yapabildi?

Yeni Şafak, Akit gazetesi, Kanal 7, Refah Partisi, STK olarak da MÜSİAD... Toplumun moral bulacağı başka yapı yoktu. Bu ortamda gazetecilik yapmak, bozuk yolda araba kullanmak gibidir. Şoför iyiyse bozuk yolda da kullanır.
Bizim ailemiz gazetecilikten gelme değil. 28 Şubat’ın en zor döneminde Yeni Şafak’ın sahibi olduk. Yeni Şafak çok dolu bir gazeteydi ama ekonomik olarak küçüktü. Yeni Şafak kapanmak üzereyken satın alarak yaşattık.

Siz sokakta 3 kişinin bir araya gelip bir kişiye saldırdığını görseniz ne yaparsınız? Müdahale edersiniz. Biz de baktık ki 5 kişi bir araya gelmiş, birilerini gasp etmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla müdahale etme gereği hissettik. Ama sadece Yeni Şafak’ı Albayrak’ın satın almasıyla olmuyor. İçeride çalışan, inanmış, adanmış, hakikaten bu iş için kendini ortaya koymuş, risk almış bir kadromuz vardı. Sadece biz değil çalışanlarımızın hepsi bu riski almıştı. O kadroyla biz duruma vaziyet ettik. “Durun bakalım ne oluyor” dedik.

Ne gibi engellerle karşılaşıyordunuz?

Diğer gazeteler kamudan reklam alıyor, siz alamıyorsunuz. Kamu toplantılarına giremiyorsunuz çünkü akredite olamamışsınız. Ama “akredite olamamış gazete” olmak bize bir keyif veriyordu. Gazetede yaptığımız haberlerden dolayı devletle olan ilişkilerimizin bozulması da bize bir keyif veriyordu.

Hangi haberlerden sonra?

Gazetede yolsuzluk haberleri yaptık diye vergi dairesini üzerimize gönderiyorlardı. Bir günde Albayrak grubu şirketlerinde toplam 103 tane devlet memuru vardı. Çalışma Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı’nın elemanları bizim değişik şubelerimizde defterlerimizi alıyorlar, inceliyorlar... ama biz hiç yılmadık, hiç geri adım atmadık, hiç korkmadık. Biz hiç bir zaman da mazlum olmadık. Biz kendimizi hep şöyle gördük. İki rakip futbol takımı var, birbirini yenmek için sahaya çıkmış. Biz takımın oyuncularından biriyiz. Maça çıktığımızın da bilincindeyiz. Sonunda galibiyet de var, mağlubiyet de var dayak yemek de var. Bunu bilerek yola çıktık. Rakibin güçlü olduğunu da biliyorsun ve ona göre sahaya çıkıyorsun zaten. Sahaya çıkmış, dayak yemiş adamların yani bizim, Akit’in, Müsiad’ın, Kanal 7’nin şikayet etmek, mazlumduk demek gibi bir hakkımız yok. Ancak Samsun’dan, Urfa’dan üniversiteyi kazanıp Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne okumak için gelmiş, başörtüsünden dolayı fakülteden içeri girememiş bir kızcağız ve bütün ailesi mazlumdur.

Fakat bir bakan gazeteyi arayıp tehdit edebiliyordu?

Dönemin İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen arayıp, “Ben Mersinliyim. Eğer yolsuzluk haberleri yapmaya devam ederseniz bir gece gelir bir bekçiyle bir gecede sizin işinizi bitiririm” dedi. Biz de dedik ki “Biz de Ofluyuz. Sen ve tüm bekçilerin gelin, bekliyoruz.” Bu konuşmadan sonra bakanın kendisini manşete çektik. Ölümden ötesi yok. Ama onlar korkacağımızı zannettiler. Gazete binası kurşunlandı.

Uyduruk sebeplerden dolayı 2-3 kere gözaltına alındım. Üçüncü kez gözaltına alındığımda tutuklandım. 6 ay hapis yattım. Gözaltındayken işkence yaptılar.

Gözaltına alındığınız gece neler oldu?

Gözaltına alınıp emniyete götürüldüğümde baktım 11 ve 13 yaşlarındaki yeğenlerim orada, yengem orada. Çocukları almışlar. “Nuri Albayrak gelirse bırakacağız” diyor Emniyet Müdürü. Bizi orada gece bire kadar beklettiler. O saatte Adil Serdar Saçan beni odasına çağırdı. “Biz sizin defterleri inceledik. Çalıştığın bütün vergi dairelerinde vergi rekortmeni olmuşsun. Çok dürüst bir firmasınız. Kayıt dışı bir şey bulamadık. Yalnız bu siyasilere bulaşanlar malum. Şimdi siyasilerle olan kirli ilişkilerinizi anlatırsanız ben seni arka kapıdan yollarım. Hiç kimse de burda olduğunu bilmez.” dedi.

Siyasi ile kimi kastediyor?

Tayyip Erdoğan Bey. Direkt ismini veriyor zaten. Cumhurbaşkanımız.

Henüz AK Parti’nin yeni kurulduğu dönem herhalde

Partinin kurulmasından bir buçuk ay sonra. 11 Eylül İkiz Kuleler olaylarının ertesi günü bizi aldılar. Ben de “Bizim hesaplarımız çok net ve açık. Gelen, giden tüm parayı görebilirsiniz. Siyasilerle anlattığınız gibi bir bağımız yok. Biz ideolojik bir firmayız, yardım ederiz ama bu tamamen belli ölçülerdedir. İslami anlamda da ekonomik anlamda da belli ölçülerdedir. Kayıtlar dışında birşey bulamazsınız” dedim.

“Buradan bu akşam gitmek istiyorsan bu ilişkiyi anlatacaksın” dedi. Ben de “Birine rüşvet verdim dememi istiyorsanız, onu der buradan çıkarsam, çıktığımda da size rüşvet vererek çıktığımı söylerim” diye cevap verdim.
“Peki, senin bildiğin dilden konuşmasını da biliriz” dedi. Zaten sonra 4 gün emniyette işkence gördük.

Siyasi iktidarla birlikte mi hareket ediyorlardı?

Bu yapı ayrı ayrı, birbirinden bağımsız bir yapı değil. Mesela Adil Serdar Saçan, İstanbul Emniyet Müdüründen tamamen bağımsız, Mesut Yılmaz’ın kardeşi Turgut Yılmaz ile çalışan bir adam. Bize sürekli yolsuzluk haberlerinin yapılmaması için baskılar geliyordu. Rüşvet teklif ediliyordu. Bir bankanın genel müdürü ve bir kamu kurumunun genel müdürü onlarla ilgili yaptığımız haberlerin kaynağını vermemiz karşılığında bankadan sınırsız kredi, kamu kurumundan da ihale teklif ettiler.

Bizi tanımıyor, kendileri gibi zannediyorlardı. Bunun olmayacağını net bir dille, biraz da kaba bir şekilde kendilerine anlattık. Baktılar ki olmuyor, başka yollarla nüfuz etmeye kalktılar. Türkiye’nin önde gelen şirketlerini gönderdiler. Onlarla bir takım reklam ilişkilerine sokarak bizi melezleştireceklerini, yumuşatacaklarını zannettiler. Bunun arkasında ne olduğunu çok rahat anladık. Ona da yüz vermedik.

Erdoğan aleyhinde ifade vermenizi istiyorlar. Henüz yeni kurulmuş bir parti ile neden uğraşıyorlardı?

Ellerinde anketler vardı. Türkiye dip yapmıştı. O günkü siyasi partiler içinde başka alternatif yoktu. Dolayısıyla o zaman çıkacak olan Tayyip Erdoğan hareketi halkta da destek bulacaktı; İstanbul Büyükşehir belediyesindeki başarıları ortada, Türkiye’deki sempatisi ortada. Ankara ve Kayseri belediyelerinin başarıları ortada. 360 milletvekili beklemiyorlardı ama birinci parti olacağını, 250’nin üzerinde milletvekili alarak iktidar olmasa bile koalisyonun çok dominant bir partisi olacağı ellerindeki anketlerde vardı. Kaldı ki biz de anket yapıyorduk, bizim elimizde olanın onların elinde olmaması mümkün değildi. Bu nedenle Erdoğan’ın önünü kesmek istiyorlardı.

Peki sizi hangi suçlama ile aldılar?

İlk tutuklandığımda gazetelerin yazdığı, “Çete ve teşekkül oluşturarak cihad yapmak, geleceğin başbakanını hazırlamak” iddianamedeki sebep buydu. Bu fiilen mümkün değil. DGM eften püften sebeplerle bizi tutukladı sonra da iddianameyi böyle açtılar. Tabi bunların belgelerini ortaya koyamadılar. İhaleye fesat karıştırma gibi şeyler ileri sürdüler, ilk mahkemede suçsuz olduğumuz anlaşıldı ve serbest kaldım.

6 ay cezaevinde kaldınız. O süreç nasıldı?

Bu ülkenin Emniyet Müdürlüğü ile cezaevi arasında bu kadar fark olabileceğine ihtimal vermezdim. Cezaevinde muhteşem bir 6 ay geçirdim. Çok rahattı. Kafamı dinledim, kitap okudum, kitap okudum, çok kitap okudum. Bütün sağlığım yerine geldi. Kolestrolüm düştü, tansiyonum düzeldi. Spor yaptım. Daha kendisiyle barışık bir adam oldum. Çok özel arkadaşlıklarım oldu.
 

Bankaların içinin boşaltılması nasıl oldu?

O dönemde bu ülkeye verilen zarar, bugünkü rakamlarla 300 400 milyara tekabül ediyor. Türkiye'nin ekonomisi çökertildi. Halk Bankası, Zıraat Bankası, Vakıflar Bankası görev zararı adı altında sağa sola menfaat olarak dağıtıldı. Bütün sermayeleri yendi. Özel bankaların zaten o dönem kamuya 55 milyar civarında bir külfeti oldu. O günden bu güne Türkiye bu adamların yaptığı yolsuzlukların, hırsızlıkların bedelini ödüyor. Sadece ekonomik olsa! Bir de ayrıca özgürlükleri kısıtladılar. Bir neslin okumamasına sebep oldular. “Başınızı açıp okula gidin. Ne olursa olsun okuyun. Örtü teferruattır. Başınızı açıp okuyabilirsiniz” diyen FETÖ’nün neslinin önünü açtılar. Bu ülkenin gerçek evlatlarını okutmadılar, gerçek akademisyenlerini yükseltmediler.

28 Şubat’ı değerlendirirken ben gözaltına alınan çocuklarımı, yeğenlerimi mazlum olarak görüyorum. Ama biz mazlum değildik. Ben hep bunu söylerim.

Ben 6 ay cezaevinde kaldım, üzerimize çok gelindi ama yaşadıklarımız bir başörtülü kızcağızın, üniversite kapısından içeri giremediği bir günün bile karşılığı değildir.

Sizce yeniden böyle girişimler yaşanır mı?

Cenab-ı Allah inşallah bir daha böyle bir şey göstermez ama böyle bir şeye teşebbüs ederlerse 15 Temmuz’dan çok daha ağır bir karşılık alırlar. Niyetlenirler mi? Niyetlenirler. Niyetleri hiç bir zaman yok olmamıştır, olmayacaktır. Zaten hak ve batılın kıyamete kadar devam edeceğine iman etmemiş oluruz.

Bugün ekonomik olarak bir takım şeylerden şikayet ediyoruz. Ama bunu 2011’e bakarak, 2012’ye bakarak yapıyoruz. 1999’ları referans alarak şikayet eden bir Allahın kulu yok. Oysa biz 2011’den sonra MİT krizini, Gezi eylemlerini, 17-25’i, 15 Temmuz’u yaşadık. Ekonomik sıkıntı var diyoruz. Bu regüle olacak, 3-4 ay sonra oturacak. Ama bu ülkenin birliği, bütünlüğü meselesi, Tayyip Bey’in dediği gibi, hakikaten bir beka meselesi var.

Sıkıntı çekiyor muyuz. Evet çekiyoruz. Çünkü büyüyoruz. Dünya çapında bir ekonomik kriz var. Buna rağmen Türkiye ekonomisi bir yıldız gibi parlıyor. Nasıl ev kredisi alan biri ödemede sıkıntı yaşıyorsa, öz kaynaklarıyla büyümeyen şirketler de sıkıntı yaşıyor. Ama herkes bedel ödüyor. Güneydoğuda askerimiz, polisimiz şehit oluyor, askerin bu ülke için verebileceği canı var, onu veriyor. İş adamı da ekonomik sıkıntısını çekecek, rahatından konforundan, keyfinden, taviz verecek. Bu bu kadar açık ve net.
Allah bizi, bu ülkeyi 28 Şubat dediğimiz, 15 Temmuz dediğimiz, 12 Eylül dediğimiz, 12 Mart dediğimiz, 27 Mayıs dediğimiz, Vakay-ı Hayriye dediğimiz darbelerden bu ülkeyi korusun.

Ben şuna ciddi ciddi inandım. Bu ülkenin islam alemi için ciddi ciddi görevleri var, misyonu var, vazifesi var. Bu ülke insanının İslam alemine, İslam coğrafyasına borcu var. Dolayısıyla bir takım şeylerde sürekli önde olacağız, liderlerimiz, iş adamlarımız önde olacak.

Bugün gazetelerin baskı altında olduğu söyleniyor. Siz de zamanında çok baskı altında kalmıştınız. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Gazetecilere baskı yapılıyor deniyor. Eğer davanıza inanıyorsanız yazarsınız. Bize baskı yapılmıştı. Biz demiştik ki “Kardeşim biz inanıyoruz. Baskı da yapsan yazacağız.” Hem de böyle baskılardan bahsetmiyoruz. Telefonla tehdit ediliyorduk. Dışarı çıktığımızda peşimizde bizi takip eden arabalar oluyordu. Paranoya olmuştu. Şimdi baskı ne? “Ben böyle yazarsam reklam alamıyorum.” Almayacaksın. İnanıyorsan yazacaksın, adam da sana reklam vermeyecek. Doğruysa zaten sonuca ulaşacaksın. Eleştiriyorsan eleştir ama şunu söylüyorsan, “Ben yerin dibine sokacağım, hakaret edeceğim, küçümseyeceğim, aşağılayacağım, itham edeceğim, belge bilgi olmadan yalan dolan yazacağım ama herkes bana el bebek gül bebek davransın” diyeceksin. Öyle bir dünya yok.

Türkiye dünyada en çok gazetecinin hapiste olduğu ülke diyorlar. İnternetten Türkiye’de tutuklu gazeteciler listesini çıkardım. Gazeteci kimliği verilerek sokağa salınmış PKK’lı teröristler ve FETÖ’nün gazetecileri tutuklu. Onlardan başka tutuklu gazeteci yok.

28 Şubat döneminde Andıç ardından köşelerini kaybeden gazeteciler Yeni Şafak’ın sütunlarını açtınız. Bu kararı nasıl verdiniz o dönem?

Bir yerde düşen bir çocuk gördüğünüzde plan yapamazsınız, müdahale eder ve tutarsınız. Biz tam o durumdaydık. Bu yetişme tarzınızla ilgili. Ailemle ilgili bunu çok söylemek istemiyorum ama gurur duyuyorum. “Oturup konuşalım, napalım, böyle bir operasyon yapalım” gibi bir plan bir yarar fayda hesabı yapmadık.

Düşünebiliyor musunuz, bize hiç tahammül edemiyorlar ama kendilerinden olan, ancak ufak tefek düşünce farklılığı olan insanlara bile tahammül edemiyorlar. Biz bu yazarlara, Cengiz Çandar, Mehmet Barlas, Nazlı Ilıcak... kapımızı açalım dedik. Onların da o süreçte hem Yeni Şafak’a hem de ülkeye çok katkıları oldu. Özgürce yazdılar. Biz kendi camiamızdan tepkiler de aldık. Okurumuzun bir kısmı rahatsız oldu ama bir kısmının hoşuna gitti. Ama o dönemdeki bu davranıştan ben bugün mutluyum. Sonra biri başka, öbürü başka yere savruldu, o kısmı beni çok ilgilendirmiyor. Çok keyifliydi bizim için. Onlarla ilgili direkt ve dolaylı tehditler de aldık. Ama ailemizin yapısını anlatmak için şunu söyleyeyim: 28 Şubat’ta biz farklı bankalardan teminat mektubu alabileceğimiz halde, Albaraka Türk Katılım Bankası’nın teminat mektubu ile özellikle askeri ihalelere girerdik.

Katılım bankalarının teminat mektupları ile girilebiliyor muydu?

Rahmetli Erbakan, ayrılmadan 3 ay evvel kamu ihalelerine firmaların Katılım bankalarının teminat mektupları ile de girebileceklerine dair bir kararname çıkardı. Bütün meslekdaşlarımız kamu ihalelerine bile özel bankaların teminat mektuplarıyla girerlerdi. Biz en zor olanı seçtik. Silahlı Kuvvetlerin ihalesine bile Katılım bankalarının teminat mektubunu koyardık. Adamların rahatsızlığını görüyorduk. İhaleleri alıyorduk. Sonra bize “Bu teminat mektubunu değiştirir misiniz?” diyorlardı. O zaman “Bize bu teminat mektubunu kabul etmediğinize dair bir yazı verin. O yazıya istinaden bu teminat mektubunu değiştirelim. Vermezseniz değiştirmeyiz.” diyorduk. O kadar kaliteli ve ucuz iş yapıyorduk ki bize hiçbir yaptırımda bulunamıyorlardı.

YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35